7 Temmuz 2021 Çarşamba
İZMİR'E NASIL BİR YÖNETİCİ LAZIM ?
Esasen bu konu da bir tartışma açmanın ve diğer katılımcılarında bu konudaki fikirlerini almanın çok faydalı olacağını düşünüyorum.
Tahminim, sonraki seçimlerde aday olmayı düşünenler de buradaki yaklaşım ve yorumlardan faydalanıp, küpeler çıkartacaklardır.
Biliyorsunuz, erken veya vaktinde bir seçim yaklaşıyor ve ben artık klasik "partili politikacı" kimliklere oy verme taraftarı değilim.
-----
M. Çetin Oktay, " İzmirde yıllarca yaşamış, neyin nerede olduğunu bilen , sorunları bilip seçim öncesi projelerini açıklayıp uygulama gücü olan yöneticilere ihtiyacı var kentimizin....
İlk önce gelen bu vasıflara sahibi yönetici ihtiyacıdır."
Hüseyin Çelikyay "Popülist politikalar yapmayan, beldeyi tecrübeli ekibiyle yönetebilecek, vizyonu geniş, 40-50 sene sonrasını görebilecek, dirayetli taviz vermeyen , dürüst bir başkana ihtiyacı var İzmir’in. Diğer konuları o halleder."
-----
En başta gözlemlediğim şey, hiç bir belediye başkanı sorunları ve ihtiyaçları bilerek gelmiyor. Ancak aynı koltukta ikinci seferinden sonra doğru düzgün bir şeyler üretmeye başlayabiliyor.
Çünkü bizim yaşayarak gördüğümüz sorunlara üretilen çözümler hep aynanın parlak yüzü... Oysa "Sır" arkasında biriken sorunlar çok daha karmaşık ve sanılandan çok sebebe bağlı oluyor.
.
Kimisinin 5 yıl-10 yıl yöneticilik yaptığına, bulunduğu yerde iyi sonuçlar ürettiğine bakmayın. Yeni bir koltuğa geçtiğinde sıfırdan başlıyorlar. Çünkü aday oldukları mevki hakkında hiç bir ön çalışma yapmıyorlar. Çevrelerindeki üç-beş danışmanın birikimi ve kendi fikirleri ile varsayımda bulunuyorlar.
Yani bilimsel bir ön çalışma yapanı yok.
Seçim vaadlerinde bol keseden atıyorlar. Çünkü sorunları ve imkanları gördükleri cepheden, sorunları basit ve çözülebilir, kaynakları yeterli, yeni perspektifden bakılırsa yeni şeyleri eklemenin kolay olduğunu düşünüyorlar.
Ama koltuğa oturdukların da iş göründüğü gibi çıkmıyor.
.
Yöneticilik çok ciddi sabır, azimli çalışma ister. Yorucu iş ve bu işi paylaşacak ekip arkadaşlarına gerek duyarlar.
Bu yüzden koltuğa oturanlar, kendilerine güvenebilecekleri, böylece lider olarak sorumluluğunu taşıyabilecekleri, sorun çözüp proje geliştirecek kişileri danışman olarak yanlarına alıyorlar.
Güven öncelikli konu olduğu için de, sadakat, liyakat'ın önüne geçebiliyor.
Sorunlar çözülemedikçe, sadece danışman sayısı artıyor. işi kötüsü her yiğit yoğurdu farklı yediğinden, sorunların düğümleri sıkılaşıyor.
Oysa sorunların cözümü ve önceki politikaların devam edip, gelişmesi için liyakat öncelikli öneme sahip olmalı.
.
Bir de kurumlar da kemikleşmiş bürokrasiler oluyor. Bir kurumun herhangi bir birimininde üst düzey bir amirin sözüne genellikle itiraz edilmez. Yanlış olsa bile karşı çıkmaz. Sorumluluk ondadır çünkü ve her koyun kendi bacağından asılır. Çalışan, ancak ciddi bir sorumluluk alacak ise karşı çıkar veya uyarır.
Eğer amir uzun bir süre bu birim başındaysa, birimi ve kişileri de tanıdığı için, rahattır. itirazlar, uyarılar olmadığı için de verdiği kararların isabeti ve doğruluğu hakkında şüphesi de yoktur.
Bu çerçevede de kadrosunu yapılandırır. Memnun olduğu kişilerden oluşan bu kadro'nun kendine güveni ile sistem yürür. Kadro kemikleşir, hatalı kararlar alınabilir ve hatta uygulanır.
Çünkü sorunlarda aynanın hep parlak, imaj kısmı ön plandadır.
Bir de birbirlerine kendilerini ve birbirlerini övüp, egolarını şişirmişlerse... Onları kimse durduramaz.
.
Belediyelerde ise işin bir de siyaset yanı var.
Siyaset, toplum içinde önemli bir işleve sahip kurum olakla beraber, belediye gibi her türlü görüşe ve gruba eşit, ortak hizmet vermesi gereken kurumlarda ciddi bir sorun bence...
Çünkü siyasetçilerin ihtiyaçları ve öncelikleri ile toplumun ihtiyaçları ve öncelikleri her zaman uyuşmuyor. (Siyasetin yozlaşması ayrı bir konu, girmiyorum)
Toplum faydasına yapılacak uygulamaların sağı-solu, ideolojisi olmaz. Ama biz de toplum yararına bile olsa, karşı siyasetten gelen öneriler, iktidar olan siyaset tarafından yok sayılıyor.
Aynı şekilde iktidarın yaptığı her şey de, muhalefetçe eleştirilebilinecek bir konu olarak ele alınıyor.
(Bir de buna siyaset, yapanlara da siyasetçi demiyorlar mı?)
.
Sonuçta, hiç bir idarecinin İzmir'i gerektiği gibi bilerek ve çoğu sorunlarına hakim olarak aday olacağını sanmıyorum.
Zaten bunları bilen birisi de aday olmaz. Ne yapsa, bitiremeyecek, yeni sorunların çoğunu çözemeyecek.
.
O yüzden, İzmir veya ilçe yönetimlerine aday olacak kişilerin öncelikle partilerinden bağımsız hareket edecek ve partilerinin de bunu kabul edip, açıkça kamu oyuna beyan etmiş olmaları lazım.
Başkanın görünürde bağımsız olması yeterli değil, partinin iç yönetimlere üst yöneticiler de tavsiye etmemesi gerekiyor.
İkinci olarak, bu kişilerin liderliği öğrenmiş olması gerekiyor. Liderlik doğuştan değildir. Öğrenilen bir şeydir. Ama onu uygulamak, cesaret ister. İşte bu kolay öğrenilmiyor.
Ama kast ettiğim liderlik, güncel parti liderliği gibi "tek adam liderliği" değil. EKİP LİDERLİĞİ...
Çünkü sorunlar çok bilinmeyenli denklemler gibiler. Her sorunun çözümünde ve diğer çözümlerle uzlaştırılmasında bir çok insan görüşü gerekiyor.
Lider her şeyi bilmek zorunda değil ama ekiplerin arasında eşgüdümlü uyumu sağlamayı bilmeli.
Bir de zaman ilerleyince, çevresinde yığılan "onaycı kalabalığın övgülerinin artmasının, sorunların çözülümediğinin ve arttığının işareti olduğunu bilmeli...
Çünkü, sorunlar yığıldıkça ve çözüm üretilemedikçe, hedef kişi olarak sorumlulugu taşıması için, yakın çevreder övenlerin sesleri ve yoğunluğu artıyor.
İdareciler de henüz tamamlanmamış işleri, sorunları çözülmüş gibi algılatabiliyor.
Bu dönemler de imaj çalışmaları öne çıkıyor. Eksik kalınan veya zamanında yetişmeyen sorunlar, imaj balonları ile ikinci plana itilmeye çalışılıyor.
Üçüncü nokta ise "bilimin rehberliği"ni muhakkak kullanmalı.
Bu iyi bir eğitim almayla veya yetkin, akademik ünvanlı danışmalrla çalışmak değil sadece. Bunun için konununda uzman kişilerden ve kurum içinde bu konularda pişmiş kişilerden faydalanmayı, bu kişileri kaznmayı bilmeli.
Orta ve uzun vadeli olarak, sorumluluk alanında çıkacak teknik ve toplumsal sorunlara uygulanacak politikalara göre şimdiden planlar ve projeler üretmekle ilgili...
Bunun için kahin olmaya gerek yok.
Şu an dünya üzerinde İzmir'in 20 yıl önceki durumunda olan binlerce şehir var.
Aynı şekilde günümüzdeki sorunları 20-30 yıl evvel yaşamış ve çözüm üretmiş şehirler de var.
Kopyalamadan adapte etmek mümkün.
Kent tasarımı ve mimarlık yapısı da buna göre ele alınmalı.
Dördüncü olarak, muhalefet ile muhakkak çalışabilmeli. Şehir belli bir düşünceden oluşmadığı gibi sorunlar da belli bir açıdan tam ve doğru teşhis edilemez.
Muhalefetin katıkılarını yönetimde kullanabilmesi için, yönetime dahil edebilmeli.
İşte burada partiden bağımsız olmanın önemi bir kez daha çıkıyor.
* Beşincisi, topluma düzenli rapor verebilmeli.
Örnek üzerinden gidersem:
Vatandaştan, projeler isteniyor. Hatta yönetime Toplumsal Katılım deniyor. Bu ekonomik koşullardan kaynaklı olarak biraz da, yüzlerce, binlerce öneri geliyor.
Uygulanamayacak olanlar ağırlıkta ama bir kısmı değiştirilip, süslenip püsleniyor, uygulanıyor.
Vatandaş olarak, kim ne önermiş? Nasıl uygulanmış veya niçin uygulanamamış? Bunu görebilmeli diğerleri...
Böylece başka biri belki bu fikri geliştirip, daha ekonomik ve uygulanabilir hale getirebilir...
Ya da,
Bir proje geliştiriliyor. Uygulanıyor. Haber yapılıyor. Sonra o proje gündemden düşüyor. Aradan bir kaç yıl geçince, ne durumda bilinmiyor. (Eğer bittiyse hiç bilinmiyor.)
O yüzden yapılan ve uygulanan projelerle ilgili düzenli bilgilerde, yönetimler değişse bile aktarılmalı.
Yönetici olacak kişinin, eğrisi ile doğrusu ile ilgili topluma düzenli yaptıkları ve yapamadıkları ile ilgili bilgi vermesi gerekli...
Bakın birisi, "Yanıldık, hata yaptık!" dedi..Ne oldu? Muhalifleri bir süre topa tuttu ama vatandaş için belirleyici olmadı.
