ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2021 Cuma

1915 Olayları hk.

 

1915 olayları ve ABD başkanının siyasi açıklamaları malum.
Batı dünyası, malum iki yüzlü yaklaşımları ile Türk insanını da kendileri gibi karanlık bir geçmişe sahip olduğunu iddia etmeye çalışıyor.
Onlar gibi olmadığımızı ve olamayacağımızı, insan olarak tüm eksik ve hatalarımıza rağmen, karanlık bir yüzümüz olmadığını kavrayamıyorlar. İnanmak istemiyorlar.

Ancak bu durumun Türkiye'nin kendi konumunu değerlendirmesi ve gelecekteki pozisyonunu belirlemesi için bir fırsat olarak da görüyorum.

Dünyanın ekonomik geleceği, Doğu'ya kayıyor. Dünya piyasalarını doğunun hammadde ve kaynakları ile üretimi belirlemeye başladı.
Batı dünyası, bu değişimde kontrol ve yönlendirme yeteneğini tehdit altında görüyor.
Bu da yüzlerce yıllık kapitalist birikimle sağlanan sosyal refah ve yaşam standartlarının risk altına girmesi demek.
Nüfusları yaşlı, yüksek teknoloji ve bilgi teknoloji destekleri ile artmış verimlilikleri olmasa, bu durumlarını daha ne kadar koruyabilecekler? Belirsiz.

Türkiye bunu öncelikle ekonomik bir savaş olarak görmeli.
Batı ülkelerinin tarihi gerçekleri saptıran bu tutumları, bağlaşıklarına olan yükümlülüklerini de zayıflatıyor.
Türkiye'nin değişen dünya ekonomisi içinde kendi konumunu saptaması ve bağımsız politika üretmesi içinde bir bahane sağlıyor.

Ancak önce bu asılsız propaganda ile devlet eliyle ve devlet desteği ile güçlenmiş Sivil Toplum Örgütleri ile mücadele etmek gerekiyor.

Mücadele alanı da, zaten ön yargılarını pekiştirmiş batı toplumları içinde olmamalı başlangıçta...

Onu yerine, bu konuda Türkiye'nin gelecekte ticari ve askeri partnerleri olabilecek, ikili ilişkiler kurduğu toplumlar ve batı nüfuzunun zayıf olduğu çok uluslu alanlar olmalı.

Bu konuda tarihçilerin bağımsız çalışmalarını destekleyecek şekilde hareket edilmeli.
Mesela Güney Doğu Asya, Orta Asya, Güney Amerika ve Afrika devletlerinde bu konuda akademik çalışmalar yapılmalı.
Sempozyumlar, konferanslar, bu ülkelerin dillerine çevrilmiş romanlar, hikayeler ile konu işlenmeli.
Çünkü bizim ana sorunumuz haklı olduğumuzu, suçlayanlara anlatmaya çalışırken, konu ile alakası olmayan zihinlerin zehirlenmesine de seyirci kalmamız.
Toplumsal bakış açısı bir kaç kuşakta şekillenir ve geri döndürmek çok zordur.
Batı ile bu konuda hesaplaşma ayrıca onların kendi ortamlarında ve kendi hukuk alanlarında yapmalı. Mesela, şahıs veya dernek olarak açılan karşı davalarla ???
Birinci dünya savaşında zarar gören insanlarımızın ardılarının, Ermenistan'a ve Ermeni çetelere destek veren devletlere niye kişisel tazminat davaları açmadığı da ayrı bir konu?
Bu konu üzerinde çalışılmalı. AİHM başta olmak üzere bir çok uluslararası arenada davalar açılmalı.
Kişi ve sivil örgütlerin bu konuda çalışma yapması daha mantıklı geliyor.

İşin sonucunda olan şey, bence şudur.
Batı; ucuz hammadde, mamul ürün, doğalgaz ve işgücü istiyor. bir yandan da kendisini dış etkilere ve baskılara karşı koruyacak, ekonomik birlikler, hukuki ve ticari duvarlar kuruyor.

Kuralları kim belirlerse, güç onun kontrolündedir.

22 Mart 2021 Pazartesi

Yeni Dönem de Ekonomi

Her dönemin ekonomik yapısını da siyasal yönetim yapısını da üretim tipi belirler.

Avcılık, Tarım ve Endüstriyel üretim dönemleri kendilerine has ekonomik yapıları ve siyasal iktidarları oluşturdu.
endüstriyel dönemin uzantısı olan Kapitale dayalı üretim tarzı da artık döneminin sonunda...
Günümüzde "bilgiye dayalı üretim" modelleri gelişiyor. elbette deneme- yanılma ve toplum şartlarına göre farklı modeller gelişecek, gelişiyor ama temelde bilgiye dayalı üretim hakimiyeti artıyor.

Siz şimdi kalkmış kapitalist sistemlerin son modelerinden Keynesçi ekonominin kalıntılarını ele alıyorsunuz.



Artık büyümeye dayalı ekonomik model sorgulanmalı. Yüksek tüketim, yüksek üretimi getirmiyor. Ülkeler ekonomilerini GSMH üzerinden değerlendiriyor ama esasen net GSMH üzerinden ele almak lazım.
Yüksek büyüme aynı zamanda yüksek tüketime işaret ve bu tüketimin çoğu da yurt dışından tedarikle oluyor.
Net sonuca baktığınızda, ülkenin büyümek için ihtiyaç duyduğu artık değer miktarı çok düşük kalıyor. Yani kısaca rakamlar aldatıcı. Politik.

Net GSMH'nın ana kaynağı günümüzde "bilgi üretimi"dir.

O yüzden bu diyagramlar veya rakamlar hiç bir şey ifade etmiyor. Eski ekonomiler ve değerleri öldü veya ölüyor.

Bilgi üretimi için düşünen ve sorgulayan insana gerek var. Düşünce çeşitliliği ve farlı bakış açıları ile çözüm üretebilme kapasitesinin desteklenmesi için düşünce için özgür ortamlar lazım.
Bunu desteklemek ve geliştirmek için sanat, edebiyat desteklenmeli...
Oysa bunun ayrıca siyasal sonuç ve bedelleri var. İktidarlar için de bu istenen bir birikim değil.
Sonuç Covid bu konu da onlara kurtarıcı bile oldu. Bu yüzden daha uzun süre bizler Covid ile de yaşayacağız gibi gözüküyor.

