politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2018 Salı

Türkiye de Eğitim için ne yapılabilinir?


Sayın Bayanlar ve Baylar,
Eğitimciler...
İnsanımızın durumundan memnun olmayanlar.


Eğitimi verende, eğitimi alanda; eğitimdeki sorunlara karşı ileri sürdükleri gerekçelerde haklılar. Herkes haklı ama yine de ortada bir sorun var.

Esas sorun, sorunun nereden kaynaklandığında fikir birliği olmaması. Çok zeki ya da çok bilgili olmanız ile normal sıradan birisi olmanız arasında bir fark da yok bu konuda. İnsan bir şeyi görmüyorsa, o onun için yoktur. Açıp bakmadığımız sürece, kedinin ölü mü canlı mı olduğunu bilemeyeceğimiz gibi...

İnsan zihin gücü, entelektüel kapasite, hayal gücü, merak açısından diğer ülkelerden hiç aşağı değiliz. Üstelik çoğumuz farkında olmasa da Türkçe gibi bir dilin getirdiği düşünme alışkanlıkları ve sistematiği gibi, esnekliğe açık bir avantajımız da var.  (Bu avantaj ne yazık ki, yurt dışına giden arkadaşlarımızın kullanabildiği bir avantaj.)

Eğitim sistemimizde bir sorun var. Evet, ama bu sorun istediğiniz kadar sistemi yenileyin, istediğiniz kadar eğitimcileri yenileyin değişmeyecek. Çünkü sorunun kaynağı ve nedeni tam anlaşılmış değil.

En başta eğitim sistemimizi ele alalım. Şu an ilk okullardan itibaren tüm dünya da uygulanan eğitim sistemi, Fransız Devrimi ile çıkan yeni ekonomik dönemin felsefesinin ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir sistemin kalıntısı...

Nedir bunlar? İlki, topluma milliyetçi ruh aşılayacak üç araçtan biridir milli eğitim. (Diğerleri askerlik hizmeti ve milli bayramlar)
İkincisi, vatandaşlık hakları altında fırsat eşitliği olarak herkese eşit eğitim imkanı iddiasının altı doldurulmasıdır.
Üçüncüsü, kırsaldan kentsele göç eden ucuza çalışmaya hazır işgücünün, sanayileşme girişimlerinde rol alabilmesi (işçi olup, makine çalıştırabilecek standart düzeyde eğitim), iş gücü sağlayabilmesi içindir.

Dünya ekonomik anlamda bir yeni döneme giriyor. Devrim gibi bir dönemin geçişin sancıları var. Çünkü sadece geçişin değil, bitmek üzere olan dönemin getirdiği sıkıntılarında atık sorunları var.
Dünya tarihinde ne zaman üretim yöntemleri değişse, yönetim yapıları da değişmiş, kültürel eğilim ve yapılarda...

Şu an dünya üzerinde üç grup var. Gelişmiş, sanayileşmesini tamamlamış ve bilgi teknolojisi altında sürdürülebilir ekonomiye geçen toplumlar.
Gelişmekte olan yarı sanayileşmiş, yarı bilgi toplumu aralığında olan, tüketime dayalı büyüme ekonomisinde duran toplumlar.
Bir de daha yeni gelişmeye başlamış, tarım ve sanayi toplumları aralığında olan toplumlar.

Aslında her toplumda, çeşitli bölgelerinde bu üç tip toplum yapısı da var ama oranları, ülkelerden ülkeye değişiyor.

Milli Eğitim sistemleri henüz, bu değişimi kavramış ve adapte olmuş değiller. Bir kaç İskandinav ülkesi hariç bu konuda değişim çok zor oluyor. Değişim isteklerine karşı çıkanların siyasi ve toplumsal baskılarda yoğun. Çünkü kimse, neyin tam doğru olduğunu bilmiyor.
Bu durumda eğitim sisteminden bir medet ummak, beyhude bir çaba...
Zaten değiştirseniz bile, neye göre, nasıl değiştireceksiniz?

Toplumsal bakış açısındaki değişim uzun vadeli olmasından dolayı, onlardan da bir şey beklemek boşuna... Toplum çoğu zaman, aniden sıkıştıran ihtiyaç ve sorunları ile değişiyor. Problem bitince de eski rayına  benzer pozisyona oturuyor.

Burada iş eğitimcilere ve ailelere kalıyor. Ailelerin çoğu, eğitim yükünü neredeyse eğitimcilere bırakmış durumda... Çocuk için dünyanın parasını, kurs, servis, özel hoca için harcayan aileler, aynı çocuğa eğitimi de parayla satın almaya çalışıyor. Bir kaç saatlik bir sohbet zor geliyor. Daha önemlisi, tutumlarında değişiklik yapmak zor geliyor.
Sanki bu kadar para harcadıkları için, çocukları onların beklentilerini karşılamak için zorunlu, yükümlüymüş gibi...

Eğitimcilerimize bakınca, ülkemizdeki olumsuz yaşam koşullarından birinci derecede etkilendiklerini görüyoruz. Ev-iş arası yeknesak bir kısırdöngü içinde günü bitirmeye, evlerinin ihtiyacı olan parayı sağlamaya odaklanmış durumda.
Evet, haklılar bu konuda ama ülkede benzer koşullar altında olmayan ve aynı durumu yaşamayan kimse yok ki... Herkes aynı sorunlarla boğuşuyor.

Akademisyenlerimize gelince; ülkemizde bir kaç farklı tür akademisyen var. İlki piyasa da iş bulamayacağını düşünerek okulda kalmayı tercih edenler. Düzenli bir gelir, yıllar içinde bazı şartları tamamlamayla gelir artışı güvencesi umanlar.
İkincisi, bilim aşkından değil, statü aşkından bu tercihi yapanlar.
Ne yazık ki, bu iki grupta eğitim kadrolarımızda ağırlığı oluşturuyor.

Üçüncü grup ise, idealist, üstün zekalı (çok zeki anlamında değil, farklı ayrıntıları görecek şekilde düşünce farklılığına sahip kullanıyorum) bilimden zevk alanlar.
Ne yazık ki bunların çoğunun, akademik ortamdaki çekişmelerin katkısıyla da, ülkemizde barınması ciddi özveride bulunuyorlar. Bir kısmı hedefleri için kaynak veya imkan da bulamadığı için, yurt dışına kaptırılıyor.
Akademik ortamdaki yükselmelerdeki politikalardan, rektör dekan seçimine kadar bir çok nokta da, liyakat ve beceri yerine siyaset ve (güç-yönetim erki) taraftarlık da yerleşmiş durumda.

Bu kişilerin bir yandan istedikleri araştırmaları kısıtlı imkanlarla yapmaları, bir yandan da eğitim vermeleri, zaman imkanları olarak bile ciddi sorun...

Peki bu şartlar altında, nasıl bir politika izlenmeli. Eller kollar bir anlamda bağlı çünkü. Herkes başka birilerinin bir şey yapmasını ve onu takip etmeyi bekliyor gibi bir pozisyonu var.


Bence eğitim sistemimizi değiştirmek, anında mümkün olmadığından, çocuklara karşı tutumlarımızı değiştirmek ilk adım olmalı. Hem aile olarak, hem eğitimciler olarak.

İlk önce aileler, çocuklarına sevdikleri alana yönelmeleri için, beğensinler beğenmesinler desteklemeli. Mühendis, doktor olursa işsiz kalmaz diye bir şey yok bu ülke de... Nasıl olsa "büyük adam" olacak kontenjanı çok sınırlı hem ülke de hem dünya da...
Bırakınız seviyorsa, antropolog, paleontolog, ressam,matematikçi, fizikçi, sosyolog olsun. Sevdiği, zevk aldığı, merak ettiği işi yapsın.
Ayrıca çocukları birbiriyle kıyaslayıp, yarıştırmaktan da vaz geçmeli. Onları ekip çalışmasına, birbirlerini tamamlayıcı şekilde iş ve görev bölünmesi ile çalışmaya teşvik etmeli.
Veli olarak okullardan da bu tür aktivitelerin artırılmasını talep etmeliler. Artık dahi adam dönemi bitti gibi... Dahi gruplar, ekipler çağındayız. İşler o kadar uzmanlaşma ile dallanıp budaklandı ki, kimse tek başına tüm bilgilere hakim bir bakış açısı geliştiremez.

Eğitimcilere gelince, çocukları grup çalışmalarına teşvik etmeliler. Hatta sınav not sistemi bile kişilere değil, ekiplere uygulanmalı.
Günümüzün çocuğu, bizim gibi değil. bilgileri kafasında taşımak istemiyor. Cep telefonu, tableti ile ihtiyacı olan bilgiyi internete sorarak almayı ve kullanmayı tercih ediyor.
Bu yüzden kafalarında bizlere oranla çok az bilgi taşıyorlar. Onlarda ilgi alanlarına yönelik oluyor genelde.

Eğitimciler de buna uyum sağlamalı. Kapalı kitaplara gerek yok sınavlarda...Kitaplardan kafalara geçen bilgiler sadece ezberlenmiş ve işi (sınav) bitince unutulacak bilgiler.

Eğitimciler burada çocuklara doğru bilgiyi bulma ve analiz etmeyi öğretmesi gerekiyor. Çünkü internette bir çok doğru ve yanlış bilgi iç içe... Bu bilgi analizini, ekip olarak yapmayı öğretmesi gerekiyor. Eğer ekip imkanı yok ise, bilgi doğruluk analizi için temel teknikler saptamaları gerekiyor. (İşte kaynaklar ve güvenirliği, konuyla ilgili tezler ve anti tezlerin kıyaslanması, vs.)

Ayrıca çocuklara doğru düşünme teknikleri, (matematiksel) mantık dersleri altında verilmesi gerekiyor. Bir sistemin eksik ve hatalarını analiz etmenin en kolay ve verimli yollarından biridir, mantık analizi. (Sebep-Sonuç ilişkisindeki kopukluklar, uyumsuzluklar bilginin doğruluk derecesini de gösterir.)

En son olarak farklı bilgilerin nasıl kaynaştırılacağı, bilgiden bilgi üretileceği, tüme varım ve tümden gelim ile analiz edileceği de öğretilmeli.

Örneğin, Osmanlı Devletinin yıkılış nedenlerini öğrenciler, araştırıp sonuç olarak ortaya koyup not almalılar.Eğitimci sadece eksik kaldıkları noktaları hatırlatmalı, sormalı ...
Ayrıca çocuklara farklı düşünmeyi öğretmek için, (mevcut koşullarla sonuçlar belli olduğuna göre) şartlarda değişiklik yaparak, alternatif olası sonuçları da istemeli.