25 Haziran 2021 Cuma
Bitaraf olan Bertaraf olmaz...
Kıran kırana mücadelelerin geçtiği ve galip gelen tarafın
her şeyi aldığı çatışmalarda kullanılır bu söz.
Özelikle siyasi yaşamımızda, seçimler yaklaştıkça tarafların saflarını
güçlendirmek ve sıklaştırmak için kullandığı bir deyim olarak karşımıza
çıkıyor.
Nedir bunun anlamı?
Eğer ben kazanırsam, her şeye taraftarlarımla biz sahipleneceğiz, sizler ise
uygun bulduklarımızla yetineceksiniz.
Tabii, eski savaş meydanlarında, toptan yıkım tehditi olarak da karşımıza
çıkıyor. Kişiyi, temel korunma güdüsünü harekete geçirerek, en azından bir
gruba dahil olarak kendisini ve yakın çevresini güvence altına almaya zorluyor…
Devlet, toplum iradesinin cismani iradesidir. Bu yüzden yönetimi kişilerin
iradesine değil, toplumun iradesine tabii olmalıdır. Aksi halde yönteminden
kaynaklanan sorunlar, taraf fark ettirmeksizin tüm toplumu sarar, yutar.
Peki, her seçim öncesi gündeme gelen bu deyim ne derece doğru? Geçerli?
Çok partili siyasette amaç, toplum içindeki bir grubun diğer gruplara üstün
gelerek yönetime geçmesi ve her şeye karar vermesi değildir.
Demokrasinin özüne aykırı olduğu söylense de, esasen toplum idaresinin ruhuna
aykırıdır. Çünkü toplum, farklı düşünceler, farklı idealler ve farklı hedefleri
olan, farklı bireyler ve bazen bu bireylerin bazı ortak hedeflerini toplamış,
küçük topluluklardan oluşur.
Bir topluluk için en iyi karar alma yöntemi ortak akıl üretmektir.
Siyaset dünyasında ve üst düzey bürokrasi de gördüğümüz şekliyle, lider ve onun yakın ekibinin ortaya koyduğu, ortak hedefler üzerinde herkesin fikir birliğine varması ve iradelerinin bu amaca sevk edilmesi mi?
Elbette değildir.
Ortak Akıl, Çok Seslilik’tir.
Çok seslilik toplum yönetimlerinde özellikle sorunların çözümleri açısından çok önemlidir.
Toplumsal sorunlar basit nedenlere dayanmazlar. Bir çok birbirinden farklı değişkenle, sebeplerle bağlantılıdırlar.
Bir sorunun çözümü için ise bu sorun kaynaklarının mümkün olduğunca ayrıntılı olarak ele alınmasını gerektirir.
Bazı sesler zayıf, bazı sesler cılız olabilir. Ama en az güçlü olanlar kadar, çözüm için değerlidirler. Çünkü her bir ses, sorun bütünün bir parçasını temsil etmektedir.
Söz gelimi, elimizde sorun olarak tanımlanmış bir kırmızı kalem olsun. Kullanıcının ise bulunduğu pozisyondaki bakış açısı ile bu kalemi tanımlamasını isteyelim.
Eğer en geniş (bir bakıma en büyük partiler gibi) açıdan kalemi görüyorsa, tanımı büyük oranda geçerli ama yine de eksik olacaktır.
Karşı taraftan bakan kullanıcının da tanımı aynı şekilde eksik olacaktır. Dar açılardan (küçük partiler gibi) bakanların da tanımı eksik olacaktır.
Sorunun yani kırmızı kalemin doğru teşhis edilmesi için tüm bu bakış açılarından sağlanmış bilginin derlenmesi ve bu bilgilerle kalemin tanımının yapılması gerekir.

Basit bir kırmızı kalem tanımında, en azından 5 farklı bakış açısı gerekli gözüküyor. Oysa toplumsal sorunlarda, teşhis için çok daha fazla bakış açısına ihtiyaç var. O zamanda doğru bir çözüm de geliştirilebilinir.
İşte iktidarların görevi de bu bilgileri derledikten sonra, çözüm üretmektir. İktidar adayları, “en iyi çözüm uygulayıcısı” olduklarını iddia edenlerdir.
Benzer ilke tüm yönetim birimleri için geçerlidir.
Ne yazık ki ülkemizde en iyi yönetimler bile, bir süre sonra kısırlaşmaya ve hatta yozlaşmaya başlar.
Bunun bir kaç nedeni var.
İlki ve en önemlisi, yönetimde çok sesliliği kaybetmesidir. Tabii bazı yöneticilerin bir sürü “danışmanı” oluyor ama bu çok seslilik değildir.
Çünkü seçtikleri danışmanlar veya yardımcılar, onlarla uyumlu düşünen ve hareket eden, genellikle “ benzer vizyondan“ oluyorlar.
Bu sadece bir bakış açısının sesinin güçlenmesidir. Eğer bu ses diğerlerini bastırırsa ki ülkemizde yönetim sistemlerinde ana amaç bu gibi gözüküyor, sistem güdükleşip, verimsizleşir. Çözüm üretemez, ürettikleri ise kısa vadeli ve günü kurtaran çözümler olur.
İkinci bir neden ise aynı kadroların uzun süre yol gösterici, belirleyici olmasıdır. İnsan doğası, ben merkezli olarak, narsizme yatkındır. Ve hiçbir zaman kendisini haksız olarak görmez. Haksız olduğu itiraf etse bile, aslında gizliden gizliye gerekçelerle kendisine gurur payı bırakır.
Eksik bilgiden dolayı yanılmıştır, hata yapmıştır. Aslında bunu yapacak kişi değildir. Hiçbir beşer, bu iç güdüsüne uzun süre karşı gelemez. Bir gün kapılır.
Üçüncü neden ise, liyakatın yerine sadakatin almasıdır. Ayrıntısına gerek yok, ilk iki sebep ile bağlantılılar.
Çözüm nedir? Siyasi partiler de dahil, en iyi çözüm şeffaflıktır. Şeffaflık illaki her şeyi ile kamuya açık bilgi vermeyi gerektirmez.
Ama tüm grup temsilcilerine bilgi vermeyi ve görüş almayı gerektirir.
En şeffaf yönetim ise, yönetim erkini ele alan gücün, yanına muhalif gücün temsilcisini yardımcı olarak almasıdır.
Evet, yönetim son sözü söyleyen olacaktır ama hatalarında uyarılacaktır ve yaptığı tüm uygulamalarda şeffaf olmuş olacaktır.
İşte bu şeffaf demokrasidir.
Bu açıdan ele alınca, bitaraf olmak ana bakış açılarına katılmamak oluyor.
Şu anki ülke gündemine bakılırsa, karasız seçmen adı verilen ve neredeyse %10’a yaklaşan bilinçli bir kesim. Yeni bir cephe oluşturuyor gibi gözüküyor. Böyle giderse, en güçlü cephe olacağı da kesin.
20 Temmuz 2020 Pazartesi
Artık neden bilgiyi işleme durdu veya yavaşladı?
İnsanlar avcı toplayıcı iken, günlük hayatlarını idame için gerekli en önemli kaynakları, aralarıdndaki işbirliği, ortak stratejileri, fiziksel güc ve dayanıklılıkları idi. Yönetimleri bu yapıya uygun, daha demokratik ve eşitliğe dayalı idi...Şamanizm gibi doğa dinleri yaygındı.
Tarımın keşfi ile göçebelikten, yerleşikliğe geçince toprak en önemli kaynak oldu. Sosyal yapı da buna göre biçimlendi. Toprak sahiplerinin kontrolünde, üretim, depolama, işbölümü ve toplumu yönetmek için kurumlar gelişti. Yaklaşık 1750'li yıllara kadar bu dönem sürdü. Krallıklar, lordluklar, düklükler, ağalar, beyler bu dönemin yönetim unsurları oldu. Şehir devletlerinden, krallıklara ve imparatorluklara geçiş oldu. Şehir tanrılarından, ülke ve daha sonra imparatorluklarla tek tanrılı dinlere geçiş oldu.
Buhar makinesi ile endüstriyel dönem başladı ve ana üretim kaynağı sermaye'ye dönüştü. Girişimci iş adamları ve şirketleri, sömürgecilik (başka bölgelerin, doğal zenginliklerini, insan işgücü, bilim ve kültür kaynaklarını kendisinde toplamak) öne çıktı. Denizaşırı ülkelerden sağlanan bu kaynaklarla, bilim, sanat ve kültür alanlarına kaynaklar ayrılıp, hızlı gelişmeler sağlandı.
Bir çok sosyal kurumun temeli bu dönemde atıldı veya güçlendi. Toplumları biçimlendirmek için kullanılan dinsel ritüel ve yaklaşımlar da bu döneme uyarlandı.
1980'lerde Thatcher-Reagan ile başlayan özelleştirmeler ile kapitalist sistem tepe noktasına ulaşırken, dönüşüm de başladı. Bilim ve bilgi üretimi de önemli bir ekonomik kaynak olarak algılanmaya başladı.
Bu dönemde uzmanlaşmalar, belli bir alanda derinlikli bilgi toplamak, üretmek öne çıktı. Din toplumlar üzerindeki yönetsel gücünü kaybetmeye başladı, bilim ve teknoloji biçimleyici olmaya başladı.
Çok değil 90'lı yılların ortalarında internetin akademik ve devlet kurumlarından, topluma inmesiyle yeni dönem başladı. Bilgi çağı. Bu dönemde dinler varlıkların korumaya çalışırken, değişmini temel sebebi olan bilgi üretimi ile uyum sağlamayı henüz başaramamış durumda.
Günümüzde yoğun bir bilgi üretimi ile karşı karşıyayız. Her yıl hemen hemen bir önceki 10 bin yıl boyunca üretilmiş bilgi kadar, bilgi üretiliyor.
Uzmanlaşma yüzünden herkes bir-iki alanda derinlikli bilgiye sahipken, ilgili diğer alanlarda ancak yüzeysel bilgiye sahip olabiliyor. Bu yüzden ekip çalışması öne çıkıyor. Çünkü kimse tek başına tüm'ü etkileyecek kadar genel bir bakışa sahip değil.
Şu an bilgi ekiplerce üretiliyor, keşifler ekiplerce yapılıyor. Bilimsel yapı da henüz bu ekip çalışmalarında uygulanacak teknik ve yöntemler üzerinde net bir sonucu ulaşılmış değil. Çünkü insan zihni belirsiz bir değişken. Birinin değersiz bir fikir, bir başkasına ilham kaynağı veya çok değerli bir bilgi olabiliyor.