14 Ekim 2019 Pazartesi

Savaş Hakkında


Savaş, insanın insanı silahlı ve organize olarak, planlı öldürme eylemidir.

Ancak her savaş, silahla yapılmaz. Bazıları, çok daha farklı teknikler ve araçlar kullanır.

Ülkemizin de içinde bulunduğu bir grup ülke yıllardır bu gizli yürütülen savaşın etkilerine maruz kalıyor.

İnsanlık tarihine bakarsanız, savaşsız geçen bir yıl bir olmamış.
Hoşlansakta, hoşlanmasakta insanoğlunun içinde var, çatışmak ve yok etmek.

Medeniyet, kültür temsilcisi olduğunu iddia edenler ki batı dünyası, var olan bilgi, kültür ve teknolojilerini yüzyıllarca sömürdükleri diğer toplumların kaynaklarından sağladılar.

Günümüzde dünya üzerinde 2 tür toplum kaldı.
Bir tanesi, yaşamak için çalışmak, karnını doyurmak ve yarın da çalışabilmekten başka bir şey ummayan insanlar toplulukları.

Kişisel gelişimleri için gelirlerinden pay ayıramayan, günlük TV dizileri ve yarışmaları ile zihinleri uyuşturulan, sosyal medya alanı ile kendisini özgür birey hisseden insanlar.

Sayıca çoğunluğu oluşturuyorlar ve üretim bunların iş gücüne dayalı.
Kendileri için bulamadıkları hayatı, çocuklarına sağlamak için uğraşıyorlar.
Tüketimleri, bir sonraki gün yaşayıp çalışmalarına yetecek düzeyde...
Durumlarına isyan etmeye, sorgulamaya bile ne fiziksel, ne de zihinsel mecali kalmayan grup bunlar.

Diğeri ise temel ihtiyaçlarının üstünde gelire sahip olan ve bu gelir ile kendisine zaman satın alabilen gruplar. Bunlar eğitime, kültürel gelişime, estetik değerlerin yükselişine ve bu şekilde yeni bilimsel bakışlarla bilimin gelişimine kaynak ayırabilen gruplar.

Sosyal refahlarının önemli bir kısmı, geçmişteki sömürgelerinden aktarılan kaynaklarla temel bulmuş birikimlere ve bu birikimlerin üstüne inşa edilmiş medeniyetlerine borçlular.

Bunlar için diğer grup; eti, sütü, postu, yünü  için beslenen bir koyun sürüsünden farklı ve daha değerli değiller.
Kendi kültürel değer yargıları, insan hakları, eşitlik, barış vb kavramlar bile sadece kendileri ve kendileri gibi olanlar arasında geçerli kavram. Üçüncü ülkelere gelince işler, bu söylemler lafta kalıyor.

Bu toplumlar, sahip oldukları birikimler ile hala diğer toplumlara karşı gizli sömürgeci savaşlarını sürdürüyorlar.

Evet, hala savaş içindeler ama kullandıkları araçlar farklı sadece... Yaşam şekillerini, kültürlerini empoze edip, kendilerine tüketici pazarını genişletiyorlar.
Bu toplum içindeki görüş ve inanç farklıklarını körükleyerek, taraf tutarak, aralarında çözmeleri gereken sorunlara müdahil oluyorlar.
Böylece, silah sanayilerine yeni müşterileri ayakta tutuyorlar.

Kendi yaşam alanlarındaki atıkları, çöpleri ihraç ederek, bu ülkelere kirliliklerini ve çevre sorunlarını yolluyorlar. Çevre maliyetini tüm bu toplum üzerine yüklüyorlar.

Bunları yaparken de evrensel değerleri slogan olarak kullanmaktan da geri durmuyorlar.

Eğer insanlığa ışık getirdiğini, medeniyet timsali olduklarını iddia eden bu toplumların sebep olduğu zararlara bakarsak, dünyanın kaymağını tükettiklerini ve bu durumu korumak için çabaladıklarını görüyoruz.

Diğer toplumların sadece doğal kaynaklarını değil, beyin gücünü, sanat dehalarını da kendilerinde topluyorlar. Bu yüzden, sömürülen bu ülkelerde sanat ve bilim de daha yavaş gelişiyor.
Oysa, sanat olmadan, bilim, bilim olmadan da ülkelerin ekonomisi güçlenemez.

Son olarak ülkemizin içine çekilen güneyimizdeki kaynaşma alanı bile, bu ülkelerin ulaşmak istediği bir doğal kaynak üzerine kurgulanmış...

Dünyanın enerji geleceği, doğal gaz üzerine gelişiyor. Enerji, her ülkenin, toplumun gerek büyümek gerek ise durumunu korumak için vazgeçemeyeceği bir kaynak.

Gelişmekte olan ülkelerin her yıl enerji ihtiyacı her %10'luk nüfus artışına ve %5'lik büyüme oranına göre 8-12 kat artıyor.
Yani, ülkeler geliştikçe, nüfusları artıkça enerji ihtiyaçları geometrik oranlarda artıyor.

Dünya da hali hazırda petrolün yerini alabilecek tek bir enerji kaynağı var.
Doğal Gaz.
En büyük rezervler ise, Rusya, ABD ve Basra Körfezi (Irak-İran) kontrolünde. Başka ciddi rezervler var ama...

En büyük doğalgaz tüketicileri ise AB, Çin, ABD...
Gelişmekte olan ülkelerde de ihtiyaç artıyor üstelik.

Rusya- Ukrayna krizi, Sovyetler döneminde döşenmiş boru hatlarından AB'ye giden doğalgazın, Ukrayna tarafından kullanılması ve parasının ödenmemesi sonucu olmuştu. Rusya doğal gazı çekince, AB o kış titremişti.

Özellikle lokomotif Almanya bu durumdan ve bağımlılıktan çok rahatsız oldu.
Hemen ürün ve satıcı çeşitlendirmesine yöneldiler. Çünkü Rus doğalgazına bağımlılık stratejik bir zayıflık idi.

