kuantum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuantum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2020 Perşembe

Bell eşitsizliklerinin mantıksal yapısı ve felsefesinden yeni bir epistemoloji ve ontolojiye ulaşılabilir mi?

Kuantum mekaniğinin ciddi sorunlu ve belirsizliğe fazla bel bağladığını, evren belirsiz hiç bir şey olmadığını düşünüyorum.

Bence,
Belirleyebildiğimiz ve ölçebildiğimiz her nesne bir sistemdir. Bu güneş sistemi de olabilir, bir atom da fark etmez. Hatta ışık bile kendi başına bir sistemdir. (?)
Her sistem, alt birimlerin toplamından oluşur.
Alt birimlerin her biri veya bazıları da, kendi başlarına bir sistem olabilirler. Bu önemli değil aslında...

Önemli olan sistem bütünlüğünü koruduğu sürece, her zaman içinde bulunan birimlerin konum ve değerlerinden kaynaklanan bir denge içinde olmasıdır. (Bunu, hız ve momentum olarak da ele alabiliriz bence...)
Bu alt birimlerin birbirleri ile olan ilişkisi, sistem içi karşılıklı dengeyi (toplamda sıfırı) sağlar.
Alt birimlerden birinin (veya onun alt ünitelerinden birinin) konum veya değer değiştirmesi ile tüm diğer sistem birimleri de buna uygun yapılanmaya yönelirler.

Bunu en güzel Sudoku ile gösterebiliriz.
Çözülmüş bir sudoku, sistemin dengeli bütünlüğünü temsil eder.
9 karenin her biri ise alt sistemleri temsil eder ve her biri kendi içinde de ünitelerinin konumu (en küçük kareler) ve (sayı) değeri ile dengelidir.
Bu iç denge, diğer alt birimlerin iç dengeleri ile belirlenmiştir.

Eğer bu sistem dışarıdan bir etkiye maruz kalırsa (mesela  gözlem) ve alt birimlerden birini değiştirirsek -uyarırsak, bu alt birim içinde yeni bir denge oluşacaktır.
Böylece onun üniteleri de yeniden yapılanmak zorunda kalır.
Bu yeniden yapılanma esnasında ünitelerin alabileceği konum ve değerleri ise olasılıklar dahilinde dalga fonksiyonları ile de tanımlayabiliriz.

Sonuçta bir alt birim dengeye geldiğinde, tüm diğer olasılıklar çökmüş ve içindeki tüm üniteler için de kesin bir konum ve değer belirlenmiş olacaktır.
Bu değişim sırasında, diğer alt birimlerde etkilenecek ve onlarda ünitelerinin konum ve değerlerini değiştirecektir (Bell eşitsizlikleri şeklinde).

Bu görünürde ölçülemeyen ama sistem dengesini kurma açısından etkin olan gerekliliği de "gizli değişkenler" olarak niteliyorum.

Sudoku çözmeye başlarken her boş kare için bir çok olasılık (dalga fonksiyonu) vardır ama sistem çözümü ancak bunlardan biri (diğerleri çökünce) ile mümkündür.

Üstelik eğer çözüm öncesinde bir alt birimi, hatta bunun bir ünitesindeki değeri ve konumu değiştirseniz, sonuçta elde edeceğiniz çözüm bambaşka olacuktur. (Eğer sistem bütünlüğü -çözüm- bozulmamış ise...)

Bu yüzden Bell eşitsizlikleri mantıksal yapısının ontolojik olarak etkili olabileceğini düşünüyorum. Epistomoloji açısından ise şüpheliyim. Bilgimizi elimizdeki somut veriler üzerine kurma ve geliştirme alışkanlığımız güçlü.


https://www.academia.edu/s/f74f42940a#

26 Ağustos 2018 Pazar

(Bilimsel) Felsefe ve kuantum mekaniğinin çağımıza etkileri.


Felsefe, esasen mantıklı düşünce sistematiği olarak, İnsanın doğa olgularını sorgulaması esnasında, sorgulanan konuların neden ve sonuçlarının "doğru bilgiye" dayanarak analiz etme yöntemlerini içerir.

Felsefe bize bilgilerin hangi sırayla ve nasıl ele alınacağını, farklı bilgiler arasında nasıl bağlantı kurulacağını ve bunların arasında yanlış sonuçlara sebep olan hatalı bilgilerinde nasıl ayıklanacağını gösterir.
Bunu yaparken, farklı bakış açılarından oluşan teknikleri kullanır. Hiç bir olayın gözlemlenmesi ve analiz edilmesinde, tek bir felsefe bakış açısı kullanılmaz. Genel olarak,  üretilecek bilginin (neden veya sonuç) analizinde kullanılacak bilgi miktarına ve çeşidine göre farklı tekniklerin bir arada, farklı oranlarda kullanıldığı  bir kokteyl oluşturulur.