Çok değil 100 yıl önceki bilimcilerin, alanlarında ve belki bir kaç yan dalda o günkü bilgi birikimine göre uzman düzeyinde bilgi sahibi iken, tek başına bir genelleme yepebiliyordu. Bir buluş veya devrimsel bir fikir üretebiliyordu çünkü gerekli bilgileri tek kişide toplamak mümkündü.
Şimdi öyle değil.
Günümüz bilimcileri ne birikim, ne zeka olarak o dönemin bilimcilerinden daha geri değil, hatta çok daha donanımlı ve zeki olanları çok fazla. Ama bilgi yoğunluğu ve çeşitliliği, dahi olmaya engel oluyor.
Sıradışı bir fikir ortaya attığınızda, uyum sağlamanız gereken çok fazla ayrıntılı ve derin bilgi var.
Bu yüzden, günümüz de ana üretim kaynağı "bilgi" ve bilginin sahipleri, üreticileri yeni dünyanın yöneticileri olacak.
Böyle bir ortamda dünya genelinde bilgi işleme durdu ve yavaşladı diye düşünmek, doğru bir teşhis değil.
Ama ülkemiz açısından günümüze bakarsak, bu kısmen doğru bir teşhis.
Çünkü bilim gelişmek ve üretmek için farklı zihinlere, düşünce kalıplarına ve bakış açılarına ihtiyaç duyar. Bu zihinler ise ancak çok sesli, çok kültürlü, desteklenmiş sanat, edebiyat ortamlarda gelişebilir.
https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/44548/
27 Nisan 2020 Pazartesi
Covid 19 ile yakın gelecekte devletler

Son günlerde korona virüszadelere yapılan yardımlarla ilgili olarak kamu oyunu çok rahatsız eden haberler gündemi dolduruyor.
Devlet, sorunlara çözüm üretmesi gereken bir sosyal kurumdur. Beşeri insan topluluğunun, cisim almış organize yansımasıdır.
Devlet bir sistemdir ve tüm sistemler gibi alt birimlerinin karşılıklı birbirini desteklemesine dayanır.
Ancak bazıları bu destekleme kavramını aynı yapıda ve yönde olma kuvvet olarak ele almaktadır.
Evrende, verimli hiçbir sistem tek kuvvet üzerine kurulu değildir. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır.
Muhakkak zıt kuvvetlerin birbirini dengelemesine dayanır. Bu isten bir atom yapısı olsun, ister galaksi fark etmez. Doğaya baktığımız da bile var olan sistem gene iki zıt kutbun dengede buluşmasına dayanır. Av ve Avcılardan, tüm sosyal topluluklara kadar.
Çünkü bir kuvvetin var olması için, onun zıttı olan kuvvetinde tanımlanması gerekmektedir.
Bir tek “kütle çekimi kuvvet”i tek yönlü gözüküyordu onu da dengelemek için, anti kütle çekimi kaynağı olarak “karanlık enerji” varsayımı geliştiriliyor.
Devlet, toplumun tüm kesimlerini temsil eden, daha da önemlisi onlardan sağladıkları kaynaklarla var olan kurumlardır.
Yani devletlerin gücünün kaynağı toplumdur. Devleti olmayan halklar vardır. Ancak halkı olmayan, tek bir devlet yoktur. Var olamaz.
Devletin egemenlik gücünü, ilk devlet teşekküllerinden beri üretim yöntemleri belirlemiş ve bu dönemlerde üretim araçlarına sahip olanlar devlet yönetiminde rol almışlardır.
Mülkiyet kavramı ile hukuksal bir yapıya da oturtularak, bu sistemlerin sürekliliği garanti altına alınmaya çalışılmıştır.
O yüzden devlet yönetiminde tek bir kuvvetin baskın olduğu yapılar, krallıklar, imparatorluklar, diktatörlükler daima zaman içinde kendi sonlarının tohumlarını da beraberlerinde getirmişlerdir.
Devlet, sadece kamu görevlisi memurlardan oluşmaz. Onlar sistem içindeki büyük, küçük çarklardır. Devlet ayrıca, dönemin genel eğilim ve beklentilerine göre tercih edilmiş seçimle görevlendirilmiş kişilerden de oluşur. Onlarda bu çarkların itici gücü, yağları ya da hatta frenleridir.
Devlet sisteminde, yönetimdekilerin her konuda serbest- özgür kalmaları, istedikleri değişimi yapmaları, sadece kendi çöküşlerini güçlendirir.
Üstelik sadece karşıt kuvvetlerin değil. Kendi taban desteklerinden de uzaklaşmaları ve onların da desteğini kaybetmeleridir.
Devlet sadece merkezi kuvvet de değildir. Tüm gücü ve yetkiyi üzerinde toplayarak, temsilcileri vasıtasıyla bunu icra gücüne dönüştüren yapılarda, küçük aksaklıklar ve gecikmeler birikerek. Zamanla çığ gibi artan sorunlar altında ezilirler.
Bu yüzden, devlet ve toplumsal sistemlerde ciddi bir dönüşüm süreci başladı. Üstelik bu dönüşüm öyle 20-30 yılda olmayacak, önümüzdeki 10 yıl içinde bu dönüşüm tamamlanacak.
(Tamamlayamayanlar, tamamlayanların avı olacak.)
Çünkü 20-30 yıl sonra yeni yapının da tekrar bir değişime gireceği öngörülüyor.
Bu dönemde, korumacı ve bölgesel milliyetçilik artacak, ülke ekonomileri bir merkezden değil, bölgesel oluşumlar üzerinden gerçekleşecek. Çünkü vergi veren vatandaş. Ödediği paranın kendi yaşam alanında kullanılmasına dikkat edecek.
Bu şekilde bölgesel kalkınma projeleri, gene bölgesel güçlerce, belediyeler, ticari organizasyonlar hatta çok ortaklı büyük girişimlerce gerçekleştirilecek.
Kâr amaçlı değil, hissedarlarının eğitim, sağlık, iş güvencesi ve emeklilik gibi ihtiyaçlarını karşılamayı amaç haline getiren ticari kurumlarda gözükecek.
Merkezi iktidarlar, bölgeler arası çatışmalarda, tarafsız hakem rolü ve büyük yatırımlarda taraflar arası işbirliğini düzenleyen hakim yönetimler haline dönüşecek.
Çünkü 40 yıldır süren özelleşme süreci ile devletlerin ekonomiyi biçimlendirme ve sosyal hayatı düzenlemeye yönelik bir çok enstrümanı kaybedilmiş durumda…
Bu yüzden devletlerin tekrar ekonomide baskın, teşvik edici role çıkmaları mümkün değil. Bu amaçla istenildiği kadar kredi, teşvik verilsin, işe yaramayacak. Boşa giden kaynak olacaklar ve durumu orta vade de daha da kötüleştirecek…
Bu yüzden, devletlerin iki seçeneği var. Ya en büyük işveren olarak, özelleştirilen tüm kurumları tekrar kamulaştırarak üretime sokacak ki bu saatten sonra bu imkansız, aşırı maliyetli…
Ya da yerel yönetimleri ve organizasyonları destekleyen, eş güdüm, koordinasyon ve hakem rolüne geçecek.
Yani bir bakıma eyalet sistemine benzeyen, federal bir yapıya dönüşecek. Tabi bu ABD modeli değil. ABD için de işler pek iyi gitmiyor ve eyaletler arası ayrışma başladığı zaman, merkezi iktidarın bunları bir arada kalmaya zorlayıcı gücü ne kadar olabilir, şimdilik belirsiz.
Her toplumun, kendi kültürel birikim ve yapısına göre ayrıntılarda farklı modeller geliştirmesi daha olağan.
Bu çok normal çünkü, globalleşmenin getirdiği genellik ve bireysel özdeşlik (benzerlik) artıkça, bireyler daha küçük topluluk ve organizasyonlar içinde kendi çıkarlarını güvence altına almaya yönelecekledir. (Irkçılık, dindaşlık, kavim, klan, halk, millet, ümmet, tarikat, aşiret kavramlarının altında bile bu eğilim vardır. Hatta köylerden kentlere göç sürecinde ülkemizde görülen memleketçilik kavramı altında bile bu var.)
İnsana yardım ve desteği siyasetin malzemesi olmaktan çıkartan ve hüsnü zan ile hareket eden kuvvetler, bu süreçten başarılı olarak çıkacaktır.
26 Ağustos 2018 Pazar
(Bilimsel) Felsefe ve kuantum mekaniğinin çağımıza etkileri.
Felsefe bize bilgilerin hangi sırayla ve nasıl ele alınacağını, farklı bilgiler arasında nasıl bağlantı kurulacağını ve bunların arasında yanlış sonuçlara sebep olan hatalı bilgilerinde nasıl ayıklanacağını gösterir.
Bunu yaparken, farklı bakış açılarından oluşan teknikleri kullanır. Hiç bir olayın gözlemlenmesi ve analiz edilmesinde, tek bir felsefe bakış açısı kullanılmaz. Genel olarak, üretilecek bilginin (neden veya sonuç) analizinde kullanılacak bilgi miktarına ve çeşidine göre farklı tekniklerin bir arada, farklı oranlarda kullanıldığı bir kokteyl oluşturulur.
Mesela, gözlem ve deney olarak yetersiz bilgiye sahip olunan konularda, cesur varsayımların ortaya atılıp, bu varsayımın ve sonuçlarının yanlışlanması ile hatalı bilgiler, varsayımdan ayıklanabilir. (Karl Popper, Falsificationism- Yanlışlama) . Mesela karanlık madde ve karanlık enerji konusunda, elde edilen gözlem sonuçlarının değerlendirilmesinde çok faydalı bir yöntemdir. Çünkü her ikisinin de esas içeriği bilinmediği ama sonuçları gözlendiği için, bu gözlemlerden çıkarımlar yaparken, yanlışlanan bilgiler en az doğru bilgiler kadar değerli varsayıma katkıda bulunmaktadır.
Ancak tekrarlanmış gözlem ve deneylere dayalı olarak elde edilmiş ve kesinleşmiş sonuçlara dayalı bir varsayım üretirken, tümevarım- tümdengelim (inductivism, deduction) ve test edilebilirlik (Pierre Duhem -testability) yöntemlerini kullanarak, doğrudan gözlem veya deney yapılamayan bir konu üzerinde de, tamamen doğru bilgilere dayalı olduğu için, doğru bir sonuç üretebiliriz. Mesela, güneş'in merkezinin ısısı hakkında bir varsayım üretmek gibi...