Sürdürülebilir, güneş ve rüzgar enerjisi teknolojilerinin gelişiminden başka terk ettiği atom santralleri (Fukuşima'dan sonraki kamu oyu baskısı ile) yerini kömürlü (kolayca doğal gaza çevrilebilir) termik santrallere ağırlık vermeye başladı.

AB (Almanya) özellikle kuzey Afrika ülkelerinden de (en çok umut vaat eden Mısır açıklarında idi ama Mısır'ın ihtiyacına ancak yeteceği anlaşıldı sonradan)  sıvılaştırılmış doğal gaz alımı ile ürünü ve satıcıyı çeşitlendirip, Rus doğal gazına bağımlılığını %40'lara kadar düşürebildi.
Ama bu artan (özellikle inovatif teknoloji ile Avrupa lokomotifi görevi yüklenen Almanya'nın) enerji ihtiyacını karşılamayacaktı.

Sonuç olarak AB'nin kendisine alternatif doğal gaz kaynakları ve bulması gerekiyor. Fransa, nükleer santrallerden vazgeçmiyor.

Bu arada Rusya'nın Sibirya da iki kuyusu var. Bir tanesi AB ve çevre ülkelere doğalgaz verirken, diğeri bekliyor. Çin bu ikinci kuyudan doğal gaz istiyor. Ancak bu sefer farklı kuyudan olacağı için Çin'in pazarlık imkanı daha geniş olacak. Rusya ise AB'ye verdiği kuyudan vermek istiyor. Böylece fiyat kontrol altına alınacak. Çin'e pahallı geliyor.

Çin bu sefer Ortadoğu'dan sıvılaştırılmış doğalgaz alımı ile bu ihtiyacını kapatmaya çalışıyor. Tabii yetmediği içinde nükleer santral, yenilenebilir enerji sistemleri ve her türlü başka yöntemle enerji bağımlılığını kontrol etmeye çalışıyor.
Çin İran'dan da doğal gaz almak istiyor. Özellikle boru hattı ile bu, süreklilik ve ekonomik bağımlılık demek. Oysa Afganistan'da yıllardır bitmeyen kargaşa ve kontrolsüzlük, İran doğal gazının, Çin ve Hint pazarına ulaşmasını kısıtlıyor.

ABD ise bu arada boş durmuyor. 2010'lu yıllardan itibaren petrol-enerji şirketleri harıl harıl doğalgaz sıvılaştırma tesisleri inşa ediyorlar. Planlama da 2020'li yıllarda, Çin, Avustralya, AB bu gazın müşterisi olacak. Çünkü deniz altından boru hattı döşemek ve bakımını yapmak kolay ve ekonomik değil. ABD şimdiye kadar ürettiğini iç tüketimde kullanıyordu.

AB bir ara Rusya ile Karadeniz altından (Baltık Denizinden direk Almanya'ya ulaşan hattın bitiminden sonra) Bulgaristan üzerinden doğalgaz boru hattı gündeme geliyor. Ancak AB Bulgaristan'a giriş fiyatı (AB üyesi olduğu için) ve bütün boru döşeme  maliyeti Rusya karşıladığı halde, aynı hattan Azerbaycan ve Türkmenistan (satıcı farklılığı ile fiyat-pazarlık avantajı, doğal gaz sürekliliği) gazı ısrarı ile bu hattan vazgeçiliyor.

Türkiye üzerinden hat düşünülüyor, AB üyesi olmadığı için fiyat kontrolü olacak. Ama Suriye de düşürülen uçak olayı bunu geciktiriyor.
Sonunda bu bağlamda Türkiye' Rusya'nın Akdeniz'e açılan doğal musluğu olarak anlaşıyorlar. Sıvılaştırılmış doğal gaz tesislerine olan ihtiyacımız ise bundan. Tüm Akdeniz'in musluğu olmak için.
https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/baris-pinari-harekatinda-dorduncu-gun-5385028/

Fakat bu süreçte, AB ve ABD başka alternatiflerinde eldesi ve kontrolü çabasında. Özellikle Basra Körfezi doğal gazının boru hattı ile Akdeniz'e ulaşması çok cazip bir hale geliyor.
Çünkü yakınlarda AB üyesi Güney Kıbrıs  Rum kesimi var. Buraya gelen borunun maliyeti ve doğal gaz fiyatı düşük olacak. Üstelik Doğu Akdeniz havzasından da İsrail-G.Kıbrıs Rum ortaklığı ile ek gaz alabilirlerse, boru hattının güvenliğini de İsrail üzerine yüklemiş olacaklar.

Fakat tek ihtiyaçları, Basra körfezinden Akdeniz'e ulaşacak boru hattının güzergahı ve güvenliği kalıyor.
Bu amaçla önce yapay bir terör örgütü ile bölgeyi insansızlaştırıyorlar. Adından bu yapay güce karşı hareket ederek, bölgeye istihkamlarını kuruyorlar. Ve adım adım yeni bir devlet oluşumuna yöneliyorlar.
Bu kurulacak yeni devlet Batı'ya hem ekonomik, hem siyaset olarak bağımlı olmalı. Çevre ülkelerle sorunlu olmalı.
Böylece bölgede bir Kürt devleti oluşumuna doğru yönlendirmeye çalışıyorlar.

AB özellikle Almanya ve Fransa bu yüzden bu bölgede çok geziniyor. İngiltere ise İsrail ve ABD üzerinden hareket ediyor. ABD ise hem kendi satacağı ürünler için, hem dünya doğal gaz piyasasını kontrol için, bu bölgeden vazgeçemiyor.

Şimdi Türkiye'nin düzenlediği bu harekat, bu uydu devletin kuruluş amacını tamamen bitirmek ve kontrol etmek üzerine...

24 Eylül 2017 Pazar

Dünya Çapında Barış Mümkün mü?



Maalesef dünya çapında bir barış ortamı imkansız gözüküyor. Çünkü insanlık nüfusu 9 milyara dayanırken, doğal kaynaklar 1950'lerdeki miktarın yarısına düşmüş durumda.

İnsanlık, dünya'nın tükenen doğal kaynaklarını yenileyebilmesi için her yıl, gelecek yıllardan daha fazla borç alıyor. Bir bakıma, torunlarımızdan alınmış kredilerle insanlık yaşıyor.