Akademisyenlere gelince; öncelikle kullandıkları dil çok önemli. Evet, literatürde yerleşmiş yabancı kelimeler çok. Dilimiz bilim dili olamadığı için, bir çok kavramı anlatırken, kolaylık olması ve hatta kavramın anlaşılır olmasında  bu terimlere ihtiyacımız oluyor.
Ama yeni öğrenen birisine, önce kavramları anlatmak, öğretmek gerekiyor. Öğrenci kavramı anladıktan sonra, o kavramın karşılığı olan kelimenin hangi dilden olduğunun önemli olmayacaktır.
Bunun bir diğer avantajı ise, bu alanlara ilgi duyan ama literatürü bilmeyenler içinde o konular anlaşılabilir ve üzerinde düşünülebilinir olacaktır.

Ayrıca akademisyenlerinde çocukları verdikleri bilgileri farklı şekilde değerlendirmeleri ve kullanmaları için teşvik etmesi gerekiyor.
Bir problemin kaç farklı açıdan çözülebileceği, bir sonucun -keşfin-yorumun kaç farklı açıdan değerlendirilebileceği de derslerde ele alınmalı.
Bir problemin her zaman tek çözüm yolu olmaz. Öğrencilere farklı çözüm yolları gösterilirken, kendi çözümlerini sunmaları da teşvik edilmeli.
Bunun en kolay ve verimli yolu ise ortak tartışma platformlarıdır. Birisi bir konudaki mevcut bilgileri, sonuçları açıklar. Bir başkası bu konuda tamamlayıcı bilgi sunar. Başka biri, konuya getirilen alternatifleri koyar. Konu değerlendirilir.

Öğrencilerden ya da kişilerden biri yeni bir fikir veya bakış açısı getirdiğinde ise iki aşamalı taktik kullanılabilinir. Önce ortaya atılan fikrin-tezin eksiklerini bulup gidermek için fikir sahibi ile ortak çalışılır. Böylece hem fikir-tez daha iyi anlaşılır. Hem de eksik kalan noktaları başka beyinlerce tamamlanır.
Ardından fikir sahibi başta olmak üzere, ilgili tez eleştirilir. Eksik veya yetersiz olduğu noktalar için alternatifler önerilir. Önerinin kendi içindeki bütünlüğü sorgulanır.
İkinci aşamadan sonra, bu tez sadece getirdiği yeni bakış açısıyla değil, getirdiği yanlışlanmış bakışları ile de bir bilgi kaynağına dönüşür.

Fizik konusunda çeşitli zamanlarda olmak üzere üç platformda düşünce beyan ediyorum. Biri yabancı, ikisi yerli.
Türk fizik topluluğunda eksikliğini hissettiğim bir nokta var. Dahil olan bir çok başarılı akademisyene rağmen, topluluk içinde şahsi yorumlar yapılmıyor.
Evet, bazı parlak beyinlerin çalışmaları yayınlanıyor ama bunlarda Türkçe değil. İngilizce  ve dergilerce kabul edildikten sonra...
Yani bu akademisyenler, çalışmaları boyunca gerek eleştirilmemek için, gerek ise gerek görmedikleri için bu topluluğa düşüncesini açıklama, paylaşma ve anlatıp, eksiklerini tamamlama ihtiyacı duymamış.
Bazen, bazıları da teknik terimlerle yorumlar yazıyorlar. Ama bu seferde konu, Osmanlıcaya dönüyor. Aynı dili konuşanlar haricindekilerde kavramlar yerine oturmuyor ya da anladığı gibi yanlış oturuyor.

Buradan çıkarttığım sonuç, akademisyenlerimizin, eleştiri veya yanlışlanma altında kariyer zedelenmesi endişeleri ile fikirlerini ortaya koymaktan çekindikleridir.
Konuştukları zamanda ancak yetkinliklerini sorgulamayacakları kişilerce (kullandıkları terimleri doğru anlayabilecek) sorgulanmayı tercih ettikleridir.
Bunun fark edilmeyen anlamı ise, bilimin sadece belirli bir dili konuşanların tekelinde tutulduğudur.

Oysa Batı Dünyası, bilimin topluma inmesi popüler kültürün bir parçası olması için onlarca video, dergi, kitap, belgesel, vs. yapıyor. Çünkü bilim, topluma indiği zaman gelişebilir.

==============================

(Biraz uzun oldu ama siz yine de lütfen çocuklarınızla, gençlerle geniş şekilde paylaşın imbikten süzülmüş bu yazıyı şayet yararlı görüyorsanız.)
Gençlere naçizane tavsiyeler
Mehmet Öğütçü

Hepimiz farkındayız.

Ülkemizdeki mevcut ortam en büyük üstünlüklerimizden birisi olarak sunulan genç nüfusa gelecek için istikamet duygusu, umut ve güven vermiyor.
Çoğu düş kırıklığı içinde. Fırsat bulsalar arkalarına bile bakmadan terkedecek çoğu ülkeyi. Kendilerine yurtdışında fırsat arıyorlar harıl harıl.
Gelecek korkusu, tünelin ucunda ışık görememe gençlerimizde herkeste olduğundan daha fazla. Kaygı düzeyi arttıkça da hata yapma olasılığı yükseliyor. Hata yapmaktan ölesiye korkan gençlik kimi zaman hareketsiz kalarak kendini olası olumsuzluklardan korumaya çalışıyor.

Bugün yaşadığımız hareketsizlik ve duyarsızlığın temelinde belki de bu var.
Aslında hepsi bir atılım, çıkış kapısı, fırsat penceresi, yol gösterici arıyor. Ellerine bir manivela verilse dünyayı yerinden oynatacaklar.

Tüm gençleri homojen bir kitle olarak görmek doğru değil. Eğitim, aile, çevre koşullarına göre biçimlenen değişik gençlik kategorileri var. Ne yazık ki, son yıllarda ilk fırsatta kapağı yurtdışına atmayı çözüm görmeye başlayanlar yükselişte. Bir de eğitimsiz ya da eksik eğitimli gençlik var ki -herhalde çoğunluğu onlar oluşturuyor- sayıları sürekli artan ve işsizliğe en fazla maruz bu kesim toplum için bir "varlık" değil, ülkenin geleceği üzerindeki "saatli bomba" olabilir.

Bu gençlerimiz gününü gün eden, şımarık, "televole" gençliğinden ve iyi eğitim alıp yurtdışına kaçma çabasında olanlardan çok farklı.
Eşit fırsat verilmemesinden, sorunlarına yeterince ilgi gösterilmemesinden, sahiplenilmemekten dolayı sistemden soğuyarak, aşırı akımlara ve şiddete kolayca kanalize edilebilebilirler.

Ülkemizde iç dinamiklerin sağlam temelleri olduğunu hepimiz görüyor, biliyoruz. Mevcut dinamizmi, sinerjiyi devletin nasıl emdiğini görmek, kabına sığmayan toplumsal ve ekonomik güçleri salıvermek, onların kendi mecralarında akmalarına izin vermek umutlarımızı daha da artıracaktır. Tek başına dinamizm yetmiyor. Onun belli bir hedef doğrultusunda yönlendirilmesi, işlenmesi gerekiyor.

55 yasında bir "genç" olarak bugünün ve 2023'ü
n gençlerine mesajlarımın ne olacağını sordular bir üniversitede. Bu, hem kolay hem de zor bir görev.

Kolay... çünkü zamanında bizler de hemen hemen benzeri sorunlarla boğuştuk, aynı yollardan geçtik... içimizdeki coşkuyu, enerjiyi, düşünceleri doğru mecralara akıtıp akıtamayacağımız, fırsat trenini yakalayıp başarı istasyonuna doğru yönlendirip yönlendiremeyeceğimiz korkusunu, belirsizliğini yaşadık. Parasızlıktan dolayı her bulduğumuz işte çalıştık naz yapmadan.
Zor... çünkü dünya, Türkiye, teknoloji, siyaset, ekonomik düzen, değerler sistemi köklü dönüşümler geçirdi. Kuşaklar arası farklılık -her ne kadar inkara kalkışsak da- giderek derinleşiyor. Bizim tuzumuz kururken gençlik değişimi içinden yaşıyor. Hem bu süreci biçimlendiriyor, hem de sonuçlarından en fazla etkileneceklerin başında geliyor.

Geleceğe dönük vizyon geliştirme ülküsüne samimiyetle inanan, bu yönde çaba gösteren birisi olarak karınca kararınca deneyim ve birikimlerim ışığında önemli gördüğüm, hayatım boyunca bizzat uygulamaya, çocuklarıma, dostlarıma aşılamaya çalıştığım aşağıdaki 15 altın öğüdü gençlerimizle paylaşmayı bir borç addediyorum:


BİR - Aynanın karşısına geçip kim olduğunuzu tanıyın. Öğreniminiz, aileniz, çevreniz, deneyimleriniz, tutkularınız, sevdikleriniz, dış dünya ile etkileşiminiz... Tüm bu unsurları kafanızda tartıp kağıt üzerine kim olduğunuzun gerçekçi bir envanterini çıkartın. Sakın kendinizi aldatmaya çalışmayın. Bu hesabı zaten kendiniz için çıkartıyorsunuz. Güçlü ve eksik yönleriniz çıplak şekilde ortaya dökülsün. Güvendiğiniz bir dostunuzla envanter değiş-tokuşu yapıp dışarıdan da öyle görünüp görünmediğinizi sinayın karşılıklı olarak.

İKİ - Hayal edin, rüyalar kurun. Önümüzdeki bir, beş, on, yirmi yılda nerede olmak, neler yapmak istediklerinizi kurgulayın kafanızda. Mütevazı davranmayın. Hedef büyültün. En iyi üniversiteler, en iddialı bilimsel disiplinler, dünya seyahat planları, okul sonrası nerelerde çalışmak, ne kadar kazanmak, hangi kentlerde yaşamak istediğiniz, yatırımlarınız, hatta müstakbel eşiniz, çocuklarınız, yoğunlaşacağınız spor, sanat faaliyeti... Sınır yok. Bunları da bir kağıda sıralayın ki uçup gitmesin hayaller, izi kalsın.


ÜÇ - Şimdi bunları zaman ve öncelik sırasına göre yeniden düzenleyin. Hangileri menzilinizde ve kişisel yetenek/imkanlarımız görünüyorsa kararlı bir şekilde, zamanınızı iyi yöneterek onların üzerine odaklanın. Küçük, kontrolü sizin elinizde ve başarılması kolay olanla işe başlayın. Adım adım ilerlemek, sonuç aldığınızı görmek özgüveninizi artıracaktır. Haftada birkaç gece uyumadan önce neler yaptığınızın hesabını çıkarıverin kafanızda. Neler yapabilecek olup da yapamadığınızı, izleyen hafta neler yapacağınızı. Beyniniz bir süre sonra otomatik olarak kendini bu rutine programlayacaktır.