Ben, (gözlemciye göre) görelilik (relativism), bilimsel gerçeklik (scientific realism), yanlışma, tümevarım ve tümden gelim, test edilebilirlik, bilimsel paradigma (Scientific Paradigm- Thomas Kuhn) metodlarından özellikle yanlışlanabilirlik ve paradigma metodlarını seviyorum.
Çünkü yanlışlanabilirlik, konuların dışına çıkarken, sınırların dışına çıkma, genel kabul edilmiş doğruların üstünde tekrar düşünme ve farklı açılardan ele alma imkanı sağlıyor.
Bu şekilde bir yaklaşım ürettikten sonra, onu sınamak, eğer mümkün değil ise ilişkili diğer konularla aradaki bağlantıyı basitleştirerek, aynı örnek üzerinden sunma imkanı arıyorum.
Bu arada konuyu basitleştirmeyi engelleyen yardımcı varsayımları da ayıklayıp, yerlerine bilimsel gözlem ve deneylerle uyuşan sonuçları, elde etmeye çalışıyorum.
Bu şekilde varsayım ile mümkün olduğunca çok ve farklı bilmeceyi cevaplamış oluyorum.
Bilinçli olarak tek bir metot üzerinde tercih yapmam mümkün olmuyor. Çünkü konunun çözüm ihtiyacına ve hakkında bilgi düzeyine göre farklı yaklaşımları, farklı derecelerde kullanmak gerekiyor.
Örneğin; büyük patlama öncesi evrenin tüm enerjisinin tekilleşmiş, homojen ve simetrik olduğu konusunda geniş bir görüş birliği var.
Bu yaklaşımı değiştirmeden, ama bu durumu farklı bakış açılarıyla değerlendirerek bir varsayım ürettim.
İlgili kavramları da bu varsayım açısından, geçerli tanımlarıyla çatışmayacak şekilde ele aldım
Varsayımın ana felsefesi, evrenin başlangıçta homojen ve simetrik olmasından dolayı çok az fizik kuralı ile başladığı ve bu kuralların temel olduğuna dayanıyor.
Bu kuralları, termodinamik kuralları olarak da tanımlıyoruz. Gözlemlediğimiz diğer konular, evrenin genişlemesi esnasında parçacıkların ve alanların karşılıklı ilişkilerinin çeşitliliğinden ve derecelerinden kaynaklandığını öngörüyor.
Bu varsayıma göre, evrenin başlangıcındaki temel kanunlar hala varlıklarını aynı şekilde "temel düzeyde" sürdürmeliydi.
"Enerji her zaman çok yoğun ortamdan, az yoğun ortama akar." ve "Tepki, etkiye eşittir."
Buna göre, havaya zıpladığınızda, bir taş başka bir taşa çarptığında, ateş yaktığınızda, bir cismi ısıttığımızda, elektronu foton ile bombardıman ettiğinizde, kütlesiz enerji kuantından kütle oluşumunda, momentum ve eylemsizlikte, ivmelenirken ve sabit hızı korurken, özel göreliliğin tüm sonuçların aynı temel prensibe dayanmalıydı.
Ve, bunu başardım. Çok iddialı olduğunu biliyorum! "Aynı mekanizma" tüm bu olguları açıklayabiliyor.
Yanlışlama ve paradigmalardan faydalanarak konuyu sadeleştirip, bir derece basitleştirdim. (Fizik biliminde eğitimim olmadığı için, sadece fizikçilerin anlayabileceği şekilde yapamıyorum.)
Konu "tek soru" ile başlıyor. "(Herhangi) Etki nasıl iletilir?"
Ve şu düşünce deneyi ile cevaplamaya başladım:
Eğer elimde 2 ışık saati uzunluğunda demir bir çubuk olsaydı ve bunu uzay boşluğunda 1 metre/saat itecek kadar kuvvet uygulasaydım, çubuğun ve diğer ucunun durumu ne olurdu?
(11.09.2018)
--------------------------------------------------------------------------
Felsefe, binlerce yıl boyunca insanlığa yol göstermiş olan aklı ve bilimi doğurmuştur. İnsanın kendisini ve yaşamını sorgulamasından başlayan felsefe, toplumu ve en sonunda tanrıları ve doğayı sorgulamaya kadar ilerlemiştir.
Felsefe bir düşünme sistemi, alışkanlığıdır. Sorgulanan konunun, alanın içeriğine göre uzmanlaşmış ve alanlara göre farklı sorgulama teknikleri de geliştirmiştir.
Bu şekli ile insanoğlunun tüm düşünsel faaliyetlerinde, gelişiminde temel kaynak olmuştur.
Olgunun, doğru açıdan ele alınıp değerlendirilmesi ve diğer olgularla olan sebep-sonuç ilişkilerini tanımlaması ile her alana özgü bir felsefe gelişmiştir.
Bu nedenle, herhangi bir konuda, konunun felsefesi, o konunun hangi açıdan ve hangi önceliklerle ele alınması gerektiğini de bildirmektedir.
Önceleri doğa ve toplum bilimleri iç içe iken, bütün bilim insanları aynı zamanda felsefeci, tüm felsefeciler de bilimciydi... Ancak 18nci yüzyıldan itibaren endüstri dönemi ve ihtiyaçları ile toplum ancak bilimin mutlak ve ölçülebilinir değerleri üzerinde gelişme imkanı buldu. Bilimsel görüş içindeki felsefenin rolü gittikçe azalırken, bu alan daha çok yeni doğan sosyal bilimlere bırakıldı.
Çünkü felsefe, ölçülemeyen, mutlak ve nesnel olmayan olguların veri olarak değerlendirilmesini, aralarındaki bağlantıların çözümlenmesine de imkan veriyordu.
Sayısal değerlere dayanan bilimin ise bundan sonra felsefeye ihtiyacı kalmadığı düşünüldü. Üstelik yüzlerce yıllık felsefenin birikimiyle oluşturulan bilimsel bakışla elde edilen sonuçların başarısı ve göz kamaştırıcılığı, bilime olan inancı ve güveni güçlendirirken, felsefeyi tamamen çıkarma eğilimine girdi.
O dönemki bilimsel anlayışı değiştiren ve felsefe ihtiyacını doğuran iki olay oldu.
İlki Einstein'ın Özel Görelilik teorisi ile başlayan ve kuantum fiziğinin gelişimi ile devam eden, bilimsel düşünme tekniğindeki değişimler oldu.
Bu ölçülebilinir, tanımlanabilinir, durumu ve hareketi; zaman ve diğer verilerine göre tahmin edilebilir parçalardan oluşan bütünün incelenmesine dayanan bilimsel anlayışı değiştirdi.
İkincisi, 1nci dünya Savaşında kullanılan bilimsel teknolojinin dehşet veren yıkımı ve sonuçları, bilimin iki yüzü de keskin bir kılıç olduğu, insanlığı daha iyiye götürebileceği gibi, daha kötüye de götürebileceğinin anlaşılmasına neden oldu.
Bu bilimsel bakış altında temel ilkelerin ve ahlaki bir bilim felsefesinin gereğini de doğurdu.
Felsefesi olmayan bir bilimsel bakış, tam bir yok edici olabilirdi.
Klasik fizik uygulamalarında kalan ve bilimsel kesinlik ve hesaplanabilirliğin (kontrol edilebilirlik anlamına da geliyor bu) doğurduğu pozitif bakış açısı hala sürmektedir.
Klasik fizik değerlerine bağlı kişi ve toplumlar, hala bilimden sağlanacakların tamamen kontrolleri altında ve insanlık için iyi olduğunu düşündürtmektedir.
Ancak kuantum mekaniği, klasik mekanik anlayışını temel değerlerden yaralamıştır.
Olguların ve olayların, bağımsız incelenen birimlerin bir bütününden oluştuğunu ortaya koymuştur. Böylece, bir olguyu sebep ve sonuçları ile tanımlarken alanı esnetmiş, belirsizlikleri de kapsamına almıştır. Bu, olguları dalga denklemleriyle tanımlama şeklinde kendini göstermiştir.
Klasik fizikteki niceliklerin sürekli kesintisizliğinin yerini, olguların kesikli ve limitlerle sınırlanmış durumları ve ilişkileri yerleşti.
Atom altı parçacıkların konum ve momentumlarınızdaki belirsizlik, dalga ve parçacık özelliği göstermelerinden kaynaklanan dualite-ikililik kesinliğe ve hesaplanabilirliğe dayalı klasik fiziği sarstı.
Ama esas klasik fiziğin cevaplayamadığı soruları cevaplaması ve kimi durumlarda çok daha doğru ve net sonuçlarla hesaplanabilirlik sağlaması, bilimcilerin düşünce anlayışını etkiledi.
Bu bilimsel felsefenin temelini oluşturan kuşkuculuk ile de uyumlu sorular zincirini doğurdu. Sistemin bir bütün olarak ele alınması ve net sonuçların bile ancak belirli koşullar altında geçerli olması farklı yaklaşımlar ve durumlar arasındaki bağlantıların ortaya konması ihtiyacını doğurdu.
Tüm kuvvetleri açıklayan ve birleştiren "Her Şey'in Teorisi" de bunun bir sonucu, "kızıl elması" oldu.
Bu bütüncül yaklaşım, sosyal bilimlerden, ekonomiye kadar bir çok alanda etkilerini gösterdi. Oyun Teorisi gibi iktisadi durumları açıklayan yaklaşım aslında tam olarak "kaos yaklaşımının" belirsizlik ve kontrol edilemezliğinin, dalga fonksiyonu olarak nasıl belirlenebilir sonuçlara yol açtığını göstermekteydi.
Günümüzde hiç kimse, Nijerya'da açlıktan ölen bir çocuk yüzünden bütün bölgenin savaşa sürüklenebileceği ya da barışın tamamen hakim olacağı düşüncesine karşı direnci kalmamıştır. Tüm bilinen koşullara rağmen, sonuçlar bu olasılık olarak kabul edilmektedir.
Tüm bilim branşlarında, çerçeveyi tamamlayan arka plan gizli değişkenlerin belirsizlik etkileri kabul edilmiş ve artı-eksi değerler aralığındaki (bir bakıma dalga fonksiyonu olarak) sonuçlar geçerlilik kazanmıştır.
(27.08.2018)
24 Şubat 2018 Cumartesi
Çin ve Geleceği
Sadece insanların değil, toplumlarında bir ruhu, anlayışı ve belleği vardır.