Aynı şekilde insanlar, kendi gelecek yıllarının üretimlerine borçlanarak, özendikleri Batı tipi tüketim toplumu olma yolundalar.
Bankacılık  kredi sistemi, bireyin kendi geleceğini ipoteklemesi üzerine kurulmuş durumda. (Geçmişin bireysel kölelik anlayışının yerini alan modern zihinsel ve üretimsel kölelik …)
Diğer yandan mevcut "liberal demokrasiye dayalı kapitalist ekonomik sistemde" çöküyor. Bu gelir dağılımında eşitsizliklerin artışı,  insanların, gelecekten endişe duyarak daha kapalı toplum yapılarına yönelmesine neden oluyor.

Günümüzde 40-50 yıl veya daha eski dönemlerdeki siyasi, ekonomik ve toplumsal yapıları özleyenler, arayanlar artıyor.
Siyaset kurumları da, toplumlardaki bu endişeyi kullanarak, daha güçlü, birleşmiş, dışa kapalı toplum modelleri vaatleri ile eski şanlı günlerin sözlerini veriyorlar.

Avrupa toplumları, bu konuda önde gidecek gibi gözüküyor. Mevcut sosyal refahlarını ve zenginliklerini borçlu oldukları; geçmiş 500 yılda sağladıkları üçüncü dünya ülkelerinden gelen göçler ve ekonomik durgunluk, bu korunma  güdülerini artırıyor.
Bir yandan sadece zihinsel ve duygusal değil, ayrıca fiziksel bariyerlerle, gelen göçleri engellemeyi düşünenlerin sayısı artıyor.

Mesela bu dönemde ihtiyaç duyacakları doğal gaz kaynaklarını hem çeşitlendirmek hem de ucuza mal etmek için, müdahil oldukları Ortadoğu'dan gelen göçmenlere karşı olan tutumları, bu eğilimlerini daha da güçlendiriyor.
İngiltere’de Brexit oylaması, İspanya’da Katalan bölgesi referandumu bu yeni eğilimin ilk ayak sesleri…

Ekonomik küreselleşmenin getirdiği karşılıklı bağımlılık, ulus devletlerin çok uluslu şirketler karşısında piyasadan çekilip, sosyal devlet anlayışının zayıflaması, hep toplumsal dinamikleri ateşleyen ve  kendileri dışındakileri "onlar" şeklinde tanımlamalarına yol açan yaklaşımlar geliştiriyor.

Üstelik sadece küresel değil, ulusal çapta bile kültürel, dini, etnik gruplaşmalar iç paylaşım kavgalarının da sinyalini veriyor.
Ülkeler içindeki kamplaşmalar da artıyor. Üretime katkısı sınırlı olan ya da hiç olmayanların, üretici olanlar üzerindeki baskısı artıkça, üretmeyenlerin oy çoğunluğu ile üretenlerin gelirleri üzerinden vergilerle gelir paylaşımları da bu iç kamplaşmaları körüklüyor.
Emekli veya çalışan vatandaşların sosyal refahını yükseltecek, yatırımların ekonomik kaynakları, gün geçtikçe daha fazla işsizlerin, çok çocuklu ailelerin, göçmenlerin ya da mültecilerin temel yaşamsal ihtiyaçlarına  kullanılıyor.

Aynı ortamda ,sosyal refah devleti anlayışının aşamalı olarak zayıflatılması, devletin toplumsal dengeleri gözetme ve  sürdürme gücünü de zayıflatmış durumda. Devlet, daha çok iç ve dış güvenlik politikalarından sorumlu bir konuma gerilemiş ve iç piyasaya sınırlı müdahale eder ve yönlendirir hale getirilmiş durumda.

Böyle bir ortamda insanların içinde bulundukları çıkmazlardan ve belirsizliklerden kurtulmak için, popülist ve milliyetçi politikacılara yönelmeleri ve onların liderlikleri altında toplanmaları da doğal bir olgu haline dönüşüyor.

Bu liderlerin ise, onları destekleyenlerden aldıkları güce dayanarak, toplumlarına güzel ve refah günleri vaat ederek, kavgacı ve uzlaşmaz devlet politikalarını geliştirmeleri de mümkün gözüküyor.

Günümüzde mevcut  demokratik siyasal sistemler,  toplumların ekonomik gücünü oluşturan üretici eğitimli orta sınıfı temsil etmekten gittikçe uzaklaşıyorlar. (Eskinin fabrika üretimine uygun düşük eğitimli işçi sınıfının yerini ve çoğunluğunu, iyi veya yüksek eğitimli orta sınıf almış durumda. Bu yüzden, eski işçi sınıfını temsil eden ve iktidarlar üzerinde sosyal politikalar konusunda baskı gücü oluşturan sendika ve benzeri örgütlenmelerde ciddi bir yaptırım gücü kaybetmiş durumda…)
Özellikle kredi sistemiyle desteklenmiş tüketim modelleri sonucu, insanlar bir ev ya da araba için gelecek 5-10 yıldaki ekonomik kazançlarını ipotek altına sokup, paranın-sermayenin belli ekonomik güç odaklarında toplanmasına da destek oluyorlar.
Bu yolla üretici orta sınıflar, gelirlerinin önemli bir kısmını zengin üst sınıfa aktarıyorlar. Gelir dağılımı adaletsizleşiyor ve milyoner sayısı artıyor.

Oy çoğunluğu ile seçilen iktidarlarda, bu borçlu sınıf yerine ekonomik kaynakları ellerinde toplamış güç odaklarının daha fazla etkisinde ve telkininde kalıyorlar.
Bu durumda alınan çoğu ulusal karar, daha çok uluslararası ya da ulusal ekonomik otoriteleri ve ihtiyaçlarını temsil ediyor.

(Meclislerde kendisinin ve düşüncesinin temsil edilmediğini düşünen vatandaş sayısı hızla artıyor. Bunun en güzel kanıtlarından biri de, "siyasetçi olmanın" bir meslek haline dönüşmesi ve vatandaşı temsil etme gücünün, ekonomik olarak güçlü birey ve ailelerin ellerinde toplanması. Bu gün herhangi bir seçime aday olarak katılmanın ekonomik maliyetini, çoğu sıradan vatandaş kaldıramaz hale geldi.)
Bu durum sadece gelişmekte olan değil, neredeyse dünya çapında ve yaygınlaşıyor.
Özellikle silah ve petrol-gaz üreticisi şirketler, lobi çalışmaları ile ulus devletler üzerinden çeşitli bölgelerde; pazar ve üretim kaynaklarını kontrol etmek için mücadele ediyorlar.