DÖRT - İnsan, sosyal bir varlıktır. Tek başına, kim ne derse desin, mutsuz, sağlıksız olur. Her kesimden, yaştan, meslekten, cinsiyetten dostlar edinmeye, dostluklarınızı pekiştirmeye çalışın. Beslemediğiniz dostluğun yaşaması mümkün değildir. Mutlaka bir çıkar, karşılık beklemeden yapın bunu. İyilik yapıp denize atın. Çinlilerin en önemli varlık olarak gördükleri "guanxi"yi, yani şebekeyi, hem geniş tutun hem de canlı kalması için yatırım yapın zamanınızla, sevginizle, ilginizle. Pozitif olun, gülümsemeyi eksik etmeyin yüzünüzden. Sikayet ve eleştiri sözcüklerini bir süre tatile gönderin. Emin olun ki, yaşamınızın ileriki aşamalarında size mutluluk, başarı ve yeni imkanlar olarak geriye dönecektir.


BEŞ - Anne-babanız her türlü fedakarlığa katlanıp iyi bir eğitim almanız için çırpınıyorlar. Ne olur onlara saygı ve sevgiyi hiç ihmal etmeyin hayatınız boyunca. Artık hayat-boyu eğitim sizin sorumluluğunuzda. İpleri elinize alın. Varınızı yoğunuzu daha iyi eğitim almaya harcayın. Çok okuyun, çok tartışın, en iyi okulları hedefleyin. Gidemiyorsanız onların müfredatını, kitaplarını ele geçirin. İnternet sayesinde şayet istiyorsanız Harvard kalitesinde eğitim mümkün artık burun kıvırdığınız bir okulda bile olsanız. Danışmaktan çekinmeyin. Sorun, mutlaka size yol gösterecek farklı bir bakış açısı sunacak deneyimli birileri ile karşılaşacaksınız. Size okulda, ailede verilenle sakin yetinmeyin. Daha fazlasını isteyin ve elde edin. Bunu siz yapmazsanız kimse altın tepsi içinde önünüze sunmayacak.


ALTI - Öncelikle anadilinizi iyi öğrenin. Anadilini kavrayamamış birinin yabancı dil öğrenmesi mümkün değil. Olan yabancı dilinizi daha da geliştirin, bir tane daha ekleyin öğreneceğiniz diller arasına. Şayet dil bilmiyorsanız başta gelen önceliğiniz İngilizce öğrenmek olmalı. Dil kursları, yabancı dilde dergi, TV, müzik, radyo elinize ne geçerse. Geleceğin dilleri, İngilizce'nin yanı sıra Çince, Rusça, Arapça ve İspanyolca bizler için. Elinizin altında ınternet var. Nasıl yapacaksanız yapın ama yabancı birkaç dili en iyi şekilde öğrenmeye kilitleyin kendinizi. Günümüz dünyasında ve gelecekte yabancı dilin yanı sıra farklı kültürlerden ve dillerden insanlarla ekip içinde çalışabilme, sezgi/öngörü becerileri, farklı kültürleri yönetebilme özelliğiniz de ayırt edici olacak.


YEDİ - Tarihi ve coğrafyayı da iyi öğrenin. Çapraz kaynaklardan. Bugünkü ve gelecekteki dünyayı anlayabilmek, karşılaştığımız risk ve fırsatların arka planını kavrayabilmek, akılcı stratejiler geliştirebilmek için hem kendimizin hem de ilişkilerimizdeki öncelikli ülkelerin coğrafya ve tarihine iyi vakıf olmak gerekiyor. Böylece, olayları size doğru gelen tek pencereden görmek yerine kendinizi başkalarının yerine koyan daha geniş perspektifler geliştirebileceksiniz. Bu konulara hakimiyetiniz kişisel, sosyal ve iş ilişkilerinize de olumlu yansıyacaktır.


SEKİZ - Kendi kimliğini kaybetmeden "küresel" bir insan olmayı hedefleyin. Hem kendi ülkenizde hem de sınırların ötesinde "mobilite" yeteneğinizi geliştirin. Özellikle genç yaşta elinize geçen her fırsatı seyahat ederek değerlendirin. Her şeyden önce yaşadığınız kenti daha sonra ülkenizi iyi tanımakla başlayın. Aksi takdirde, başka kentlerin ruhunu anlamanız da güç olacaktır. Baba parasıyla keyif seyahati değil sadece kastettiğim. Çalışarak, sıkıntı çekerek, risk alarak seyahat... Ufkunuzu genişletecek, sizi kendi ayaklarınız üzerinde durmaya sevk edecek, yeni insanlarla tanıştıracak, düşünce kalıplarınızı kıracak öğretici seyahatlar. İlerideki mesleki yaşamınızda böylesi "seyyar" olmanın büyük avantajlarını göreceksiniz. İşe alınmada, ayırt edici bir özellik olarak kredi hanenize yazılacak.


DOKUZ - Sağlığınız, en değerli servetinizdir. Gençken farkında olmadığınız için hoyratça kullanma eğilimi yüksek, ama ne kadar erken uyanırsanız beden ve ruh sağlığınızı zinde tutma gereğine ileride o kadar rahat edersiniz. Sağlık için spor ve beslenmeyi ibadet ölçüsünde benimseyin. Ruhunuzu taze ve neşeli tutmanın yollarını arayın, özellikle de insanlarla sosyal etkileşimleri yoğunlaştırarak, dostlukları pekiştirerek.


ON - Kişisel ve çevre temizliğine önem verin. Bugün ve gelecekte, aynen geçmişte olduğu gibi, bıraktığınız ilk izlenim kritik önemde. "Temiz insan" olmak, kişisel ve çevre temizliğine, korunmasına önem vermenin yanı sıra ilişkilerde de "temiz" olmayı gerektirir. Her ne olursa olsun dürüstlükten ve omurgayı dik tutmaktan taviz vermeyin. Hem kendinize saygının devamı hem de çevrenizde kalıcı güven yaratmanız için bu şart. Dostlarınıza sadık olun. Kısa dönemde kaybediyor gözükseniz de inanın çok geçmeden kazanmaya başladığınızı göreceksiniz.


ON BİR - İş piyasaları gelecekte ön plana çıkacak uzay, nanoteknoloji, mikrobiyoloji, yapay zeka, temiz enerji ve benzeri alanlardaki yetkinliklere göre biçimlenecek. Onun için, gerek gelecekte iş hayatına yeni başlayacak gerekse mevcut işlerinde yükselişlerini sürdürmek isteyen gençler bilgi teknolojilerini, yükselen sektörleri yakın takibe alın. Şebekelere üye olun. Kendinizi güncel tutun. İdealinizde yarattığınız işi kısa süre içinde bulamayabilirsiniz. Merdivenleri tırmanmadan üst katlara asansörle çıkmak bazen mümkün ama uzun süre orada kalamayabilirsiniz. Okul tatillerinde, yazın ücreti iyi olmasa da mutlaka çalışacak -tercihen sevdiğiniz- bir iş bulun. Staj yapın. Yardım kuruluşlarında çalışın. Her çalışma size ileride büyük avantaj kazandıracaktır. Olgunlaştığınızı, piştiğinizi hissedeceksiniz.


ON İKİ - Mutlaka öğrenim ve iş hayatınız dışında uğraşlar, hobiler geliştirin. İyi okullara, işlere alınmada sıra dışı yaptıklarınız artı puan olarak karnenize yazılıyor. Topluluk karşısında konuşma yeteneğinizi geliştirmek için tüm fırsatları değerlendirin. Konusuna hakim başka insanların arasında öne çıkmak istiyorsanız, yaşadığınız dünyaya kayıtsız kalmayacak duyarlılığınızı geliştirin. Fark yaratın. Özel tutkularınızla insanları ve iş konunuzu etkileyebilirsiniz. İster paraşütle atlamayı, ister derin denizlerde dalmayı, ister balık tutmayı, ister şiir yazmayı, ister 1930'lu yılların pullarını biriktirmeyi, ister Tayland yemekleri yapmayı... deneyin. Varsa paranızı bu tür meşgalelere, seyahatlara harcayın. İyi ve temiz giyinin ama marka peşinde koşup harçlığınızı, ailenizin kazancını heba etmeyin. Onlardan uzak durun. Varsa paranız tüketmeye değil üretmeye, öğrenmeye, gezmeye harcayın. Başkalarına bir şeyler göstermek için değil, kendiniz için yaşamayı ne kadar erken öğrenirseniz o kadar iyi olur.


ON ÜÇ - "Uzmanlık" sihirli sözcük. Eskiden her işten bir şeyler anlamak önemliydi. Belki bugün de çok yanlı olmak, değişik hobilere sahip olmak cazip kılabilir insanı. Ama asıl saygıyı uyandıran, önünüzü açan bir iki konuda uzman olmak, hatta mümkünse çok iyi olmak. Dolayısıyla çok fazla disiplinde ortalama biri olmaktansa bir iki disiplinde "usta" olmayı seçin. Uluslararası geçerliği, saygınlığı olan, sevdiğiniz işi yapın. Çok para kazanacağınız değil, çok tatmin olacağınız işi seçin. Zaten sevdiğiniz işi iyi yapıyorsanız, bir gün (en azından o işin piyasasında) iyi para kazanmanız da kaçınılmaz.

ON DÖRT - "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer". Sebat edin. Kendinize güvenin. Arka arkaya birkaç şirkete transfer olarak her seferinde biraz daha fazla maaş kazanmayı amaçlamayın. Bir kariyer planlaması olmadan küçük ödüller karşılığı transferlere soyunursanız her ödülün bedeli de olacağını unutmayın. Bu demek değildir ki, her şeyi göze alarak içinde bulunduğunuz duruma tutunun,. Maceracı olmamayı hedeflerken tutuculuk da yapmayın. Sebat etmek ile kabuğundan çıkamamak aynı şeyler değil. Bu ikisi arasında dengeyi kurmada anahtar, gelecek planlamasında. Geleceğinizi planlarken bir hamleden fazlasını hesap etmeli, bütün değişkenleri değerlendirmelisiniz.

ON BEŞ - Kendinize güvenin. Dünyayı, ülkenizi, yakın çevrenizi olumlu yönde değiştirmeye kendinizden başlayın. Konuşmayın, şikayet etmeyin, hemen harekete geçin. Ömür, ortalama 700 bin saat civarında. Gelecek, sizin elinizde ve bugün başlıyor. Ertelemeyin onu.

(14.09.2018 tarihinde eklenmiştir)

7 Şubat 2018 Çarşamba

Nükleer ve hidroelektrik santrallerle ilgili görüş...


Her ülkenin - toplumun görüşü kendi teknolojik ve ekonomik durumu ile alakalı.
Mesela Almanya, çok uzun yıllar boyunca nükleer santralleri kullandı. Çernobil’den sonra, bu santrallere yatırım yapmak yerine alternatiflere yöneldi. Çünkü bu konuda toplum baskısı vardı.
Nüfus artış hızı yavaşlarken, üretimdeki teknoloji ile verimlilik artışı sonucu enerji tüketim ihtiyacındaki artış yavaşladı. Üretim yapısını değiştirdi, yüksek enerji tüketen ağır sanayiyi üretimini gelişmekte olan ülkelere ihraç ederken, know-how ve tasarım gelişimi ile bu ürünlerin en yüksek ve karlı girdisi olan "bilgi" üretimini artırdı. 