Toplumsal ruh, bireylerin farkında olmadığı ve hatta katılmadıkları fikirleri ve düşünceleri de taşıyabilir.
Bu toplumsal bellek sayesinde olur. Sosyolojik bir olaydır.
Toplumların devlet sistemlerindeki bellek ise onların devlet gelenekleri ile şekillenir. Çin'in devlet geleneği ise binlerce yıllık temele dayanıyor.
Zaten binlerce yıllık devlet geleneği olan toplumlar dünya üzerinde çok az. (Çin, İran, Türkler, Hintliler devlet gelenekleri 3000-5000 yıllık geçmişleri var. İngiltere başta olmak üzere Avrupa devletlerinin ki bunlara kıyasla genç devlet gelenekleri. Bahar ile kaosa düşen Arapların ise geçmişle bağlantılı bir devlet gelenekleri olduğundan söz etmek çok daha zor.)
Geçmişten bu yana Çin'in devlet yönetim sistemlerine baktığımızda, hakim bir güç altında toplanmış ve zaman zaman birbirleri ile rekabet de eden alt güçlerin, klanların yönetim bölgelerinden oluştuğunu görüyoruz.
Günümüzün modern komünist Çin'inde bile bu yapı korunmuş ve adapte edilmiş durumda.
Bu aynı zamanda bir gelenek. Ayrıca Çin toplumu aşırı nüfus baskısı ve kısıtlı kaynaklarla yaşamaya alışmış bir toplum. Üstelik dış kaynaklı baskılara da ister fiziksel, ister ekonomik olsun binlerce yıl dayanmış ve kültürel normları içine yerleştirmiş bir toplum.
Gelecek yıllarda dünyanın kısıtlı kaynaklar altında aşırı kalabalık nüfusları idare etmek zorunda kalacağı ve gruplar arasında kaynak paylaşımından dolayı çatışmaların çıkacağı kesin.
Batılıların Çin'e önerdikleri demokratikleşme ise, kendi anlayışlarına göre olan bir demokratikleşme. Oysa günümüzde, demokrasi kapitalist liberalizm altında engelleyemediği haksızlıklar ve eşitsizlikler nedeniyle, dünya da ciddi taraftar kaybeden bir kavram. Batı'nın kendilerine uygun gördükleri demokratik değerleri, başka ülkelere gerekli görmedikleri ve demokratik reformların daha çok bunlara ve uzantıları şirketlere pazar ve kaynak sağlamak için kullanıldığı daha çok görülüyor.
Söz gelimi, Afganistan, Irak ve Suriye olayları aslında tamamen enerji yolları güvenliği ve kontrolü üzerindeki çatışmaların sonucu...
Çin'in gelecekte de devam edecek bir kaç önemli sorunu var.
İlki, Enerji... Afganistan'daki yolların kapalı ve güvensiz oluşu nedeniyle Ön Asya'nın, Arap Yarım adasının ve Kafkasya'nın doğal gazına (Hindistan da kısmen aynı sorunla karşı karşıya) ulaşamıyor.
İkinci en büyük kaynak olan Rusya ise Sibirya'daki ikinci kuyusundan değil, AB'ye gaz verdiği 1nci kuyudan aynı fiyatla gaz vermekte ısrar ettiği için, buradan da faydalanmıyor.
Yakın çevresinde ise bu tür çıkartma maliyeti düşük doğal gaz kaynakları yok. İhtiyacının önemli bir kısmını sıvılaştırılmış gaz olarak karşılıyor ki, en büyük doğal gaz üreticilerinde ABD'den 2020'lerden sonra gelecek sıvılaştırılmış doğal gaz bağımlılığı yüksek olacak gibi...
Çin bu yüzden nükleer santral projelerine ağırlık veriyor. Ancak gerek üretim için, gerek ise gelir seviyesi artan nüfusunun tüketim ihtiyacı için bu kaynaklar yeterli olmayacaktır.
İkincisi, yüksek nüfusun gelir düzeyinin artışı ile iç tüketimde biriken ekonomik kaynakların ciddi bir kısmının Çin sınırları dışına (ithal ürünlerle) çıkması olacaktır. Oysa, aynı zamanda dünyanın fabrikası olarak Çin'in ulaşmadığı pazar kalmadı gibi. Gelişmiş ülkeler iç pazarlarını yüksek kalite standartları ve telif hakları gibi yan uygulamalarla ya da vergilerle zaten koruyorlar.
Çin'in yönelebileceği pazarlar ise sadece gelişmekte olan ülkeler kalıyor. Çünkü burada hem artan nüfusla hem de bu nüfusun gelir seviyesindeki artışla tüketim de artıyor.
Ancak nüfus ve tüketim artışı, hem üretimin de hem pazarlama da hem de tükettikten sonra çevreye çok ciddi yan etkileri oluyor. Bu yan etkiler sadece o ülkeleri değil, Çin'de dahil tüm dünya'yı olumsuz etkiliyor.
Kırsal kesimden, kentsele göç aynı zamanda sanayileşmenin ucuz işgücü sağlama yöntemidir.
Sanayi şehirlerinde yaşayan ve uzun yıllar sonucu gelir seviyesi artan işçilerin özellikle sendika gibi organize hareketleri ile üretimdeki maliyetleri artıyor. Oysa, kırsaldan gelen çiftçi, çok daha ucuza mal olsa da, köyündekinden daha yüksek bir gelire kavuştuğu için düşük ücretle çalışmaya razı oluyor.
Bu zaten endüstrileşmenin ana maliyet düşürme araçlarından biri olmuş hep...
Bunun sonucunda da kentlerdeki yapılaşma ve barınma ihtiyacı artıyor. Sonuç, şehirlere yakın bölgelerdeki tarıma uygun alanlar, imara açılarak kaybediliyor. Bu seferde şehirlerin taze ve ucuz gıda kaynaklarına erişimi azalıyor ve gıda maliyetleri (yol, depolama, pazarlama) artıyor.
Bu da gelir seviyesinde artışa ihtiyaç doğuruyor.
Çin'in bu sorunlarla gelecekte daha fazla mücadele etmesi gerekecek.
Üçüncü olarak, her toplumun yaşam refah seviyesindeki artış ile kaynak paylaşımında gruplaşmaya, katmanlaşmaya yönelmesi. Sahip olunan kaynak ve imkanların korunması ve geliştirilmesi için eşdeğer konumdakilerin oluşturdukları sosyal yapıların örgütlü olarak yönetime nüfuz etmeleri ve yönlendirmeleri. Çin bu açıdan çok müsait bir kültürel geleneğe sahip. Zaten bu yüzden yozlaşmaya ve yolsuzluğa açılan ve sert uygulamalar yapılmasına rağmen, yönetimdeki korozyonla başa çıkmak çok zor oluyor.
Böyle bir toplumsal yapıya batı tipi bir demokrasi gelirse, insanların değil, sadece belli grupların refah seviyesi artacaktır. Ayrıca çıkar gruplaşmaları artacaktır. Üstelik bu kadar kalabalık bir yapıdaki düşünce farklılıkları da, daha farklı gruplaşmalara ve çatışmalara neden olacaktır.
Bu nedenle batı tipi bir yönetim yapısı, Çin'in sonunu getirir.
Bence Çin insanı bunun bilincinde... Binlerce yıllık devlet geleneğinin adapte edilmiş bu hali daha uzun süre devam edecektir.
Evet... Tayvan, Güney Kore'de benzer gelenekten gelip hızlı bir şekilde ve neredeyse sorunsuzca batı tipi demokrasilere geçtiler. Ama hem aldıkları dış desteğin, hem de düşük nüfuslu oluşlarının (Çin'e oranla) önemli bir katkısı var bu dönüşümlerinde...
Çin geleneklerine adapte ede ede değişmiştir. Bundan sonraki değişimi de buna benzer olacaktır.
Gelecekte Çin şirketlerinin ve yönetimlerinin, Çin'in eski yerel yönetim girişimleri gibi kendi tabanlarını belli bölgeden insanlardan oluşturarak, onların ortak bir girişimi olarak piyasa da ağırlık kazanacaklarını düşünüyorum.
Şirket içi yönetim ve yönetime katılma, demokratikleşme ve eşitlik ihtiyaçlarını bu şekilde doyurabilir.
Kişiler demokratik talep ve ihtiyaçlarını bu şirketler üzerinden gerçekleştirebilirler.
Bu hem geçmişleriyle, hem de komünist sistemle kazandıkları deneyimleriyle çok daha uyumlu gibi...
Ama Çin'in bir an önce "Sürdürülebilir Ekonomi" ye dayalı bir yapılaşma içinde acil planlara başlaması gerektiğini düşünüyorum.
People evaluate societies and governments according to their own experience. I think, when Westerner experts consider about China, they appreciate the China through their "own truth".
I think also, there are always a spirit of all societies with comprehension and common-long lasting memory, not only people.
This social psyche can carry ideas and thoughts of the society that individuals are not aware of it, or even do not attend it.
It happens through by social memory. It's a sociological one.
The memory in the state government systems of the societies are shaped by their state traditions of history.
China's has a state tradition , which is based on thousands of years of history.
Societies that are already state traditions for thousands of years, are very few in the world.
(China, Iran, Turks, Indians state traditions have 3000-5000 years history.Discontinued states like Egypt(?),Romans are a few younger.
Governmental tradition of most European states are very young except Britain... Which generally have formed and specialized in governance after Renaissance.
The Arab's state traditions are very young comparatively to them. The situation after The Arab Spring ia a clue for it.)
When we look at the state administration systems of China since the past, we see that the lower powers that are gathered under a dominant power. Sometimes these minor powers had competed with each other as the administrative regions of the clans.
Even in today's modern communist China, this structure is preserved and well adapted. Because, It's an adopted tradition also at the same time.
Chinese society has been accustomed to living under extreme population pressure with limited resources.
Moreover, this society has been accustomed to repressions which are outsourced or internal by embracing as cultural norms them which are physical or
to survive thousands of years.
In the coming years, the world will have to handle with struggles due to overcrowded people under limited resources. There will be clashes break out due to resource sharing among the groups.
I think, the proposed democratization and reforms to China are inappropriate.
Also in nowadays, due to the increasing injustices and inequalities between peoples and also states under capitalist liberal economic systems, the concept of democracy is a losing concept of belief in societies.
Every day, the number of people are increasing which are think that both their needs-thought and they are not represent in their in their governments and in the national assemblies.
(Today being a politician is very expensive for an ordinary citizen, generally. So as, if being a politician were left in the hands of a class or group who have also economic power.)