Bu nedenle ülkeler ve ülke liderleri arasındaki çatışmalar, restleşmeler gittikçe sertleşiyor. Amerika'daki seçim sonuçlarından, Avrupa'daki bir çok sağcı, milliyetçi cephelerin gittikçe güçlenmesi buna işaret.
Çünkü paylaşılacak kaynaklar azalmış ama paylaşmak isteyen kişi sayısı çok çoğalmış durumda...(Kimi devletlerde, toplumlarından feda edilebilecekler ile korunacaklar arasındaki farkları belirleme, dolaylı yoldan bile başlamış olabilir.)
Sosyal devlet anlayışının, iş güvencelerinin zayıflaması, eğitim ve sağlık gibi toplumu direk ilgilendiren kurumların özelleşmesinin artması buna bir işaret olarak da yorumlanabilir.
Üretmeyen, üretimde olmayana; daha az korumacılık ve destek verilirken, bunların devlet politikalarına ve uygulamalarına bağımlılığı da artırılıyor.

Ülkeler kendi içlerinde bu kadar kaynarken, uluslar arası ortamda ise iktidarların ulusal politikaları, uluslararası şirketlerin pazar ve kaynak paylaşımlarıyla biçimlendirilirken, üstelik daralan imkan ve azalan kaynaklarla bu paylaşım kavgası kızışırken, tüm dünyayı saracak evresel bir barış dönemi ummak, büyük bir hayal olur.

Çözülmesi gereken ulusal ve uluslar arası, birbirine bağımlı ve destekleyen çok problem var. Her problemin çözümü, yeni ve başka bir problemi doğuruyor. Ya da eski bir taneyi güçlendiriyor.
Bu problemleri aşmak için, Gordion düğümünü çözmek gerekecek.

Tabi gelecekteki savaşlar geçmiştekinden farklı ortam ve araçlarla da olacak, geçmişteki konvansiyonel (tank, top, asker ağırlıklı silahlı kuvvetler) orduların yerini, daha küçük, mobilitesi yüksek veya kiralık ordular almış durumda.

(Meclislerde temsil edilmediklerini düşünenlerin, ulusal politikalara olan desteği de azalıyor.)

Bu kiralık ordular genelde, bir başka ülkenin terörist gruplarından oluşuyor-oluşacak. Hatta bu amaca uygun bölgesel örgüt yok ise, uluslar arası insan kaynaklarından belirlenen amaca hizmet edecek ideolojiye yatkın insanlardan terör grupları bile kurulacak.

Mesela son dönemlerde kurulan Işid;  hem Islam algısına büyük zarar verirken, hem de gelecekte Akdeniz’e ulaşacak doğalgaz boru hatlarını kontrol edecek ve koruyacak ama küçük ve komşu ülkelerle kavgalı olduğu için, müşterilerine siyasi ve ekonomik olarak bağımlı kalacak bir devlet oluşumu için Kuzey Irak ve Kuzey Suriye bölgesini büyük çapta temizlemiş ve bu devletin kuruluşu için hazırlamıştır.
(Bu çalışma nereden bakılsa, 20 yıllık bir proje ürünü gibi gözüküyor.  Dünyanın başka ekonomik kaynak noktalarında da benzer projelerin uygulama da olması muhtemel.)
Bir bölge durulunca, taşlar oturunca başka bir bölgede yeni sorunlar patlak verecek gibi geliyor.
Bu nedenle liberal ekonomik sistem ve araçları insanlık tarafından terk edilmedikçe, dünya çapında bir barış ihtimali gözükmüyor. Bölgesel barış ve durgunluklar da, aldatıcı… Kalıcı değiller.                                              


-----------------------------------------------------------------------
Is a global state of peace possible?


Unfortunately, a global state of peace seems impossible. Because humanity is being based on 9 billion people,but on the contrary the natural resources have fallen in half of the 1950s.

Every year, the Humanity borrows more from the coming years to renew the world's exhausted natural resources. Humanity lives on loans that we receive them from our grandchildren.Likewise, people owe their own future productions to supply their interests become Western-type consumer society.
The banking credit system is based on mortgaging the individual's own future. (This is modern mental and productive slavery system...)
On the other hand, the current "liberal democracy-based capitalist economic system" collapses. This leads to an increase in inequalities in income distribution and is causing people more anxious who is concerned about the future and their societies have been turning into more closed society structures.
Nowadays, the number of people in societies  who are seeking political, economic and social structures of the past of 40-50 years or more, are increasing.

The Political Institutions, Parties have been using this anxiety in their societies by making promises of old glorious days as stronger, united and closed-protected community models.
European societies seem to be ahead in this regard. Economic stagnation  and  migrations from third world countries, which they have provided  their existing social welfare and wealth for the past 500 years, are causing to increase their preservation instincts.

The number of people is increasing not only mental and emotional, but also with physical barriers  who think that they have to be prevented these immigration's.
For example, their attitudes towards immigrants and refugees from the Middle East and Africa are strengthening as trends. Contrary to this, where they are involving with their territories in order to get cheaper the natural gas from diversified resources for their next closed and preserved periods. (Brexit in Britain, Catalan territory referendum in Spain are the some first footsteps of this new trend ...)
The economically interdependence of the globalization are developing approaches which one is that the national states are withdrawing from the market control against multinational companies. And the other one is that the societies are developing  approaches as “we and they-outsiders”  inside them, by weakening  welfare of the social state.This ignites social dynamics of these nations.

Moreover, this are also signalling  internal sharing quarrels not only global but also national, cultural, religious, ethnic groupings.So, the polarization are also increasing in the countries.

For example, the economic pressure of non or limited producers are increasing  on the producers of  nations. They get this power by the majority based vote power and public pressure.