Ayrıca o dönemde yüksek maliyetli olmasına rağmen, yerel enerji üretimini teşvik eden sübvansiyonlar geliştirdi, Böylece ani bir geçişte milyarlarca Euro’ya mal olacak alt yapı düzenleme ve gelişimini yıllara yaydı ve üretimi de destekledi. (Ev de üretilen düşük amperli ve voltajlı elektriği şehir sistemine öylece bağlayamazsınız.)

Doğalgazlı termik santrallere ağırlık verirken, Rusya- Ukrayna krizinden sonra enerji güvenliği için yenilenebilir kaynaklara yöneldi. Çünkü alt yapısı, mevzuatı, toplumsal bakışı da olgunlaşmıştı. Ayrıca bilgi-teknoloji ve sermaye birikimi de bu işi başarmasına yetecek kadar da (hatta çok daha fazlasıyla çünkü ülkemizin neredeyse 1/3'ü oranında güneş alıyorlar ama sistemlerinin verimliliği daha yüksek) birikmişti...

Tabii rüzgar ve güneşin sürekliliği yok ve garanti altında değil. Bu yüzden sürekli enerji kaynağı olarak termik santraller tamamen vaz geçilmiş değil. Sadece daha çevreci ve yeşil yöntemlerle zararı azaltırken, (kömür yerine doğal gaz, daha iyi baca dumanı arıtması, daha az katı atık. hatta bu atıklara yeni kullanım alanları), doğal gaz bağımlılığını da azaltacak şekilde su arıtma çamurlarından. lağım sistemlerinden ve çöplerden biyogaz (metan) üretimi ile destekleyecek projelerde uyguluyorlar. Hem  sera gazı salınımını (metan, karbondioksitten 26 kat daha güçlü bir sera gazı) azaltırken, hem de çevre koruma maliyetlerini, enerji elde ederek düşürüyorlar.
Üstelik Almanya'nın daha kuzeyde olması nedeniyle hidro elektrik kapasitesi de çok yüksek. Ama sanırım baraj yapılacak yer kalmamış artık.

Buna karşılık Avrupa'nın en büyük Nükleer enerji tüketicisi Fransa, süresi dolan nükleer santrallerin ömrünü uzatıyor, yeni daha güvenli santraller tasarlıyor... Gelgit-dalga enerjisi ve güneş-rüzgar o kadar ağırlıklı değil.

Ülkemize gelince, öncelikle küresel ısınma nedeniyle mevcut su kaynaklarımız, nehirlerimiz, potansiyelimiz gittikçe azalıyor.
Hala yavaşlamışta olsa, nüfus artışı hızlı ve ortalama ömürde uzuyor. Bu daha çok konut, iş ihtiyacı demektir. Büyüyen bir ekonomide her bin dolarlık işlem, 180 kg civarı ham petrol karşılığı ısınmaya neden oluyor diye hatırlıyorum.
Enerji ihtiyacı da aynı oranda artıyor.
Yani nüfus artıkça, konut ihtiyacı artıyor. iş ihtiyacı ve imkanı artıyor, ekonomi büyüyor, çevre kirliliği artıyor ve enerji tüketimi de geometrik olarak artıyor.
Yani nüfus 15-20 milyon artınca, buna bağlı olarak ekonomi büyüdükçe (her %25'de), enerji ihtiyacımız 3-4 kat artıyor.
Gençlerin daha erkenden evden ayrılması, bekar evlerinin sayısının artması da hep çevre ve enerji tüketimine yüzdeler halinde artış getiriyor.

Böyle giderse, 2025 de şu an’kinin yaklaşık 2 katı enerjiye ihtiyacımız olacak.
Oysa hidro kaynaklarda sınıra yakınız. Yeni kurulan barajlardan da istenilen enerjiyi alamayacağız.

Güneş enerjisinde sadece çatıda su ısıtma da Avrupa Lideriyiz ama elektrik üretimindeki mevzuat, aslen engelleyici. 2 kw'lik çatı sistemi kuruluşu ile  (bir evin günlük temel tüketimi yaklaşık-aylık 125 kw) 2 mw'lık tesis için (neredeyse bir kaç semt) gerekli evraklar ve prosedür, tesis, proje, ruhsat, altyapı, onay, Çed rapor ve onayları filan neredeyse aynı... Bu bürokratik engeller yüzünden kurulamıyor bile...Çünkü..... (Oysa bu konu ticari değil, olmamalı, milli -enerji- güvenlik meselesi..).

Sadece büyük enerji şirketleri rüzgar ve güneşe yönelebiliyor ama kömürle çalışan termik santraller karşısında fiyat/maliyet olarak rekabet etmeleri zor.
Bu nedenle termik santraller mantar gibi çoğalıyor. Kısa vadeli faydalar uğrunu, uzun vadeli kayıpları, gelecek kuşaklara bırakıyoruz...

Nükleer Santraller, ilk kuruluş maliyeti çok yüksek olsa da, risk analizi olarak en az hidroelektrik santralleri kadar güvenliler. en az 25-30 yıl sürekli ve düzenlenebilir enerji demek. (Elektriğin en önemli sorunu, depolanamaması, üretildiği zaman kullanılması lazım. O yüzden enerji üretim planlaması; gündüz yenilenebilir enerji, gece düzenlenebilir termik-nükleer, kısmen hidroelektrik-enerji planlaması gerekiyor.)
Nükleer santralin karbon salınımı da inşaat süreci sonrası yok. (İnşaat sektörü küresel ısınmanın neredeye %15'inden sorumlu en az...)

Dünya, gelişmiş ülkelerin hepsi nükleeri bırakmış değil. ABD başta olmak üzere, Çin Rusya, Fransa başta olmak üzere en az şu anki aktif kadar daha santral yapılacak.

Kararı siz verin. Gerçekten karar veremiyorsanız…
https://www.coursera.org/learn/future-of-energy/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/global-energy/home/welcome

(Bazı rakamları buralardan hatırladığım kadarı ile kullandım. Dünya istatistikleri ve enerji politikaları, teknikleri –petrol-doğalgaz-biyogaz çeşitli kaynaklardan, kaya gazı, yenilenebilir enerji kaynakları, biyo dizel, biyogaz, ülkelerin enerji politikaları karşılaştırmalı olarak var.)

Orijinal Soru: https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/35723/  07.02.2018

21 Aralık 2016 Çarşamba

Siyaseti ve Toplumların Yönetim tarzını ne belirliyor?




Her ne kadar insan temel haklarının evrenselliği, insana değer verme, merhamet, dostluk, insanlık gibi yüce duygu ve erdemlerin üstünde titizlikle dursak ta, gerçekte bunların hepsi sadece birer araç.
İnsan Haklarından söz edenlerin, bu hakları ne zaman gündeme getirdiklerine bakın. Sadece ucu bir şekilde dokunacağı zaman.

Politika, her zaman uyuşmazlıkların çözülmesi veya tek yönlü çözümler üretmek için bir araç olmuştur. Politikanın tarafları, belli çıkar gruplarını temsil eder. Bu çıkar gruplarının arasındaki çatışmaları, politikacılar yönlendirir ve çözer.
Bir bakıma grup adına pazarlık yapan temsilcilerdir.

Ancak bu temsilciler, şahsi veya ait oldukları daha özel alt grubun çıkarlarını ön plana aldıkları zaman, genellikle sorunlar çıkar ve büyür.
Ne kadar geniş destek tabanları olursa olsun, destek tabanında da sorunlar çıkar. Genellikle böyle durumlarda, baskın olan grup, temsilcinin çevresindeki bölge, grup üzerindeki baskıyı arttırır. Ve grubu bir arada tutacak, iç politikalar üretilir.

Sonuçta, her politik grup bir çıkar grubunu temsil eder.
Bu kümelenme, üst kümenin, alt ve onlarında alt kümelerini de kapsayacak şekilde  yapılanır.

Ülke çıkarlarını bir grup temsil ederken, aynı grup ülke içinde bir çok gruptan biridir ve diğerlerine baskın olandır sadece.
O tek gruba baktığımızda, onunda aslında daha alt gruplardan oluştuğunu ve onlarında asgari müştereklerde buluştuğunu görürüz.
Bu alt gruplardan en baskın olanı, diğerlerini yönlendirmektedir.
Bu zincir bu şekilde sürer gider.
Ta ki, tek bir kişiye ulaşana kadar.

(Buraya kadar olan kısım, genel açıdan durum değerlendirmesidir.)

Bu çerçeveden bakınca, politikayı ve toplumların yönetim şekillerini ele alırsak,

Toplumların yönetim tarzını, üretim araçları ve yöntemleri belirler...
Eğer tarihe şöyle bakarsak ve İbn-i Haldun'un klanlarla ilgili sosyolojik çalışmasından başlarsak (bilgilerin-gözlemlerin 1000 yıllık olmasını değerini ve güncelliğini hiç azaltmamış olmasına dikkat ediniz, çünkü inceleme konusu hala aynı; insan...); Klanlar, kabileler, aşiretler ilk temel sosyal birimlerdir. Ağırlıklı olarak kan bağına veya akrabalık ilişkilerine dayalı, dışa kapalı bir yapıları vardır. Gen çeşitliliğinin düşük olması nedeniyle, belirgin ortak baskın özellikler taşıyabilirler.
Avcılık ve toplayıcılık ile geçinenlerde, hareketli olanlarda, göçerlerde, herkes üretim sisteminde yer alır. Bireyden önce topluluk ön plandadır. Çünkü çoğunluk faydasına olan her şey, bireyin direk ya da dolaylı faydasınadır.
Yapı olarak bireyler genelde birbirine denktir. Bu nedenle yönetimleri de bu denk kişiler arasından, yetenekleri ile üste çıkanlara verilir. Günümüzün demokrasi anlayışına yaklaşır.

Ancak tarımın keşfedilmesi ile yerleşik hayata geçilince, üretim yapısı değiştiğinden, toplumun yapısı dolayısı ile yönetim yapısı değişmiştir.

Öncelikli olarak en büyük toprak sahipleri, kabile-aşiret liderlerini yerini almıştır. Toprağın mülkiyet yolu ile çocuklara miras kalması, yönetim hakkının da miras kalmasına yol açmıştır.

En güçlü toprak sahipleri, çıkarlarını koruyacak savaşçıları da beslemeye başlamıştır. Böylece kent devletleri ortaya çıkmaya başlamış. Daha küçük toprak sahipleri de bu koruma karşılığında üretiminden pay vererek, yakın bölgelere yerleşmeye başlamış.
Üretim artışı ile toplumun ihtiyacı olan çeşitli araç ve gereçleri, hizmetleri üreten kişi ya da sınıfların doğuşu da bu dönemin ürünlerinden...

Göçerlikten, yerleşik yaşama geçiş ile aşiret liderliği artık seçimle değil, kan ile miras yoluyla aktarılmaya başlanmış.