Also the suggested democratic values as humanism, equality, justice, human rights, etc. seems as valid as only for some deserved societies.
The others are generally being free market and resource as raw or human source for international companies to supply this life standard level as expendable.
Speaking of which, the events of Afghanistan, Iraq and Syria are in fact the result of the conflicts over the security and control of energy pipes ...
China has a few key issues to continue in the future.
The first one is energy.
Due to the closed pipe roads because of being insecure in Afghanistan, china can not buy natural gas from the frontier Asia (Uzbekistan, Turkmenistan, Azerbaijan) or the Arabian peninsula... (India is facing with the same problem from Russia).
The other option source is Russia. But she is insisting on selling natural gas from the same well with EU with same price instead of the second well in Siberia.
So that, China gets its need natural gas generally as liquefied.
As a biggest (but not selling abroad) natural gas producer USA, can be the first source for China after 2020's when the USA gas trading companies will be ready to export liquefied natural gas. (Installing natural gas pipes is the most expensive part of investment. But also it gives dependence to seller and buyer.)
Therefore, China focuses on nuclear power plant projects. However, these resources will not be sufficient for the need for production for export and internal consumption. When the income level increases, the energy consumption is raising much more several.
The Coal mines are not preferable unless there is other choice, due to high pollution problems.
The wind, waves, solar are not efficient to supply the demand.
Secondly, by increasing income level, there will be more consumption for imported goods and trades. This means there will be less money accumulation.
Until now, china has collected the money generally by exporting abroad but consuming domestic products. It will be changed. The money will use not only for technology or branded-license rights or intermediate goods, but also for luxury goods or entertainment vacations.
As third, by with drawing credited money from world markets, the protection walls and instructions are raising as customs duties, quality standards, materials used, quotas or even production constraints within the same economic unions.
This means exporting the Chinese goods into the industrialized countries will be with difficulties.
Because of that, China has developed a good strategy to reaching the markets of developing countries. Which have generally high increasing population with their demands.
Now while supporting them as technological and educational also for economical and infrastructural developing, the China also build new markets and resource for new kind enterprises.
But until when? Because the China is already like the fabric of all the world. And there is less place where the Chinese goods do still not enter in the world...
In fact, the aim of trade is meeting mutually needs. Not only selling more and obtaining more resource for producing more to sell. Because the resources and abilities are limited.
Pushing on these conditions causes only enforced countries and the world with more expensive environmental problems.
As a fourth, the migration from rural to urban will cause some social problems. At first, this migration is the most used and cheapest way to decrease the production costs for all the history of industrialization.
The new workers who came from rural is always ready to work with less income (which is always higher than his/her old rural income) than old and organized (in unions) urban workers.
By this migration, the life standards in cities are decreasing. Because there is more need for constructions for settlements, houses, roads with their environmental and infrastructure problems.
Also, the used land for buildings will cause some unseen obstacles. For example, at first the cultivated lands is used for building construction. So that, the food sources nearby the cities will be disappearing. The food will come from long away productive areas. Then the demand for roads, stores with refrigerators, package, stocks will increase for supplying fresh and safe food.
At first, it seems as new business, in fact this means also the increasing environmental problems because of lost agricultural lands.
Also, I think that, China should start urgent plans for based on "Sustainable Economy" as soon as possible.
As Fifth, The Chinese people are already accustomed already to be in a group or in a caste layer. This seems also a part of traditions.
It seems that power associations and solidarity have been generally existed around an aim-ideology or society of a territory...
People are used to impact to their local officials according to their statue and position by demanding or protesting.
In fact, I think, all the government system is based on this structure.
Of course, this structure is open for abuses but not more than other countries. Despite the harsh measures taken in the fight against corruption, it is certain that the fray will continue. Because the same problem exists in different levels at all human societies.
On the other side, like a crowded population, struggling and putting in an order needs and demands are not possible in another system.
If a proposed social structure comes, under a politic reform like a western type of democracy, the welfare level of only some certain groups of people will increase.
There will be also increasing at interest groupings. Which was born from conflicts and differences in thought.
And you can think that, there will be lots of groups in a crowded society which discussing and conflicting with each other.
Managing and governing like a society is very hard.
For this reason, I think, a western-style management structure is not suitable and reliable for China.
Yes ... Taiwan and South Korea come from a similar tradition and smoothly passed to western type democracies. But there is an important contribution for both as foreign support and low population (compared to China) in these transformations ...
(Also, is the only way for the humanity the westernized democracy? This should be debated.)
I think, the Chinese people are aware of that ...
This governing system will continue with some relaxing reforms according to the situation of social demands.
But at a level, the Township and Village Enterprises (TVE) and State-Owned Assets Supervision and Administrative Commission models can be new governing system for China and also for others.
Internal management of these enterprises can provide more democratic and freedom for its workers and stock holders under the umbrella of these companies.
The people can continue to struggle with the life under the support and safe of these companies.
This can be supply more resource and support for people to realizing their life purposes.
It seems to be much more compatible with their past and their experience with the communist system ...
Çin'deki komünizm, Çin usulü bir komünizm. Yoğun bir nüfusu, sınırlı kaynaklarla bir arada tutma ve ahenk oluşturma amaçlı. Pilot bölgelerde deneme ve yanılma ile uygulanan projeler bile oluyor. Devletteki kast ve liyakat sistemi, alışık olduklarımızdan farklı. Emekli yöneticiler bile kolay kolay yataklarında ölmüyor. (? :- ?)
Ceza sistemi de yoğun nüfustan dolayı sert.
1 Çocuk politikası ile beslenmesinden, eğitimine kadar çocukların yetişmesi için ayrılan kaynaklarla büyüyen çocuklar, artık Çin'de yönetim kademelerinde üste çıkmaya başladılar.
Yokluk ve paylaşma kavramlarına, geleneksel Çinli bakışından daha uzak oldukları için, sosyal problemlerden endişe ediliyor.
O yüzden Çin'i Komünist diye nitelemek, pek yerinde ve yeterli bir tanım olmaz bence...
Dünya nereye gidiyor?
İlk önce bildiğimiz demokrasi anlayışı sona ermeli. Komünizm de, kapitalizm de adalet getiren sistemler değil.
Kimse, vergisini vermeyenle, toplumsal sorumluluğunu gözardı edenle, daha düşük eğitim almış ile aynı kefede olmak istemiyor.
İnsanlar aldıkları ve yüklendikleri sorumluluklar çerçevesinde, topluma yaptıkları katkı ve ekonomik üretim çerçevesinde, yönetimlerde söz hakkında sahip olmak istiyor. Ve bunu da hakediyorlar.
Böyle bir yapı, ne komünizm de var. Herkese eşit davranacağım derken adaleti bozuyor. Ne de kapitializm de var, fırsatçılık ve bireysellik, üretimden çok "gereksiz" tüketimi teşvik ediyor.
21 Aralık 2016 Çarşamba
Siyaseti ve Toplumların Yönetim tarzını ne belirliyor?
Her ne kadar insan temel haklarının evrenselliği, insana değer verme, merhamet, dostluk, insanlık gibi yüce duygu ve erdemlerin üstünde titizlikle dursak ta, gerçekte bunların hepsi sadece birer araç.
İnsan Haklarından söz edenlerin, bu hakları ne zaman gündeme getirdiklerine bakın. Sadece ucu bir şekilde dokunacağı zaman.
Politika, her zaman uyuşmazlıkların çözülmesi veya tek yönlü çözümler üretmek için bir araç olmuştur. Politikanın tarafları, belli çıkar gruplarını temsil eder. Bu çıkar gruplarının arasındaki çatışmaları, politikacılar yönlendirir ve çözer.
Bir bakıma grup adına pazarlık yapan temsilcilerdir.
Ancak bu temsilciler, şahsi veya ait oldukları daha özel alt grubun çıkarlarını ön plana aldıkları zaman, genellikle sorunlar çıkar ve büyür.
Ne kadar geniş destek tabanları olursa olsun, destek tabanında da sorunlar çıkar. Genellikle böyle durumlarda, baskın olan grup, temsilcinin çevresindeki bölge, grup üzerindeki baskıyı arttırır. Ve grubu bir arada tutacak, iç politikalar üretilir.
Sonuçta, her politik grup bir çıkar grubunu temsil eder.
Bu kümelenme, üst kümenin, alt ve onlarında alt kümelerini de kapsayacak şekilde yapılanır.
Ülke çıkarlarını bir grup temsil ederken, aynı grup ülke içinde bir çok gruptan biridir ve diğerlerine baskın olandır sadece.
O tek gruba baktığımızda, onunda aslında daha alt gruplardan oluştuğunu ve onlarında asgari müştereklerde buluştuğunu görürüz.
Bu alt gruplardan en baskın olanı, diğerlerini yönlendirmektedir.
Bu zincir bu şekilde sürer gider.
Ta ki, tek bir kişiye ulaşana kadar.
(Buraya kadar olan kısım, genel açıdan durum değerlendirmesidir.)
Bu çerçeveden bakınca, politikayı ve toplumların yönetim şekillerini ele alırsak,
Toplumların yönetim tarzını, üretim araçları ve yöntemleri belirler...
Eğer tarihe şöyle bakarsak ve İbn-i Haldun'un klanlarla ilgili sosyolojik çalışmasından başlarsak (bilgilerin-gözlemlerin 1000 yıllık olmasını değerini ve güncelliğini hiç azaltmamış olmasına dikkat ediniz, çünkü inceleme konusu hala aynı; insan...); Klanlar, kabileler, aşiretler ilk temel sosyal birimlerdir. Ağırlıklı olarak kan bağına veya akrabalık ilişkilerine dayalı, dışa kapalı bir yapıları vardır. Gen çeşitliliğinin düşük olması nedeniyle, belirgin ortak baskın özellikler taşıyabilirler.
Avcılık ve toplayıcılık ile geçinenlerde, hareketli olanlarda, göçerlerde, herkes üretim sisteminde yer alır. Bireyden önce topluluk ön plandadır. Çünkü çoğunluk faydasına olan her şey, bireyin direk ya da dolaylı faydasınadır.
Yapı olarak bireyler genelde birbirine denktir. Bu nedenle yönetimleri de bu denk kişiler arasından, yetenekleri ile üste çıkanlara verilir. Günümüzün demokrasi anlayışına yaklaşır.
Ancak tarımın keşfedilmesi ile yerleşik hayata geçilince, üretim yapısı değiştiğinden, toplumun yapısı dolayısı ile yönetim yapısı değişmiştir.