As a result, the economic sources which have to be  are used to raise social welfare of retired or working citizens, are used for  the essential vital needs of migrants,  refugees, unemployed or the many children of their families.
At the same time, the attenuation of the social welfare state has also weakened the state's ability to maintain social balances.

The state has declined to a position mainly responsible for internal and external security policies while the ability to intervene to markets are diminishing.
In such an environment, it is becoming a natural phenomenon for people who are  gatherings under populist and nationalist politician leaders to get rid of the tribulations and uncertainties.

It is also possible for these leaders, who may develop their fighting and uncompromising state policies by promising good and prosperous days for their communities as  supported by the majority of votes.
Present democratic political systems are increasingly moving away from representing the producer-educated middle class, which constitutes the economic power of societies.
(Instead of older has majority of the low-educated working class who are suitable for factory production in,  a good or highly educated middle class  taken the place of them.
Thus  unions and similar organizations representing these former working classes had lost  a serious sanction and imposing pressure on social policies on the power.)

Especially, as a result of the consumption models supported by the credit system, The people are getting in dep by mortgaging their next 5 or 10 years of work productions for a car, or home or etc...  This system is helping to collect the money-capital in certain economic powers and centers.
In this way, the producer middle class transfers a significant portion of their income to the rich upper class. Income distribution is becoming unfair and the number of millionaires are increasing.
The elected governments by the majority of votes  are being strongly influenced by the Spoolers of economic resources in their hands instead of this debtors.
In this case, most national taken decisions  are more representative of international or national economic authorities and their needs.
(The number of citizens who think that he or she is not represented in the Assemblies are increasing rapidly after elections. One of the best proofs of this is that "becoming a politician" becomes more professional.And the power of representing citizens are accumulate at the reign of economically powerful individuals or families.Today, the economic cost of joining an election as candidate has become untenable for most ordinary citizens. )
This is not just only developing countries, it is spreading almost world-wide.

Particularly Arms and Oil-gas producing companies are struggling to control market and production resources in various regions through lobbying and nation states.For this reason, the conflicts between the countries and their leaders are getting harder and harder.

This conclusion can be made from empowering the rightist and nationalist fronts in Europe and from  the last elections in America.
Because the resources which have to be shared by community, have been diminishing, however the number of people who want to share these resources has been multiplying so much ...
The weakening of job security, down warding public health and education services, social security tools and privatization of these  institutions  can be  interpreted as an indication for the lowering the understanding of the social state. Also as a preserving these vote fields, non or less producers while less protecting, increased their dependence on government policies and practices by public projects. This means more burden taxes on pay rollers.

It is a great dream hoping a global peace that will encompass the whole world, while the countries are so boiling in their societies and the international corporations are struggling for diminished resources to keep their markets by shaping international politics.

There are many national and international problems which are interdependent and supporting to each other that need to be resolved.
The solution of every problem creates  new problem. Or it strengthens the old one.To overcome these problems, the humanity have to solve the Gordion knot.
Of course, future wars will take place with different environments and tools than before. Smaller, higher mobility and fire power or hired armies taking over the conventional (more soldier, tank, ball, military) armies of the past.
Those who think they are not represented in parliaments are also getting less support to national politics.

These hired armies will usually be made up of terrorist groups of another country.Even if there is no suitable regional organization for this purpose, even terrorist groups may be established among people who are ideologically prone to serve for the purpose determined by international human resources. .
For example, Ishid-ISIS has largely cleared to prepare northern Iraq and the Syrian territory for the formation of a new small state that will be politically and economically dependent on its customers because of conflicts with former owners-new neighbours.
This new state will control and protects natural gas pipelines that will reach the Mediterranean in the future.
(From the point of view of this work, it seems to be a project product of 20 years. It is likely that similar projects may also be implemented at other economic resource points of the world.)
When a region is slacken, new problems are likely to break out in another region.

For this reason, I think, there is no world-wide possibility of peace unless the liberal economic system and tools are abandoned by humanity.
Regional peace and stagnation are also deceptive They are not permanent.

12 Şubat 2017 Pazar

Bilimsel olarak bakıldığında Türkiye'nin başkanlık sistemine geçmesi mantıklı mı?

 
     Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017  https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/27566/


    Sosyo Ekonomik Sorular:
    1) Ülkemizin ekonomik durumu son 15 yıldır iyiye mi gitti?
    2) Toplumumuzun sosyal refah seviyesi son 15 yıldır daha iyiye mi gitti?
    3) Kendi geleceğinizi güvence altında hissediyor musunuz?
    4) Çocuklarınızın geleceği için daha iyi bir ülke olacağına inanıyor musunuz?
    5) Toplumsal barış ve bütünleşme, hoşgörü seviyesinde artış var mı ?
    6) Mevcut siyasi yönetimdeki politikacıların her şeyi,millet ve vatan sevgisiyle (menfaatine) yaptığını düşünüyor musunuz-hissediyor musunuz?
    7) Bu ülkenin son 15 yıldır ekiplerce çözülememiş ve karmaşıklaşmış sorunlarının, bir kişinin takdir ve karar yetkisiyle çözülebileceğini düşünüyor musunuz?
    Bu sorulara vereceğiniz cevaplara göre mantıklı olup olmadığına karar verebilirsiniz...Çünkü herkesin kendisine göre bir mantığı var. Soruları geliştirebilirsiniz de.
    