Bu dönemde yönetim sistemlerinin alt dallara ayrılıp, branşlaşması ve planlamaların yapılması da başlamış. Böylece devlet sistemi ve bürokrasinin de temelleri atılmış.

Devlet, toplumun düzenini sağlayan ve aralarındaki çatışmaları çözen ama öz olarak bir kişi ya da soyu temsil eden yapıya ulaşmış.
Toplum, tebaa olarak, bu kişi ya da soy için; üreten, üretiminden pay (vergi) veren kişiler olarak özgürlüklerini kısmi olarak kaybetmişler.
Gelenekler, adetler, törelerle bu sosyal yapı işlenmiş ve güçlendirilmiş.

Üretim yapısının toprağa dayalı olması, artan nüfusun ihtiyaçları için daha fazla üretim olanaklarına da ihtiyaç doğurmuş. Eğer üretim ihtiyaçları karşılayamayacak düzeyde ise başka toplulukların üretimlerine ve üretim kaynaklarına göz dikilmiş.
Bu da savaş ganimetlerine ve yağmaya dayalı, tarımsal tabanlı ekonomi sistemleri geliştirmiş.

Nüfusun artması ve yaygınlaşması ile bu yapı yaklaşık 3500 yıl boyunca ağır ağır gelişmiş.
Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı ile büyük halk toplulukları, tek bir bakış altında birleştirilip krallıklar ve hatta imparatorluklar da kurulmuş.

Geçmişten kalan, kral, imparator, şah, padişah üst düzey  ve lord, dük, baron, ağa, efendi gibi kavramlarda alt düzey- bölgesel toprak sahipliğinin unvanlarından türemiş kavramlar.
Bu dönemde temel üretim yapısı toprağa-çiftçiliğe dayandığından, yönetim sistemleri de bu yapıyı koruyacak ve destekleyecek şekilde olmuş.
Topraklarını organize edemeyecekleri, üretim yaptırmayacakları yerleri ve işgal edip, vergileriyle kaynak haline getirmişler. Bu da sömürgecilik olarak karşımıza çıkıyor.

1776 yılı insanlık tarihi için dönüm noktalarından biri olmuş.
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, Buhar Makinesi icadı, Adam Smith'in "Ulusların Zenginliği" çalışması dünyanın tarihini değiştirmiş.

İngiliz sömürgesi Amerika, bağımsızlık mücadelesi sırasında bireysel hak ve özgürlükleri dile getirerek, devlet sisteminde, bireyi ön plana getiren anlayışı ortaya koymuş.
Buhar makinesi işgücü olarak, insan ve hayvan gücünden daha fazla işi, daha ekonomik olarak yapma imkanı sağlamış
Ulusların Zenginliği ise, yeni yüzyılın ticaretinin ve politikasının temel bakışlarını ortaya koymuş.

Çünkü sömürgelerden sağlanan dolaylı ve direk gelirler ile refah düzeyi ve bilimsel bilgi birikimi artan Avrupa, kabuk değiştirmeye başlamış.
Önce monarşik yapı etrafında, uluslaşmalar başlamış. Artan üretimi destekleyecek yeni pazarlar ve tüketici gruplarına olan ihtiyaç  uluslararası ticareti geliştirmeye başlamış.
Uzak bölgelerden sağlanan egzotik ürünler, ucuza üretilen sanayi ürünlerle ticaret edilince, kişi ve şirketlerin kar marjlarında büyük artışlar sağlanmış. Bu bir çok tüccar için yeni fırsatlar doğurmuş.
Üretimi destekleyecek işçi sınıfına da gerek duyulmaya başlanmış. Ve bu işçilerin makineleri kullanabilmesi içinde ulus çapında en azından asgari bir eğitim düzeyine ihtiyaç duyulmuş. Böylece ulusal eğitim sistemlerinin de temeli atılmış.
Başlangıçta ağırlıklı olan toprak sahiplerinin (ünvanlı) yerlerini ise girişimci tüccar ve fabrikatörler almaya başlamış.
Burjuvazinin ve kentleşmenin artışı, yeni sosyal sorunlara yol açmış. İşçilerin yaşam ve çalışma standartlarındaki düşüklüklerin, üretime ve tüketime olan olumsuz etkileri de giderilmeye çalışılmış.

Üretimin topraktan, sanayiye kayması, toprak işçiliği yapacak kişileri ve dolayısı ile toprak sahiplerinin etkinliklerini ve ekonomik güçlerini de olumsuz etkilemiş.
Sanayi ürünleri karşılığı, çok daha ucuza ithal edilen tarımsal ürünler zaten bu açığı kapatabilirken, işçilik ve bakım maliyetleri göreceli olarak daha yüksek olan tarımsal üretim azalmış.

Bu dönemde hakim güç aşama aşama  kentli, sermaye sahibine doğru kaymaya başlamış. İlk işçi örgütlenmeleri de, çalışma ve yaşam standartlarını artırmak amacıyla
bu dönemlerde doğuyor. Fabrikaların ticaret yollarına uygun yakınlıkta kurulması, fabrikaların kalıcı tesisler olması, işçilerin hareketli olabilmesi avantajı ile sosyal yapı biçimlenmeye başlamış.

Devlet sistemi teoride bir kişiye ya da soy'a ait olarak kabul edilse de, bu kişi ya da soylar daha temsili bir role doğru çekilmeye başlamışlar.
Bu dönemde üretilen iç politikalar da, halk sağlığı ve eğitiminin geliştirilmesi yönünde olmuş. dış politikalarda başka halkların sağlığı ve eğitimi pek önemsenmemiş.
Ancak en azından kendi aralarındaki çatışmaları bile bu topraklara taşımışlar. Böylece Avrupa devletleri, Avrupa kıtasında artan bir refah ile yaşarken, aynı devletler uluslararası arenada kıyasıya çekişir ve mücadele eder olmuşlar.
Daha çok kaynak, hem hammadde hem de pazar için çatışmışlar.

Bu dönem Birinci Dünya savaşı ile tamamen bitmiş. Toprak unvanları tamamen sembolikleşmiş. İmparatorlukların krallıkların yerini; demokratik yapılar, cumhuriyetler gelişmeye başlamış.
Bu yapısal değişimin şekillenmesi ve yerleşmesi yaklaşık 25 yıl sürmüş. 2nci dünya savaşından sonra ise tamamen yerleşmiş.

İkinci dünya savaşında, savaş için üretim yapısına dönen Amerikan Sanayisi, sıfır işsizlik gibi bir ideal konuma ulaşmış.
Fabrikalardaki yığın üretim, savaş bitiminde bu kadar üretimin nasıl tüketileceği konusunda yeni politikalar üretmeye zorlamış.
Keynes'in toplumsal refah artışının, tüketimi desteklemesi ve tüketiminde üretimi desteklemesi bununda ekonomik büyüme ve gelişme getiren ekonomi modeli, Amerikan örneğinin büyük başarısı sonucunda başta batı ülkeleri olmak üzere, hızla dünya çapında benimsenmiş.
Bu ekonomik politika, üretimimin istihdamı desteklemesi, artan şirket karlılığı ve ticaret hacmi sadece devlet yönetimlerince değil, işveren sermaye sahiplerince de büyük oranda desteklenmiş, benimsenmiş.
Halen yaklaşık 60 yıldır, dünya ekonomisine bu anlayış biçim veriyor.
Bu dönemde bireysel tüketicinin hakları, tüketiminin güvenceye alınması açısından da önemli olmuş. Dünya çapında tüketicilerin en azından minimum bir tüketim düzeyine ulaşabilmesi için, insan temel hakları çerçevesinde uluslararası düzenlemelere de yönelinmiştir.

(Bazıları bu noktada, insan haklarının evrenselliği ve öneminin, insani değerlere bağlı olduğunu, ekonomik açıdan ele almanın yanlış bir iddia olduğunu düşünebilir. O zaman şu soruyu sormak gerekir, insan haklarının öneminden ve evrenselliğinden bahseden toplumlar ya da devletler, niye başka toplumların çıkarları ve ihtiyaçları söz konusu olduğunda aynı duyarlılıkta olma ihtiyacı duymuyor?

O toplumlar arasındaki çatışmaları destekliyorlar? Ya da bizzat kendileri, çatışabiliyorlar ve bunu kendi toplumlarının ve dolayısı ile insanlığın (?) refahı için yaptıklarını iddia ediyorlar?
Ya da bu toplumların ürünlerini, bu toplumlara ancak yaşamalarına yetecek düzeyde bir gelir karşılığı alıyorlar? Kendilerine sürekli muhtaç bırakıyorlar? Vb. gibi bir çok soru sormak mümkün...)

Temel insan değerleri ve hakları çerçevesinde, kendi toplum refahlarını yükseltirken, bireysel hak ve özgürlüklerde de, bu ekonomik yapıya katılmalarını sağlayacak şekilde uygulamalara geçmişlerdir. Yani günümüzde, "modern demokrasi" adı altında sunulan modele...

Bu dönemde, özellikle uluslararası ticaretin artışı ile sermaye hareketlenmeye başlamış. Ulaşım imkanların genişlemesi ve hızlanması, sermaye sahibini belli bir yere veya bölgeye bağımlı olmaktan kurtarmış.
Dünya çapında tüm toplumların neredeyse, belli bir eğitim düzeyine de ulaştırılmış olması, işgücü ihtiyacının da karşılanmasını kolaylaştırmış.

Sonuçta eskiden işgücü hareketli ve bundan dolayı avantajlı iken, bu dönemde sermaye ve yatırımı da hareketli (mobil) olmuş.
Bu işgücünün, işçinin elini zayıflatan bir duruma dönüşmüş.
Özellikle sanayi üretiminde, işçilik ve hammadde ve ulaşım girdilerine göre yatırım yeri seçilmeye başlanmış.

Bir bakıma "Mavi Yakalı İşçilerin" güçleri kırılmış. Günümüzde sabit kalan kurumların çoğu, belli bir bölgedeki insanlara "hizmet veren kurumlar", hizmet sektörü dışındaki işletmeler ise, kendileri için en avantajlı noktalarda üretim yapmayı tercih ediyorlar.

Beyaz Yakalı dediğimiz, ağırlıklar hizmet sektöründe çalışanlar fiziksel güç yerine zihinsel güç kullanan, daha eğitimli ve alanında profesyonelleşmiş kişilerden oluşuyor.
Aralarında yapılan iş ve işyeri açısından ortak noktalar, Mavi Yakalılara göre daha az. İşbölümü ve uzmanlaşma ön planda. Bu nedenle örgütlenmeleri de daha farklı yapıda oluyor.
(Bu aynı zamanda, özellikle son 40 yıldır donmuş olduklarını, ülkemizdeki sendikaların niye kan kaybettiğini ve güncel çalışma yaşamını yakalayamadıklarını da açıklıyor.-Hala "Mavi Yakalı" ağırlıklı bir çalışma yaşamı ve ihtiyaçları için söylemler üretiyorlar.)