Öncelikli olarak en büyük toprak sahipleri, kabile-aşiret liderlerini yerini almıştır. Toprağın mülkiyet yolu ile çocuklara miras kalması, yönetim hakkının da miras kalmasına yol açmıştır.
En güçlü toprak sahipleri, çıkarlarını koruyacak savaşçıları da beslemeye başlamıştır. Böylece kent devletleri ortaya çıkmaya başlamış. Daha küçük toprak sahipleri de bu koruma karşılığında üretiminden pay vererek, yakın bölgelere yerleşmeye başlamış.
Üretim artışı ile toplumun ihtiyacı olan çeşitli araç ve gereçleri, hizmetleri üreten kişi ya da sınıfların doğuşu da bu dönemin ürünlerinden...
Göçerlikten, yerleşik yaşama geçiş ile aşiret liderliği artık seçimle değil, kan ile miras yoluyla aktarılmaya başlanmış.
Bu dönemde yönetim sistemlerinin alt dallara ayrılıp, branşlaşması ve planlamaların yapılması da başlamış. Böylece devlet sistemi ve bürokrasinin de temelleri atılmış.
Devlet, toplumun düzenini sağlayan ve aralarındaki çatışmaları çözen ama öz olarak bir kişi ya da soyu temsil eden yapıya ulaşmış.
Gelenekler, adetler, törelerle bu sosyal yapı işlenmiş ve güçlendirilmiş.
Üretim yapısının toprağa dayalı olması, artan nüfusun ihtiyaçları için daha fazla üretim olanaklarına da ihtiyaç doğurmuş. Eğer üretim ihtiyaçları karşılayamayacak düzeyde ise başka toplulukların üretimlerine ve üretim kaynaklarına göz dikilmiş.
Bu da savaş ganimetlerine ve yağmaya dayalı, tarımsal tabanlı ekonomi sistemleri geliştirmiş.
Nüfusun artması ve yaygınlaşması ile bu yapı yaklaşık 3500 yıl boyunca ağır ağır gelişmiş.
Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı ile büyük halk toplulukları, tek bir bakış altında birleştirilip krallıklar ve hatta imparatorluklar da kurulmuş.
Geçmişten kalan, kral, imparator, şah, padişah üst düzey ve lord, dük, baron, ağa, efendi gibi kavramlarda alt düzey- bölgesel toprak sahipliğinin unvanlarından türemiş kavramlar.
Bu dönemde temel üretim yapısı toprağa-çiftçiliğe dayandığından, yönetim sistemleri de bu yapıyı koruyacak ve destekleyecek şekilde olmuş.
Topraklarını organize edemeyecekleri, üretim yaptırmayacakları yerleri ve işgal edip, vergileriyle kaynak haline getirmişler. Bu da sömürgecilik olarak karşımıza çıkıyor.
1776 yılı insanlık tarihi için dönüm noktalarından biri olmuş.
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, Buhar Makinesi icadı, Adam Smith'in "Ulusların Zenginliği" çalışması dünyanın tarihini değiştirmiş.
İngiliz sömürgesi Amerika, bağımsızlık mücadelesi sırasında bireysel hak ve özgürlükleri dile getirerek, devlet sisteminde, bireyi ön plana getiren anlayışı ortaya koymuş.
Buhar makinesi işgücü olarak, insan ve hayvan gücünden daha fazla işi, daha ekonomik olarak yapma imkanı sağlamış
Ulusların Zenginliği ise, yeni yüzyılın ticaretinin ve politikasının temel bakışlarını ortaya koymuş.
Çünkü sömürgelerden sağlanan dolaylı ve direk gelirler ile refah düzeyi ve bilimsel bilgi birikimi artan Avrupa, kabuk değiştirmeye başlamış.
Önce monarşik yapı etrafında, uluslaşmalar başlamış. Artan üretimi destekleyecek yeni pazarlar ve tüketici gruplarına olan ihtiyaç uluslararası ticareti geliştirmeye başlamış.
Uzak bölgelerden sağlanan egzotik ürünler, ucuza üretilen sanayi ürünlerle ticaret edilince, kişi ve şirketlerin kar marjlarında büyük artışlar sağlanmış. Bu bir çok tüccar için yeni fırsatlar doğurmuş.
Üretimi destekleyecek işçi sınıfına da gerek duyulmaya başlanmış. Ve bu işçilerin makineleri kullanabilmesi içinde ulus çapında en azından asgari bir eğitim düzeyine ihtiyaç duyulmuş. Böylece ulusal eğitim sistemlerinin de temeli atılmış.
Başlangıçta ağırlıklı olan toprak sahiplerinin (ünvanlı) yerlerini ise girişimci tüccar ve fabrikatörler almaya başlamış.
Burjuvazinin ve kentleşmenin artışı, yeni sosyal sorunlara yol açmış. İşçilerin yaşam ve çalışma standartlarındaki düşüklüklerin, üretime ve tüketime olan olumsuz etkileri de giderilmeye çalışılmış.
Üretimin topraktan, sanayiye kayması, toprak işçiliği yapacak kişileri ve dolayısı ile toprak sahiplerinin etkinliklerini ve ekonomik güçlerini de olumsuz etkilemiş.
Sanayi ürünleri karşılığı, çok daha ucuza ithal edilen tarımsal ürünler zaten bu açığı kapatabilirken, işçilik ve bakım maliyetleri göreceli olarak daha yüksek olan tarımsal üretim azalmış.
Bu dönemde hakim güç aşama aşama kentli, sermaye sahibine doğru kaymaya başlamış. İlk işçi örgütlenmeleri de, çalışma ve yaşam standartlarını artırmak amacıyla
bu dönemlerde doğuyor. Fabrikaların ticaret yollarına uygun yakınlıkta kurulması, fabrikaların kalıcı tesisler olması, işçilerin hareketli olabilmesi avantajı ile sosyal yapı biçimlenmeye başlamış.
Devlet sistemi teoride bir kişiye ya da soy'a ait olarak kabul edilse de, bu kişi ya da soylar daha temsili bir role doğru çekilmeye başlamışlar.
Bu dönemde üretilen iç politikalar da, halk sağlığı ve eğitiminin geliştirilmesi yönünde olmuş. dış politikalarda başka halkların sağlığı ve eğitimi pek önemsenmemiş.
Ancak en azından kendi aralarındaki çatışmaları bile bu topraklara taşımışlar. Böylece Avrupa devletleri, Avrupa kıtasında artan bir refah ile yaşarken, aynı devletler uluslararası arenada kıyasıya çekişir ve mücadele eder olmuşlar.
Daha çok kaynak, hem hammadde hem de pazar için çatışmışlar.
Bu dönem Birinci Dünya savaşı ile tamamen bitmiş. Toprak unvanları tamamen sembolikleşmiş. İmparatorlukların krallıkların yerini; demokratik yapılar, cumhuriyetler gelişmeye başlamış.
Bu yapısal değişimin şekillenmesi ve yerleşmesi yaklaşık 25 yıl sürmüş. 2nci dünya savaşından sonra ise tamamen yerleşmiş.
İkinci dünya savaşında, savaş için üretim yapısına dönen Amerikan Sanayisi, sıfır işsizlik gibi bir ideal konuma ulaşmış.
Fabrikalardaki yığın üretim, savaş bitiminde bu kadar üretimin nasıl tüketileceği konusunda yeni politikalar üretmeye zorlamış.
Keynes'in toplumsal refah artışının, tüketimi desteklemesi ve tüketiminde üretimi desteklemesi bununda ekonomik büyüme ve gelişme getiren ekonomi modeli, Amerikan örneğinin büyük başarısı sonucunda başta batı ülkeleri olmak üzere, hızla dünya çapında benimsenmiş.
Bu ekonomik politika, üretimimin istihdamı desteklemesi, artan şirket karlılığı ve ticaret hacmi sadece devlet yönetimlerince değil, işveren sermaye sahiplerince de büyük oranda desteklenmiş, benimsenmiş.
Halen yaklaşık 60 yıldır, dünya ekonomisine bu anlayış biçim veriyor.
Bu dönemde bireysel tüketicinin hakları, tüketiminin güvenceye alınması açısından da önemli olmuş. Dünya çapında tüketicilerin en azından minimum bir tüketim düzeyine ulaşabilmesi için, insan temel hakları çerçevesinde uluslararası düzenlemelere de yönelinmiştir.
(Bazıları bu noktada, insan haklarının evrenselliği ve öneminin, insani değerlere bağlı olduğunu, ekonomik açıdan ele almanın yanlış bir iddia olduğunu düşünebilir. O zaman şu soruyu sormak gerekir, insan haklarının öneminden ve evrenselliğinden bahseden toplumlar ya da devletler, niye başka toplumların çıkarları ve ihtiyaçları söz konusu olduğunda aynı duyarlılıkta olma ihtiyacı duymuyor?
O toplumlar arasındaki çatışmaları destekliyorlar? Ya da bizzat kendileri, çatışabiliyorlar ve bunu kendi toplumlarının ve dolayısı ile insanlığın (?) refahı için yaptıklarını iddia ediyorlar?
Ya da bu toplumların ürünlerini, bu toplumlara ancak yaşamalarına yetecek düzeyde bir gelir karşılığı alıyorlar? Kendilerine sürekli muhtaç bırakıyorlar? Vb. gibi bir çok soru sormak mümkün...)
Temel insan değerleri ve hakları çerçevesinde, kendi toplum refahlarını yükseltirken, bireysel hak ve özgürlüklerde de, bu ekonomik yapıya katılmalarını sağlayacak şekilde uygulamalara geçmişlerdir. Yani günümüzde, "modern demokrasi" adı altında sunulan modele...
Bu dönemde, özellikle uluslararası ticaretin artışı ile sermaye hareketlenmeye başlamış. Ulaşım imkanların genişlemesi ve hızlanması, sermaye sahibini belli bir yere veya bölgeye bağımlı olmaktan kurtarmış.
Dünya çapında tüm toplumların neredeyse, belli bir eğitim düzeyine de ulaştırılmış olması, işgücü ihtiyacının da karşılanmasını kolaylaştırmış.
Sonuçta eskiden işgücü hareketli ve bundan dolayı avantajlı iken, bu dönemde sermaye ve yatırımı da hareketli (mobil) olmuş.
Bu işgücünün, işçinin elini zayıflatan bir duruma dönüşmüş.
Özellikle sanayi üretiminde, işçilik ve hammadde ve ulaşım girdilerine göre yatırım yeri seçilmeye başlanmış.