    Diğer yandan dünya toplumlarına bakınca, demokrasinin yetersiz kaldığı ülkelerde tek adam psikolojisinin ön plana çıktığını görüyoruz.
    Bunun bir kaç nedeni var.
    İlki geçmişteki tek adamların- liderlerin dönemine bakarsak, bunların döneminde dünyanın hala bakir, kaynakların bol ve sorunların kaynak paylaşımından çıkan kavgalardan oluştuğu bir dönem olduğunu görüyoruz. Toprağa dayalı üretim ve bunların siyasi sistemi monarşik yapıların yerlerini, ekonomisi endüstri tabanlı toplumların ve bunların parlementer sistemlerinin aldığını görüyoruz. Belki "kral" gitmiş ve yerine değiştirilebilen birileri gelmiş ama iktidar sahipleri dolaylı yoldan kralların gücüne sahip.
    Bu dönem sosyal refahın artışta olduğu, kazanılan mücadelelerle daha da arttığı dönemler.
    Yani geleceğe umutla bakıldığı dönemler. İnsanlar doğal olarak bu dönemleri güzel ve çekici olarak buluyorlar.
    Oysa günümüzde, bırakın artık paylaşılacak bol doğal kaynağı, doğal kaynak kalmamış durumda. Nüfus çok. Kaynak az. bitik. Tüketilmiş. Kavga edip kazansan bile paylaşacağın kaynak çok az.
    Geçmişin umut dolu günlerine ve yönetim sistemlerine çözüm için bakılması doğal bir güdü.
    İkincisi Amerika örneğinde olduğu gibi, toplumun eğitimli elit kısmı toplumları biçimlendirip, yönlendirirken, düşük eğitimli ve günlük sorunlarla sınırlı düşünen çoğunluğu oluşturuyor. Bunlar uzun vadeli sorunların çözümünü üstelenecek ve kendi dillerinden konuşacak birilerini tercih ediyorlar. Uzun vadeli sorunları düşünmek ve çözüm üretmek, bu zihinler için ağır ve zor bir iş.
    Arada bir, elit yönetim kadrosu (bürokrat) kontrolü elden kaçırabiliyor.
    Üçüncü bir nokta, dünyanın ekonomik yapısı ve üretim temeli değişiyor. Bu bir evrimdir. Maalesef sancılı olacaktır. Bilgi tabanlı ekonomiler gelişirken, sürüdürlebilirliğe dayalı ekonomik modele geçiyorlar. Gelişmekte olan ülkelere de ağır sanayi ve endüstrileri bırakıyorlar.
    Tabii zamanında dünyanın kaynaklarını bolca israf ettikleri ve dünyanın içine sı.tıkları için, şimdi yeni endüstrileşenlerin kendi yaptıkları gibi kalan kaynakları dikkatli ve idareli kullanmasını sağlayacak ekonomik çözümler arıyorlar. (Ne kadar ülkeler arası sorunları artırıp, bölgesel nüfus planlaması yapsalarda, dünya nüfusu hala çok yüksek. ) Çünkü kaynaklar çok az. Bitti mi, yerine ikame edilmeleri çok zor. Bu yüzden hızla sürdürülebilir ekonomik temellere geçerken, daha az kaynakla aynı verimi ve sosyal refahı sürdürme çabalarındalar.
    Bu kadar karmaşık ve uzun vadeli problemleri düşünmek, planlamak önlem almak sıradan vatandaş için ağır... Bugüne kadar da mevcut parlamenter demokratik sistemin de sorunları çözdüğünü -azalttığını düşünmüyor.
    Başkanlık sistemi doğal olarak bilinen, denemiş ve geçmişin umut dolu günlerine çağrışım yapan bir yapı...
    Mantıklı mı? Herkesin cevabı farklı.
    Eğer başkan adayı "ben olacaksam ve kazanacaksam" mantıklı ve gerekli.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017
  
    @Burtay Mutlu, konuyu genelde subjektif açıdan ele almışsınız. Benim peşimde olduğumsa objektif bir cevap arayışı. Soruda özellikle bilimsel olarak dememin nedeni bu.
    Gerçi referandumun amacı zaten subjektif bakışlardan oluşan çoğunluğun kararı sayesinde toplum için en mantıklısını bulmaktır denilebilir. Ancak bilimin bize sunduğu en değerli şey öngörülerde bulunabilmektir. Referanduma sunulan başkanlık modeli mi yoksa mevcut parlementer sistem mi daha mantıklıdır sorusunun cevabı mümkün olduğunca objektif nasıl bulunur? Hangi verilere bakmak gerekir? (Başka sistemleri gözardı edelim çünkü önümüzde 2 seçenek var)
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017

    Sorduğunuz sorulara gelince:
    1, 2 ) Son 15 yıla bakmak mantıklı değil çünkü sadece parlementer sistemle yönetildik. Hatta kendi tarihimize bakmak yeterli olmaz. Şuan referanduma sunulan başkanlık sistemine en yakın sistemleri bulmak gerekir.
    Diğer sorularınız ise bizi subjektif veriye götürür.
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017

    İçinde bulunduğum bir sisteme objektif bakmak biraz zor. Mum dibini aydınlatmaz. sorulara gelince, son 15 yıl baz alınmalı çünkü başkanlık sistemini gündeme getiren siyasal yapının ürünü olan bir talep. Neleri yaptılar? Neleri yapamadılar? Neleri yapmak istiyorlar?
    Hangi güç ve imkan bunları başarmalarına engel oldu da, daha geniş bir hareket alanı lazım oldu?
    Ve yapmak istedikleri, bu toplumun ihtiyacını cevaplıyor mu?
    Siyasilerin ne istediğini bilmeden ve bu gücü hangi mekanizmalarla kontrol edeceklerini anlamadan, bu önerinin mantıklı olup olmadığını söylemek zor.
    Bu durumda sadece herkes gibi şahsi yargımla fikir yürütebilirim. Yani bilgi eksikliği olduğu için, bilimsel teknik kullanamam.
    Bilimsel bakış istiyorsanız, soruna dıştan bakmak lazım. Gözlemci olmak lazım.
    Kendi hayatımdaki iyi ya da kötü olaylara göre varacağım hiç bir yargı, objektif olamaz.
    Bu nedenle sorularınıza ancak, bizi ve çocuklarımızı nasıl etkileyeceğini sorgulayarak cevap verebiliriz.
    Bu arada , "Üçüncü bir nokta..." başlıklı paragraf, sorunuzun cevabını içeriyor.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017

    İçinde bulunduğumuz sisteme mantıklı karar alabilecek kadar objektif bakabileceğimizi düşünüyorum. Örneğin kararımızda etkili olan ekonomik parametre üzerindeki subjektif veriyi azaltıp objektif veriyi arttırmak şöyle sağlanabilir:
    1) 15 yıl önceki ekonomik gücümüzle bugünkü ekonomik gücümüzü karşılaştırmak yerine 15 yıllık enflasyon verilerini kullanırız.
    2) İlk aşamada kendi subjektifliğimizden kurtuluyoruz ancak o dönemdeki yönetimin subjektif verilerinden kurtulamıyoruz, enflasyon sepeti seçimi gibi.
    3) Biraz daha objektiflik için enflasyon verileri yerine ülkenin para biriminin değerini kullanabiliriz. 15 yıl önce 1000 liraya kaç gram altın alabiliyorduk, bugün aynı paraya kaç gram altın alabiliyoruz.
    Yukarıdaki adımlarla objektifliği arttırdık ancak asıl mantıklı karar almamızı sağlayacak olan bu 15 yıl parlamenter sistemle değil de başkanlıkla yönetilmiş olsaydı sonuç daha mı iyi olurdu yoksa daha mı kötü? Bunu nasıl anlayabiliriz...
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017