Bu gelişme aslında dünya çapında sanayi üretiminde işçilik maliyetlerini azaltırken, özellikle kirli sanayi'nin (çevre ve toplumsal kirliliğe katkısı yüksek alanlar) gelişmekte olan ülkelere kaymasına yol açtı.
Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler ise daha çok bilgi ve hizmet gibi, insan ağırlıklı ve odaklı alanlara yöneldiler.

Doğal olarak bilgili ve bilinçli insan sayısının artması ile  siyasi yönetimlerinde buna göre şekilleneceği, daha adil, liyakat tabanlı eşitlikçi ve uzlaşmacı bir yapıya dönüşeceğini öngörebiliriz.
Ancak öyle olmadı. En azından Avrupa ve bazı Uzakdoğu ülkeleri haricinde, demokrasi ve değerleri genel olarak dünya toplumlarına yansımadı.
(Günümüzde ideal anlamda en demokratik sayılabilecek yerler, Avrupa ülkeleridir ki onlar arasında bile yönetimsel olarak güneye indikçe  farklılıklar var.)

Politik sistemde bu yapı altında şekillendi. Eski hakim güçler olan toprak sahipleri ve sonra sermaye sahipleri yerine, çok uluslu şirketlerin-ortaklıkların yönetim kurulları yerine geçmeye başladı.
Uluslararası politikalara şirketler ve bunların karar mekanizmaları yön verirken, ulusal politikalara da etki ettiler.
Çünkü üretim araçları ve kaynakları (sermaye güçleri) onların elinde toplanmaya başladı.

Bunun sonucunda, demokrasinin eşitlik ilkesi altında herkesin seçilebilmesi de çok zorlaştı.
Fırsat eşitliği altında sunulan rekabetçi yaklaşım, yönetim kademelerine de ancak ekonomik yönden yeterli gücü ve desteği olanların seçilebilmesine neden oldu.
Yani geçmişin "toprak ve sonraki sermaye sahiplerinin" yerini, günümüzün "sermaye güçleri" aldı. (Bu sermaye güçleri geçmişteki gibi, bu güçlerini -kısmen- miras bırakmıyorlar. Sermaye sahipleriyle aralarındaki fark bu. Yönetim kurullarında seçiliyorlar veya değiştirilebiliniyorlar.)

Artık sıradan bir insanın, (çok popüler olmadıkça) ülke yönetiminde yer alabilmesinin yolu da kapanmış oldu. Avunması için, "oy vermeyi" demokrasi olarak tanımladık.

Çok partili siyasal yaşam, ülke içindeki farklı çıkar ve düşünce gruplarını temsil ederken, siyasi arena da bunların çekişme alanına dönüştü. Uluslararası destek olmadıkça bir grubun iktidara gelmesi ve hakimiyetini sürdürmesi de iyice zorlaştı.

Ancak tüketime dayalı büyüme modelinin öngörmediği şey, ekonomik büyümenin bir sınırı olması gerektiği idi. Hiç bir organizma sonsuza kadar büyüyemez. Eninde sonunda, kaynaklar biter ve aşırı büyümüş tüm organizmalar yok olur. Şu an dünya çapında gelişmiş ekonomilerin yüz yüze olduğu şey de bu. Tek sorun, beraberlerinde tüm dünyayı da sürükleyecek olmaları.
Üstelik üretim sonucu elde edilen ürünün gerçek ekonomik değeri ile pazar değeri arasında, aradaki aracılardan ve manipülasyonlardan kaynaklanan değer farkı bu ekonomilerde rakamları büyütmesi de ekonomik büyütme olarak sunuluyor.
(Örneğin metrekaresi 700-1000 TL'ye mal olan bir gayrimenkul, 250 bin liraya satılıyor.
Alan kişi bunu teminat gösterip, 200 bin TL kredi alıyor... Bir bakıyorsunuz, 85 bin liralık bir ürün ile piyasa da 350-400 bin TL'lik bir ekonomik alım gücü oluşturulmuş. Kaldıraca uğrayan ürün 85 bin lira, ekonomiye yansıması 350 bin lira... Aslında ekonomik karşılığı olmayan bu rakamlarla bütçeler şişiyor. Diğer ürün fiyatları ve işçilik maliyetleri artıyor. Vs. Vs.)

Tüketime dayalı büyüme modelinde, firmaların karlılık oranlarının düşmesi de çok ciddi bir tehdit. Eğer firmanın kâr'ı, bir sonraki yılın büyüme finansmanını karşılayamazsa, firma batar.
Bu nedenle firmalar sürekli yeni pazarlar, müşteriler bulmak için pazarlamacılarını da zorluyor. Çünkü yerinde duran ve diğerlerinden geride kalan firmalar batar. "Tüketime dayalı büyümeye dayanan ekonomik modelde" başka alternatif yok.

Şu anki durumda ülkeler ve firmalar büyümeyi sürdürülebilecek bir ekonomik model arayışı içindeler. Toplumsal refah düzeyi belli bir doygunluğa ulaşmış olan ülkeler, sermaye birikimi yüksek olan firmalar bu tür dönüşümleri aşamalı olarak gerçekleştirebilecek kapasitedeler.

Bu dönüşümü yaparken, dünya ekonomisini ve siyasetini de kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye de çalışıyorlar. Ülkelerindeki siyasal yapıyı şekillendirmeye çalışıyorlar.
Diğer yandan hiç kimse kalkıp bunu bir grup sermaye sahibinin, gizli bir örgüt çerçevesinde  dünya çapındaki örgütlenmesinin ve planlamasının sonucu olarak görmesi veya yansıtması da çok saçma...
Elbette çeşitli işadamları organizasyonları vardır. Uluslararası politikaları da biçimlendiriyorlardır. Ama bu insanlığı bir yere götürme amacından çok, kendi çıkarlarını gözetme ve koruma amacıyla yapılan bir çalışmadır.
Bu kadar çok bilinmezi ve değişkeni hesaplayıp, yönlendirebilme gücü 2-3 bin kişinin beyin gücünü çok aşar. Sıradan insana göre sahip oldukları daha uzun erimli öngörü ve bilgileri değerlendirip, fırsata çevirmek için hazırlık çalışmaları yapmaları daha kabul edilebilir.

Ancak çoğu firma bu kapasitede değil. Bu nedenle tüketime dayalı büyüme modeli, ya güzellikle ya da zorla (kuyunun dibinde su kalmayınca) terk edilecek.

Bu durumda dünyadaki siyasi yapı, üretim aracının değişmesi ile tekrar şekillenecek.

Günümüzde yavaş yavaş büyümeye başlayan ekonomik girişmelere ve gelişmelere bakarsak, geleceğin güç sahiplerinin, ne toprak ne de sermaye sahiplerinin değil, "bilgi sahibi" olanların olacağı görülüyor.

Yani bilgi sahibi olmak, bir veya bir kaç konuda en iyi olmak ve bu konudaki bilgi birikimini tekelinde tutmak ön planda olacak.

Burada bilgi sadece kitaplarda yazılan veya teknolojide kullanılan bilgileri değil. Daha çok
bilgi üretme, yönetme  ve bu durumu koruma, geliştirme kapasitesindeki kurumları kast ediyor.
Birey olarak bilginin bu şekilde yönetilmesi ve üretilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, "şirket yönetimleri ve ekipleri" olarak, zamanla da "ekipler ve seçtikleri yönetimler" olarak kendilerini göstereceklerdir.

Ekonomik hayatta bilginin öne çıkması, siyasi hayatı da şekillendirecektir. İnsanların eskiden yöneldiği çeşitli güç odakları çevresinde gruplanmalar zayıflayacaktır.

Yani bildiğimiz anlamda siyasal partiler, ideolojiler, inanç sistemlerinden doğmuş oluşumlar (tarikatlar) zayıflayacaklar. Ancak bu anlık değil, toplum gelişimi ile aşamalı olacak.
(Bu tür yapılar da güçlerini kaybetseler bile, her zaman mevcut durumdan memnun olmayanlardan kendisine taraftar bulacaktır.)

Toplumsal örgütlenme bilişim tabanlı oluşumların etrafında olacaktır.
Örgüt içi yoğun iletişim ve sosyal ağlar, kişilerin bilgisiyle birleşip, örgütlenme içindeki yerlerini belirleyecektir. (Bir bakıma bu tür organizasyonlar, dıştan canlı bir organizma olarak bile algılanabilirler.)
Bu tür sosyal ağ tabanlı organizasyonlarda, herkes belirtilen görüşlere katılıp katılmama özgürlüğüne sahiptir. Üstelik grubun tümüyle bile ters düşse, grubun bir parçası olarak var olmaya devam eder. Ve işleyişine katılır.

Bunun siyasi hayata yansıması ise, ideal demokrasi olmasa da, ona yakın bir konumda olacaktır. 
En azından günümüzdeki demokrasi anlayışına benzemeyeceklerdir. Bildiğimiz politik taraflar kalmayacaktır.
Herkes yapılan işte, kendisini ilgilendiren kısımları kadar yönetime ve karar mekanizmasına katılacaktır. Katılım gösterdiği alanda yetki ve hak sahibi olacaktır.

Bu tür organizasyonlarda, bazı kişiler iletişimin odak noktası olarak gözükse de, esas yönetim, sinir düğümleri gibi, belli noktalarda iletişimi ve paylaşımı üstünde toplayan ekip üyelerinden oluşan "geçici ekipler" üzerinde olacaktır.

Geçici, çünkü topluluğun karşılaştığı farklı bir sorunda, çözüm aşamalarında bu konularda birikimi olan bireyler sinir düğümlerine dönüşecek ve onların oluşturduğu ekipler karar mercii olacaktır.

20 Aralık 2016 Salı

Neler oluyor ? Dünya da, Türkiye de...


Türkiye'de, dünya'da bir şeyler oluyor da, neler olduğunu bir türlü anlayamıyoruz.
Aslında gerçekten anladığımızı iddia etmekte pek mümkün değil.
Televizyonlarda, haberlerden, oturumlardan bir şeyler öğreniyoruz ama bunların arasındaki bağlantıları göremiyoruz. Anlamıyoruz.

Sadece ülkemizde değil, dünya da geleceğe karşı bir belirsizlik ve güvensizlik var. Ülkemizde yaşananlardan dolayı, bunun dozu fazla.

Peki neler oluyor? Bizi ne bekliyor? Ne hazırlık yapmalıyız?

Yaşanan olayların ayrıntılarından uzak kalabilirsek, büyük bir yapısal değişimin eşiğinde olduğunu görebiliriz.

Ne değişiyor? Ekonomik sistemler, politikalar değişiyor?
Ne değişiyor? Üretim araçları değişiyor?
Ne değişiyor? Siyasi yönetim sistemleri değişiyor?
Ne değişiyor? Dünya'nın insanoğlunu besleme kapasitesi değişiyor?
Ne değişiyor? Eski ittifaklar ve çıkar birlikleri değişiyor?