Bir bakıma "Mavi Yakalı İşçilerin" güçleri kırılmış. Günümüzde sabit kalan kurumların çoğu, belli bir bölgedeki insanlara "hizmet veren kurumlar", hizmet sektörü dışındaki işletmeler ise, kendileri için en avantajlı noktalarda üretim yapmayı tercih ediyorlar.
Beyaz Yakalı dediğimiz, ağırlıklar hizmet sektöründe çalışanlar fiziksel güç yerine zihinsel güç kullanan, daha eğitimli ve alanında profesyonelleşmiş kişilerden oluşuyor.
Aralarında yapılan iş ve işyeri açısından ortak noktalar, Mavi Yakalılara göre daha az. İşbölümü ve uzmanlaşma ön planda. Bu nedenle örgütlenmeleri de daha farklı yapıda oluyor.
(Bu aynı zamanda, özellikle son 40 yıldır donmuş olduklarını, ülkemizdeki sendikaların niye kan kaybettiğini ve güncel çalışma yaşamını yakalayamadıklarını da açıklıyor.-Hala "Mavi Yakalı" ağırlıklı bir çalışma yaşamı ve ihtiyaçları için söylemler üretiyorlar.)
Bu gelişme aslında dünya çapında sanayi üretiminde işçilik maliyetlerini azaltırken, özellikle kirli sanayi'nin (çevre ve toplumsal kirliliğe katkısı yüksek alanlar) gelişmekte olan ülkelere kaymasına yol açtı.
Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler ise daha çok bilgi ve hizmet gibi, insan ağırlıklı ve odaklı alanlara yöneldiler.
Doğal olarak bilgili ve bilinçli insan sayısının artması ile siyasi yönetimlerinde buna göre şekilleneceği, daha adil, liyakat tabanlı eşitlikçi ve uzlaşmacı bir yapıya dönüşeceğini öngörebiliriz.
Ancak öyle olmadı. En azından Avrupa ve bazı Uzakdoğu ülkeleri haricinde, demokrasi ve değerleri genel olarak dünya toplumlarına yansımadı.
(Günümüzde ideal anlamda en demokratik sayılabilecek yerler, Avrupa ülkeleridir ki onlar arasında bile yönetimsel olarak güneye indikçe farklılıklar var.)
Uluslararası politikalara şirketler ve bunların karar mekanizmaları yön verirken, ulusal politikalara da etki ettiler.
Çünkü üretim araçları ve kaynakları (sermaye güçleri) onların elinde toplanmaya başladı.
Bunun sonucunda, demokrasinin eşitlik ilkesi altında herkesin seçilebilmesi de çok zorlaştı.
Fırsat eşitliği altında sunulan rekabetçi yaklaşım, yönetim kademelerine de ancak ekonomik yönden yeterli gücü ve desteği olanların seçilebilmesine neden oldu.
Yani geçmişin "toprak ve sonraki sermaye sahiplerinin" yerini, günümüzün "sermaye güçleri" aldı. (Bu sermaye güçleri geçmişteki gibi, bu güçlerini -kısmen- miras bırakmıyorlar. Sermaye sahipleriyle aralarındaki fark bu. Yönetim kurullarında seçiliyorlar veya değiştirilebiliniyorlar.)
Artık sıradan bir insanın, (çok popüler olmadıkça) ülke yönetiminde yer alabilmesinin yolu da kapanmış oldu. Avunması için, "oy vermeyi" demokrasi olarak tanımladık.
Çok partili siyasal yaşam, ülke içindeki farklı çıkar ve düşünce gruplarını temsil ederken, siyasi arena da bunların çekişme alanına dönüştü. Uluslararası destek olmadıkça bir grubun iktidara gelmesi ve hakimiyetini sürdürmesi de iyice zorlaştı.
Ancak tüketime dayalı büyüme modelinin öngörmediği şey, ekonomik büyümenin bir sınırı olması gerektiği idi. Hiç bir organizma sonsuza kadar büyüyemez. Eninde sonunda, kaynaklar biter ve aşırı büyümüş tüm organizmalar yok olur. Şu an dünya çapında gelişmiş ekonomilerin yüz yüze olduğu şey de bu. Tek sorun, beraberlerinde tüm dünyayı da sürükleyecek olmaları.
Üstelik üretim sonucu elde edilen ürünün gerçek ekonomik değeri ile pazar değeri arasında, aradaki aracılardan ve manipülasyonlardan kaynaklanan değer farkı bu ekonomilerde rakamları büyütmesi de ekonomik büyütme olarak sunuluyor.
(Örneğin metrekaresi 700-1000 TL'ye mal olan bir gayrimenkul, 250 bin liraya satılıyor.
Alan kişi bunu teminat gösterip, 200 bin TL kredi alıyor... Bir bakıyorsunuz, 85 bin liralık bir ürün ile piyasa da 350-400 bin TL'lik bir ekonomik alım gücü oluşturulmuş. Kaldıraca uğrayan ürün 85 bin lira, ekonomiye yansıması 350 bin lira... Aslında ekonomik karşılığı olmayan bu rakamlarla bütçeler şişiyor. Diğer ürün fiyatları ve işçilik maliyetleri artıyor. Vs. Vs.)
Tüketime dayalı büyüme modelinde, firmaların karlılık oranlarının düşmesi de çok ciddi bir tehdit. Eğer firmanın kâr'ı, bir sonraki yılın büyüme finansmanını karşılayamazsa, firma batar.
Bu nedenle firmalar sürekli yeni pazarlar, müşteriler bulmak için pazarlamacılarını da zorluyor. Çünkü yerinde duran ve diğerlerinden geride kalan firmalar batar. "Tüketime dayalı büyümeye dayanan ekonomik modelde" başka alternatif yok.
Şu anki durumda ülkeler ve firmalar büyümeyi sürdürülebilecek bir ekonomik model arayışı içindeler. Toplumsal refah düzeyi belli bir doygunluğa ulaşmış olan ülkeler, sermaye birikimi yüksek olan firmalar bu tür dönüşümleri aşamalı olarak gerçekleştirebilecek kapasitedeler.
Bu dönüşümü yaparken, dünya ekonomisini ve siyasetini de kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye de çalışıyorlar. Ülkelerindeki siyasal yapıyı şekillendirmeye çalışıyorlar.
Diğer yandan hiç kimse kalkıp bunu bir grup sermaye sahibinin, gizli bir örgüt çerçevesinde dünya çapındaki örgütlenmesinin ve planlamasının sonucu olarak görmesi veya yansıtması da çok saçma...
Elbette çeşitli işadamları organizasyonları vardır. Uluslararası politikaları da biçimlendiriyorlardır. Ama bu insanlığı bir yere götürme amacından çok, kendi çıkarlarını gözetme ve koruma amacıyla yapılan bir çalışmadır.
Bu kadar çok bilinmezi ve değişkeni hesaplayıp, yönlendirebilme gücü 2-3 bin kişinin beyin gücünü çok aşar. Sıradan insana göre sahip oldukları daha uzun erimli öngörü ve bilgileri değerlendirip, fırsata çevirmek için hazırlık çalışmaları yapmaları daha kabul edilebilir.
Ancak çoğu firma bu kapasitede değil. Bu nedenle tüketime dayalı büyüme modeli, ya güzellikle ya da zorla (kuyunun dibinde su kalmayınca) terk edilecek.
Bu durumda dünyadaki siyasi yapı, üretim aracının değişmesi ile tekrar şekillenecek.
Günümüzde yavaş yavaş büyümeye başlayan ekonomik girişmelere ve gelişmelere bakarsak, geleceğin güç sahiplerinin, ne toprak ne de sermaye sahiplerinin değil, "bilgi sahibi" olanların olacağı görülüyor.
Yani bilgi sahibi olmak, bir veya bir kaç konuda en iyi olmak ve bu konudaki bilgi birikimini tekelinde tutmak ön planda olacak.
Burada bilgi sadece kitaplarda yazılan veya teknolojide kullanılan bilgileri değil. Daha çok
bilgi üretme, yönetme ve bu durumu koruma, geliştirme kapasitesindeki kurumları kast ediyor.
Birey olarak bilginin bu şekilde yönetilmesi ve üretilmesi mümkün değildir.
Bu nedenle, "şirket yönetimleri ve ekipleri" olarak, zamanla da "ekipler ve seçtikleri yönetimler" olarak kendilerini göstereceklerdir.
Ekonomik hayatta bilginin öne çıkması, siyasi hayatı da şekillendirecektir. İnsanların eskiden yöneldiği çeşitli güç odakları çevresinde gruplanmalar zayıflayacaktır.
Yani bildiğimiz anlamda siyasal partiler, ideolojiler, inanç sistemlerinden doğmuş oluşumlar (tarikatlar) zayıflayacaklar. Ancak bu anlık değil, toplum gelişimi ile aşamalı olacak.
(Bu tür yapılar da güçlerini kaybetseler bile, her zaman mevcut durumdan memnun olmayanlardan kendisine taraftar bulacaktır.)
Toplumsal örgütlenme bilişim tabanlı oluşumların etrafında olacaktır.
Örgüt içi yoğun iletişim ve sosyal ağlar, kişilerin bilgisiyle birleşip, örgütlenme içindeki yerlerini belirleyecektir. (Bir bakıma bu tür organizasyonlar, dıştan canlı bir organizma olarak bile algılanabilirler.)
Bu tür sosyal ağ tabanlı organizasyonlarda, herkes belirtilen görüşlere katılıp katılmama özgürlüğüne sahiptir. Üstelik grubun tümüyle bile ters düşse, grubun bir parçası olarak var olmaya devam eder. Ve işleyişine katılır.
Bunun siyasi hayata yansıması ise, ideal demokrasi olmasa da, ona yakın bir konumda olacaktır.
En azından günümüzdeki demokrasi anlayışına benzemeyeceklerdir. Bildiğimiz politik taraflar kalmayacaktır.
Herkes yapılan işte, kendisini ilgilendiren kısımları kadar yönetime ve karar mekanizmasına katılacaktır. Katılım gösterdiği alanda yetki ve hak sahibi olacaktır.
Bu tür organizasyonlarda, bazı kişiler iletişimin odak noktası olarak gözükse de, esas yönetim, sinir düğümleri gibi, belli noktalarda iletişimi ve paylaşımı üstünde toplayan ekip üyelerinden oluşan "geçici ekipler" üzerinde olacaktır.
Geçici, çünkü topluluğun karşılaştığı farklı bir sorunda, çözüm aşamalarında bu konularda birikimi olan bireyler sinir düğümlerine dönüşecek ve onların oluşturduğu ekipler karar mercii olacaktır.