    Son sorunuza objektif yanıt üretmem mümkün değil. Çünkü daha iyi mi, daha kötü mü 'nün cevabı kişiye ve birikimlerine göre değişken...
    Enflasyon verileri gerçekçi değil. Çünkü ekonomi bilimi rakamları çok iyi abartıyor. Örneğin, 0.5-0.95 TL/kg üretim maliyeti olan domates, tüketicinin önüne gelene kadar 4-5 el değiştiriyor. Ve 2,5-3 ile 7 TL arasında fiyatlanıyor. Her el değiştirişinde, alan ve satan işlemlerinden cirosu büyüyor. Yani 0.5 TL lik üretim ekonomiye, 12-13 TL'lik kaydi para sokuyor. Katma değer filan dense de, bu aslında ürünün alım satımı ile oluşturduğu ekonomik hareketliliğin değeri. Ama üretimin karşılığı değil.
    Bu nedenle enflasyon rakamları üzerinde istenildiği kadar oynanabilir.
    Üstelik olay kapalı bir sistemde olmuyor. Ekonomiler, dış etkenlere de açıklar. O yüzden verdiğiniz örnekler sağlıklı bir değerlendirme aracı değil bence...
    İşin gerçeği nedir?
    Dünyanın üretim düzeni ve ekonomik yapısı değişiyor. Kıt kaynaklar daha da kıtlaşıyor. Gelişmiş ülkeler kendilerini kurtaracak düzenlemelere yöneliyorlar.
    Bilginin ve üreticilerinin ekonomiye hakim olduğu dönemler başladı. Bu dönemde artık muhteşem deha bilimadamları yok. Uzmanlaşmış ekipler ve bu ekiplerin ekip şefleri var.
    Nihai hedef ise genelde ortakların, hissedarların ya da toplumsal ihtiyaçların belirlediği bir dönemdeyiz.
    Bilim dünyasında bilgi üretim tekniği ve yöntemleri ne ise, ülke yönetiminde de benzeri olması gerekiyor bence.
    Çünkü sorunlar çok fazla, karışık ve karşılıklı ilişki içinde...
    Çözüm üretmek çoğu zaman mümkün olmayacak, mevcut durumda en dengeli yapı-sistem geliştirecek yönetim ekipleri lazım.
    Ve bu yönetim ekiplerinin çalışma prensiplerini belirleyecek sıkı, net, açık ve şeffaf bir sistem.
    Başkanlık sistemi bunları verir mi, bilmiyorum.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017
  
 
   İyi, kötü sözcüklerini şu anlamda kullandım: Aynı paraya 15 yılda aldığımız altın miktarının parlamenter sistemde 15gr azaldığını düşünelim. Başkanlık sistemi olduğunda 15gr'dan daha az azalma olursa, örneğin 10gr, daha iyi demek; 15gr'dan daha çok olursa, örneğin 20gr, daha kötü demek. Yani kişiye göre değişmiyor.
    Sistemin dışa açık olması çok da önemli değil. Hatta dıştan gelen etkileri sistemin ne kadar başarı ile yönettiğinin göstergesi de bu parametrenin içinde gizli.
    Benzer aşamalardan geçmiş bir ülke bulabilirsek koordinat sistemi değiştirir gibi parametreleri dönüştürebiliriz. Böylece sonuca ulaşabiliriz diye düşünüyorum...
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017
 
    Altın bazında ise son 20 yılda alım gücü kaybı var. Ama altın bir ölçü değil bence. Çünkü 20 yıl evvel 1 gr altın ile alabildiklerimizi şu an 2 gram altın ile de alabiliyoruz. Kimi ürünlerde 0.5 gram altın ile de alabiliyoruz.
    Bizim ekonomik ve sosyal refah düzeyimizi belirleyecek olan şey, üretim gücümüz ile kendi kendimize yeterlilik düzeyimizdir.
    Bugün 3ncü dünya savaşı çıksa ve tüm sınırlar kapatılsa, Türkiye savaşa katılmayan bir tarafsız ülke olsa... Elimizdeki ürünler ve malzeme ile kendimizi ne kadar süre idare edebiliriz?
    Asıl ekonomik güç göstergesi budur?
    Eğer bu tür bir kapalılığı 2-3 yıl yaşarsak, elimizdeki buğday ekmek için yetecek mi? Üretimimiz ve teknolojimiz bunu karşılayabilecek mi? Enerji ihtiyacımızı azaltıp, kendimize enerji üretebilecek miyiz?
    Her ne kadar şu an ki global ekonomi de bu hayal gibi gözükse de, bir ülkenin gerçek gücünü üretim yapısı ve teknolojisi belirliyor. Yoksa rakamlar değil.
    Bence böyle bir durumda, bırak 4 yılı, 6 ay sonunda, karne ile bile ekmek bulamayız.
    Üretmiyoruz. Üretmek ciddi fedakarlık ve özveri istiyor. Bolca tüketiyoruz. Borçlanıyoruz. Sadece kendimizden değil, gelecek kuşaklarımızıda borçlandırıyoruz.
    Bu ekonomik sistem tökezlediği (tüketime dayalı büyüme) için, sistemi değiştirmek gerekiyor gibi...
    Başkanlık bunu mu sağlar, yoksa durumlarını korumak-geliştirmek isteyenlere fırsat mı sağlar bilmiyorum. Tamamen nerede durduğunuza ve baktığınıza göre göreceli.
    Eğer herhangi bir yönetim sistemi, bağımsız ve tarafsız bir hukuk sistemi altında olursa, hiç bir sistem zararlı olmaz. Hepsi başarılı olur bence.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017