Kısaca, tüm dünya ve içinde yaşayan her şey değişiyor.
Değişimi göremeyen veya doğru okuyamayan herkes, bu değişim çarklarında ezilecek. Peki doğru yönlendirmek mümkün mü? Hayır, değil.
Bu nedenle gücü yetenler, bu değişimi biçimlendirmeye, en azından kendisini ve çıkarlarını güvenceye alacak şekilde önlemler almaya çalışıyor.

Bugün yaşadıklarımız, bunların sonucu...
Eğer kafalarımızı, günlük hayatımızdaki sorunlardan ve çatışmalardan kaldıramazsak, önlem almak için çok geç kalmış olacağız.
Aslında ciddi anlamda da geç kaldık.

Şimdi nelerin değiştiğine bakalım.

Son 60 yıldır, 2nci dünya savaşı sonrası benimsenen ve desteklenen" tüketime dayalı büyüme modeli" öngören ekonomi yapısı, dünya'yı iflasa sürüklemiş durumda.
Gıpta ile baktığımız gelişmiş batı, bu dönemde aşama aşama dünyanın doğal kaynaklarını ve ekonomik imkanlarını kullanarak refah düzeyini artırmış ve sorunlarını (dünyanın kalanına oranla) hafifletmiştir.
Kendi insanına insan hakları ve sosyal refah açısından ideal koşullar oluşturmuştur. Bunun bedelini, uluslararası ticaret kurallarını düzenleyerek gelişmekte olan ülkelerden sağlamıştır.
Elbette kendileri de ciddi ekonomik ve siyasi mücadeleler yaşamışlardır. Kayıpları da olmuştur.
Ama bu bedel palm yağı için, yağmur ormanlarını kaybeden Endonezya ya da balıklarını Avrupalı kedi-köpek maması üreten balıkçılara sattığı için, dengesiz beslenen Afrikalı balıkçılar kadar olmamıştır.
"Paran var ise, güçlüsün", "her şeyin bir parasal bedeli vardır" mantığı ile bilgi teknolojilerindeki avantajları ile üretilmiş yüksek katma değerli, düşük hammaddeli ürünler karşılığında diğer insanların kaynaklarını almışlardır.
Bu aslında kölelikten de, sömürgecilikten de daha ekonomik bir yol olmuştur.

Köle veya sömürge için; besleme, bakım koruma maliyetlerine bile girmeden, emeğinin karşılığını, daha ekonomik yollarla temin etme imkanı sağlamıştır.
Ölmeden yaşayabileceği kadar da desteklemiştir.

(Bugün bir ortalama bir Avrupa'lı, dünya ortalamasından 9 kat, ortalama bir Amerikalı ise 36 kat fazla enerji tüketmektedir.
Avrupa da yıllık çöpe giden besin miktarı, (280 milyon ton civarı), açlık çeken tüm Güney Sahra altı Afrika'nın üretiminden 10 milyon ton civarı daha azdır.)

Fakat dünya'nın gelmiş olduğu bu nokta da, bu refahı sürdürmelerinin imkanı kalmadığı açığa çıkıyor. Çünkü pazarlarına girmek için kendilerini örnek gösterdikleri ülkelerdeki insanlarda aynı yaşamı, refahı istiyor.

Oysa, bu mümkün değil. Hem dünyanın zaten tükenmiş kaynakları ve aşırı zayıflamış kendini yenileme kapasitesi yüzünden, hem de herkes bu refah düzeyinde olursa, ortada artık paylaşacak hiç bir şey kalmayacağından.

Bu nedenle, yeni değerler geliştiriyorlar. Sürdürülebilirlik bu kavramların ilki ve en önemlisi.
Çünkü, nasıl aşırı avlanma sonucu besin kaynakları tamamen yok oluyorsa, bu düzeyde bir tüketim de dünyanın kaynaklarını, geri dönülemez şekilde yok ediyor.

Yani adam göldeki balıkları avlayıp yemiş, yemiş şişmanlamış. Şimdi diğer cılızlarda yemek ve şişmanlaşmak istiyor. Ama göldeki balık sayısı sınırlı. Eğer herkes bu şekilde yerse, göldeki tüm balıklar tükenecek  ve bir sonraki av da kimse yiyecek balık bulamayacak.

Bu yüzden şişman amca dur, sürdürülebilir olalım. Yoksa tamamen aç kalırız! diyor.
Evet, doğru söylüyor ama diğerleri de artık biraz rahatlamak istiyor. Sen yeme o zaman diyorlar. Olmuyor.  Ben niye vazgeçeyim? Diğerleri de vazgeçerse ancak olur diyor? Ama hiç kimse öğününün bir kısmından vazgeçip, diğerlerinden geri kalmak istemiyor.

Dünya çapında Sürdürülebilirlik'te ana sorun bu.

Eğer dünya çapında, bu aşırı tüketimi teşvik eden ekonomi modeli terk edilemez ve yerine yeni bir ekonomik yapı konmazsa, herkes aç kalacak.

Ancak gerek gelişmekte olan ülkeler, gerek ise gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketleri- girişimleri bu tür ekonomik değişime hazır değil.
Ne bankacılık, sigorta sistem, ne hukuk sistemleri, ne üretim modelleri ve araçları, ne örgütlenme yapıları hazır değil.
Sürdürülebilir büyüme, yeşil ekonomi söylemleri ise, bu "hazırlıksızlığın" saklandığı ve mevcut sisteminin biraz makyajlanarak  devam ettirilme arzusunun uzantıları.

Gelişmekte olan ülkeler yıllık ortalama %3-5 aralığında büyüyorlar. Çok geriden başlayanlar için bu oran artıyor. Bu büyüme hızları ile önümüzdeki 30-40 yıl aralığında ancak gelişmiş ülkelerin bugünkü düzeylerine erişecekler.

Bunun iki anlamı var. Dünya ekonomisi şu anki 90 trilyon dolar civarından 300 trilyon dolar civarına çıkacak olması ve enerji ihtiyacının ise daha fazla en az 5 kat artacak olması ilk anlamı.
İkinci anlamı ise her 1000 dolarlık ticaretin, dünya ekolojisine 180 kg karbondioksit (k)atması sonucu, bu kadar tüketim karşısında zaten alarm veren dünya ekolojisinin, çökecek olması.

Gelişmenin ve ilerlemenin, refahın temel kaynağı enerjidir. İnsanlık bugüne kadar bu gelişimini petrol sayesinde sağladı.
Ancak petrol (kolay ulaşılabilir olan)'un 20 yıl civarında ömrü kaldı. Bu yüksek tüketimi  yenilenebilir enerji kaynakları ile doldurmak ise maalesef mümkün değil. Yatırım maliyeti, getirisi ve aciliyeti açılarından ele alınca, doğal gaz ve nükleer santraller ön planda ve öncelikli olacak görünüyor. Doğal gaz rezervleri, dünyanın artan şekliyle enerji ihtiyacını 130 yıl kadar karşılayabilecek düzeyde. Daha da ulaşılmamış yataklar var. Kömüre oranla karbon izi ise defalarca düşük. Nükleer santraller ise uzun ömürlü olmaları ve inşaat haricinde karbon izlerini olmaması nedeniyle cazip bulunuyorlar.
Elbette gelişen teknolojiler sayesinde, yenilenebilir enerji kaynakları ve üretimi artıyor ama bu gelişmekte olan ülkelerin enerji ihtiyacını karşılamaktan çok uzak şimdilik.

Gelişmiş ülkeler aşama aşama, enerji ekonomilerinde bu geçişi yapabiliyorlar. Her sermaye hem de bilgi birikimi açısından bu dönüşüm için gerekli kaynaklara sahipler.

Tabii bu durumda, enerji kaynaklarına sahip olmak önemli.
Ancak gerçekte önemli olan, enerji kaynağına sahip olmak değil. Onun fiyatını kontrol edebilmek ve pazarını koruyabilmek daha önemli.
Siz istediğiniz kadar petrol ya da doğal gaz çıkartın, eğer fiyatı başkaları belirliyorsa, kontrol ondadır.
(Yıllardır; zeytinyağı, fındık, kuru incir, pamuk, kayısı, vb. ürünlerimizde fiyatın uluslararası toptancılarca belirlenmesini ve fiyatların üreticilerimizi ne kadar desteklediğini düşünün.)

Örneğin, güneyimizde ateş var. Suriye ve Irak kaynıyor. Bu ateşin yansımaları da bize en acı şekilde düşüyor.
Neden?
Arap Baharı denilen şey, nasıl tetiklendi?
Her kafadan bir çok ses çıkacaktır ama kimsenin göz önüne almadığı bir başka neden daha var.
2012-13 döneminde küresel çapta yaşanan iklim değişimleri, o yıl buğday ve hububat üretimini olumsuz etkiledi. Gelirinin %5-10 gibi bir kısmını temel gıdaya harcayan ülkelerde bu çok sorun olmadı. ama Kuzey Afrika ülkeleri gibi gelirinin %35-50 arasını temel gıdaya harcayan toplumlarda ciddi sıkıntılara yol açtı.
Çıkan hoşnutsuzluklar, huzursuzluklar bir de toplum içi gruplaşmaların bir şekilde deşilmesi ile olaylar zincirleme başladı.
(Toplumsal sosyal refahın korunması bu yüzden önemli. Eğer devlet sağlayamıyorsa, sivil toplum örgütleriyle toplum kendisi sorunları yumuşatmalı, paylaşmalı.)

Bu olaylar zinciri güneyimize kadar geldi. Peki, Suriye'nin önemi nedir?
Suriye ciddi bir petrol ya da doğalgaz üreticisi değil. Neden bu kadar karışıyor. Gelişmiş ülkelerin her biri neredeyse, bir grubu gayri resmi olarak destekliyor.

AB doğalgazının yaklaşık %40'ını Rusya'dan alıyor. Ve Rusya'nın en büyük müşterisi. Ukrayna krizinde,  Ukrayna Avrupa ya giden doğal gazdan ihtiyacı olanı alıp da, ödeme yapmayınca, Rusya doğalgazı kesmişti. Bütün Avrupa bundan olumsuz etkilenmişti.

Avrupa artık ürün ve satıcı çeşitlendirmesine gitmek istiyor. Rusya önce Türkiye üzerinden, sonra Türkiye'yi dışarıda bırakarak Karadeniz, Bulgaristan üzerinden boru hattı ile doğal gaz satmayı planladı. Ancak AB'de bu sefer bu boru hattının kapasitesinin yarısının ancak kullanılabileceği şeklinde konuyu ele aldı. Kalan kısmını, Azerbaycan, Türkmenistan gibi ülkelerin doğal gazı dolduracaktı. Bu da olmadı. Rusya- Türkiye ile anlaştı ve Türkiye'de Trakya'dan Ege denizine boru hattına karar verildi. Böylece musluk AB üyesi olmayan Türkiye'de olunca, istedikleri yaptırımları ve şartları uygulama imkanları kalmayacaktı.
Bu seferde Rus Uçağının düşürülmesi ise ilişkiler askıya alındı.

Bu arada Avrupa bir yandan da Basra Körfezindeki doğal gaz'a (İran ve Irak) ulaşmak istiyor. Böylece fiyat ve süreklilik konusunda eli rahat olacaktı. Ancak bunu Türkiye ya da güçlü bir Suriye yönetimi üzerinden istemiyor. Daha kontrol edebileceği, yönlendirebileceği küçüklükte, bağımlı siyasi oluşumlar üzerinden yapmak istiyor. Irak zaten parçalanmış ve otonom yapısıyla bu iş için uygundu. Bir tek Suriye uygun değildi ki Arap Baharı rüzgarı oraya da bu şekilde ulaştı.
Eğer Suriye'nin kuzeyi de ayrılırsa ve kuzey Irakla birleşirse, (Şu anki tüm terör örgütlerinin kontrol etmek istediği bölge) Basra körfezinin doğal gazı, Akdeniz'e Türkiye alternatifi bir yolla ulaşabilecekti.
Üstelik bu bölgede Güney Kıbrıs Rum bölgesi ile İsrail arasında kalan deniz zeminindeki zengin doğal gaz yatağının da bu boru hattına bağlanma imkanı olursa, ürün çeşitliliği ve fiyatlandırması, rekabet sayesinde kolaylaşacaktı.
Ondan sonra herhalde Akdeniz zemininden, Yunanistan veya İtalya üzerinden Avrupa'ya bir hat döşenirdi.

Bu durumun farkında olan Rusya ve Türkiye için ise, bu olası botu hattı güzergahının kontrolü hayati önem taşıyor. ( http://uzmanpara.milliyet.com.tr/haber-detay/gundem2/15/62000/62903/ )
Tabii bir de Amerika faktörü var. Dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi olan Amerika da, gelecekte doğal gaz talebine hazırlanıyor.
Boru hattı döşemek maliyetli olsa da (üretici ülkenin sorumluluğunda), doğalgazı sıvılaştırmakta maliyetli. Çok düşük sıcaklıklarda be yüksek basınç altında sıvılaştırılan doğalgazı ise tankerlerle istenilen yere nakletmek hem ekonomik, hem de esnek.

Parasını ödemeyen müşteriye tanker yollamazsın, direk alıcıya yollarsın, ara ülkelere bağımlı olmazsın gibi avantajları da var.
Günümüzde Çin, Rusya ile fiyatta anlaşmadığı için doğal gaz ihtiyacının önemli bir kısmını tankerlerle sağlıyor. Ürün çeşitliliği ve rekabet, fiyat konusunda da daha fazla rahatlık sağlıyor.
(Boru hattında, bir seferlik tesisat maliyetine rağmen, sürekli giderleri ve müşteriye olan bağımlılık da var)
ABD doğalgaz sıvılaştırma tesislerinin inşaatına başlamış durumda. Bir çoğu 2020'li yıllarda hizmete girecek.
Bu nedenle Suriye üzerinden gelecek böyle bir doğal gaz hattı, onunda içinde ekonomik anlamda çok önemli.
Sahip olmasa da en azından kontrol eden(lerden) olmalı...
( http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kibrista-sorunu-cozmek-mi-dogu-akdeniz-gazina-pazar-olmak-mi )

Güneyimizdeki çok uluslu desteklenmiş terörizmin altında da bu yatıyor.

Görünürde, inançlarda ve ideolojilerdeki farklılıklardan çıkan çatışmalar gibi gösterilse de, bu daha çok dünya kamuoyuna ve ülkelerin kendi kamuoylarına durumu yumuşatarak anlatma çabalarının bir sonucu.
Hiç kimse, devlet olarak bizim orada çıkarımız olduğu için oradaki  bazı terörist grupları destekliyor ve diğer ülkelerin desteklediği terörist gruplarla çatışıyoruz.

Dost veya müttefik fark etmez, kendi ulusal çıkarlarımız için orada gizli bir savaş yürütüyoruz, diyemiyorlar. Özellikle de, "insan haklarından" çok sık söz edip, başka devletleri eleştirenler.

Bir sonraki yazı üretimin ve araçlarının değişmesi ile siyasete yansıması hakkında...

22 Eylül 2016 Perşembe

Madem çoğu ülke de ırkçılık yok neden bu kadar ülke ve millet var ?



http://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/21652/

Irkçılık, tribalizm eğilimin bir sonucudur. Yani bir gruba dahil olma ve grup ihtiyaçlarını (dolaylı yoldan kendi) diğer grupların ihtiyaçlarından üstün ve öncelikli tutarak, grubuna (dolayısı ile kendisine) fayda sağlama eğilimidir.



Tabii yukarıdaki kadar karışık bir kavram yerine, basit ve net olanlar seçilir. İnanç, köken, ideoloji, futbol takımından başlayıp, yeşil gözlü 5 dil bilen bombacı meksikalı cücelere karar işi sürdürebiliriz...



Kaynakların adil paylaşılmadığı, (eşit değil, adil ) her ortam da ismi ne olursa  olsun, ırkçılık olur.

Sadece köken ileri sürmek değil, inanç ileri sürmekte ırkçılık türüdür. İdeolojilerde, siyasi parti ya da futbol takımı hooliganlığı da farklı türleridir.



Çünkü bir gruba ait olma, kendini güvende hissetme güdüsü kadar temel ve doğal bir güdüdür.



Burada sorun; bu güdüyü tatmin ederken kullanılan gerekçelerin çıkar çatışmalarına yol açmış olmasıdır. 

Çok büyük ve güçlü gruplar cazip gözükse de birey başına düşen pay azaldığı için, daha küçük ama daha girişken-aktif gruplar cazip gelir.



Aslında yapılan son genetik araştırmalara göre, ırkçılık tamamen benimsenen kültür ve değerlerle alakalı... Yani ırkçılık tamamen kültürel ve sonradan öğrenilen/benimsenen bir durum.

Yoksa insanların hangi ırka ait olduğunu bakarsanız, çok karışmış olduğu ortaya çıkıyor.

http://www.genomturkiye.com/blog/15-turk-musunuz.html

https://onedio.com/haber/dna-larina-gore-irk-testi-yapilan-insanlar-cikan-sonuclar-karsindan-sok-oldular-714806 



Şimdi dünyadaki milliyetçilik ve millet konusuna bakarsak; millet oluşumu ile üretim ve ticaret modellemelerinin etkileşimi olduğunu görüyoruz.



Vergiye ve yağmaya dayalı ekonomik modellerde, imparatorluklar yaygınken, endüstrileşme ile milletlerin oluşumu ön plana çıkıyor. Burada hangi grubun, diğer gruplardan nasıl fayda sağladığı ve hangi yöntemleri takip ettiği, ticarette ne tür yollar izlediği ön plana çıkıyor.



Bu dönemde yüksek çıkar gruplarına karşı, kendilerini korumaya yönelenlerin oluşturduğu toplumlar, birer millet olarak karşımıza çıkıyor.



Bu kadar çok millet olmasının ana nedeni bence bu; Çatışan çıkarlardan dolayı avantaj sağlamak isteyen saldırgan toplumlar ile bunlara karşı korunmak isteyen toplumlar.

Aslında bu durumu mikro düzeylere kadar (aile, sülale, klan, aşiret) indirmek mümkün...



Türk toplumu olarak, bizler balık hafızalı, kısa görüşlü ve dolayısıyla günlük hedefli bir toplumuz. Türk toplumunu oluşturan kültürel alt unsurlara baktığımızda, Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Rum, Yahudi, Süryani, vs. aslında aramızda çok da fark yok. Çoğu değerlerimiz ve bakış açılarımız benzer olduğu için, aynı üst grup altında toplanabilmişiz.



Ancak nüfus artıkça, ekonomik imkanlar daraldıkça, alt gruplar arasında da çıkar çatışmaları çıkıyor. Bu ırkçılık olarak gözükse de, temelinde pastadan daha fazla pay alma kaygısı var.



Anadolu Türkleri, Orta Asya Türklerinden farklı. Orta Asya Türkleri daha homojen ve Türklük tarih bilinci daha yüksek.
Anadolu Türkleri ise sadece genetik olarak değil, kültürel olarak da çok karışık bir toplum.
Çünkü Anadolu'ya gelen 300 bin Türk, 100 yıl içinde 1 milyon 800 bin Anadolu yaşayanı Rum'u (Romalı'dan türemedir, devlet dili Yunanca'dır) bünyesine katmıştır.
Anadolu sadece Yunan kökenli değil, farklı kökenden gelen yüzlerce topluma analık etmiş topraklardır. Bu nedenle çok zengin ve çeşitli kültürel birikimi vardır.
Bundan faydalanamıyor oluşumuz ayrı bir konu…
Özellikle Türk toplumunu, Arap kültürüne yakınlaştırarak bu eksikliği giderme çabaları, ateşe benzin dökmekten başka bir şey değil bence.


Bazıları için bu kadar çeşitlilik olumsuz gözükebilir. Özünü kaybetme, kimliksizleşme gibi…

Ancak eğer saf ırkların oluşumuna bakarsanız, belli koşullara uyum sağlamada başarılı olanların, bu uyum sağlayan genlerini aktarmaları ile oluşduklarını görürsünüz.
Örneğin günümüzdeki 400 köpek türü, 10 bin yılda Kurt'tan türetilirken, doğa yerine insan eliyle seçile seçile bu hale gelmiştir.
Şimdi safkan ırk olarak karşımıza gelen köpekler aslında, Kurt atalarının bazı özellikler üzerinde yoğunlaşılarak türetilmiş, eksik varlıklar.
Yani bu tür bir seçilim, aslında ırkı saflaştırmamış tam tersi uyum yeteneğini azaltarak, zayıflatmıştır.

Aynı şey insanlar içinde geçerli olmalı. Sonuçta biyolojik varlıklarız. Bu nedenle bence, ne kadar çok ırk kaynaşırsa, o kadar sağlıklı ve orijinale yakın ırklar gelişir.

Bunun anlamı şudur. Bu topraklardaki tüm topluluklara ve kültürlere saygı ve sevgi ile yanaşacağız.
Hepsini içinde bulunduğumuz bir toplumun (doğal olarak bizim de)  parçası sayacağız.

Yani "benim, bizim" diyeceğiz.

Bu topluma dışarıdan empoze edilen değerleri ise, elemeli olarak ele almalıyız. Mevcut koşullara uygun olanlardan faydalıları bünyemize katabiliriz.

Çünkü ne kadar şu anki durum hoşumuza gitse de, eğer kendisini yok etmezse, insanlığın kaderinde tekrar özüne dönüş, yani "tek bir dünya toplumu olmak" olmalı.

Ama bu çok uzun bir ekonomik süreç... Tüm gelir ve refah seviyeleri dengelenmeden, nüfus azalıp, kaynak kontrolü sağlanmadan şimdilik imkansız.