Mesela, gözlem ve deney olarak yetersiz bilgiye sahip olunan konularda, cesur varsayımların ortaya atılıp, bu varsayımın ve sonuçlarının yanlışlanması ile hatalı bilgiler, varsayımdan ayıklanabilir. (Karl Popper, Falsificationism- Yanlışlama) . Mesela karanlık madde ve karanlık enerji konusunda, elde edilen gözlem sonuçlarının değerlendirilmesinde çok faydalı bir yöntemdir. Çünkü her ikisinin de esas içeriği bilinmediği ama sonuçları gözlendiği için, bu gözlemlerden çıkarımlar yaparken, yanlışlanan bilgiler en az doğru bilgiler kadar değerli varsayıma katkıda bulunmaktadır.

Ancak  tekrarlanmış gözlem ve deneylere dayalı olarak elde edilmiş ve kesinleşmiş  sonuçlara dayalı bir varsayım üretirken, tümevarım- tümdengelim (inductivism, deduction) ve test edilebilirlik (Pierre Duhem -testability) yöntemlerini kullanarak, doğrudan gözlem veya deney yapılamayan bir konu üzerinde de, tamamen doğru bilgilere dayalı olduğu için, doğru bir sonuç üretebiliriz. Mesela, güneş'in merkezinin ısısı hakkında bir varsayım üretmek gibi...

Ben, (gözlemciye göre) görelilik (relativism), bilimsel gerçeklik (scientific realism), yanlışma, tümevarım ve tümden gelim, test edilebilirlik, bilimsel paradigma (
Scientific Paradigm- Thomas Kuhn) metodlarından  özellikle yanlışlanabilirlik ve paradigma metodlarını seviyorum.

Çünkü yanlışlanabilirlik, konuların dışına çıkarken, sınırların dışına çıkma, genel kabul edilmiş doğruların üstünde tekrar düşünme ve farklı açılardan ele alma imkanı sağlıyor.

Bu şekilde bir yaklaşım ürettikten sonra, onu sınamak, eğer mümkün değil ise ilişkili diğer konularla aradaki bağlantıyı basitleştirerek, aynı örnek üzerinden sunma imkanı arıyorum.
Bu arada konuyu basitleştirmeyi engelleyen yardımcı varsayımları da ayıklayıp, yerlerine bilimsel gözlem ve deneylerle uyuşan  sonuçları, elde etmeye  çalışıyorum.
Bu şekilde varsayım ile mümkün olduğunca çok ve farklı bilmeceyi cevaplamış oluyorum.

Bilinçli olarak tek bir metot üzerinde tercih yapmam mümkün olmuyor. Çünkü konunun çözüm ihtiyacına ve hakkında bilgi düzeyine göre farklı yaklaşımları, farklı derecelerde kullanmak gerekiyor.

Örneğin; büyük patlama öncesi evrenin tüm enerjisinin tekilleşmiş, homojen ve simetrik olduğu konusunda geniş bir görüş birliği var.
Bu yaklaşımı değiştirmeden, ama bu durumu farklı bakış açılarıyla değerlendirerek bir varsayım ürettim.
İlgili kavramları da bu varsayım açısından,  geçerli tanımlarıyla çatışmayacak şekilde ele aldım
Varsayımın ana felsefesi, evrenin başlangıçta homojen ve simetrik olmasından dolayı çok az fizik kuralı ile başladığı ve bu kuralların temel olduğuna dayanıyor.
Bu kuralları, termodinamik kuralları olarak da tanımlıyoruz. Gözlemlediğimiz diğer konular, evrenin genişlemesi esnasında parçacıkların ve alanların karşılıklı ilişkilerinin çeşitliliğinden ve derecelerinden kaynaklandığını öngörüyor.
Bu varsayıma göre, evrenin başlangıcındaki temel kanunlar hala varlıklarını aynı şekilde "temel düzeyde" sürdürmeliydi.

"Enerji her zaman çok yoğun ortamdan, az yoğun ortama akar." ve "Tepki, etkiye eşittir."

Buna göre, havaya zıpladığınızda, bir taş başka bir taşa çarptığında, ateş yaktığınızda, bir cismi ısıttığımızda, elektronu foton ile bombardıman ettiğinizde, kütlesiz enerji kuantından kütle oluşumunda, momentum ve eylemsizlikte, ivmelenirken ve sabit hızı korurken, özel göreliliğin tüm sonuçların aynı temel prensibe dayanmalıydı.

Ve, bunu başardım. Çok iddialı olduğunu biliyorum! "Aynı mekanizma" tüm bu olguları açıklayabiliyor.
Yanlışlama ve paradigmalardan faydalanarak konuyu sadeleştirip, bir derece basitleştirdim. (Fizik biliminde eğitimim olmadığı için, sadece fizikçilerin anlayabileceği şekilde yapamıyorum.)


Konu "tek soru" ile başlıyor. "(Herhangi) Etki nasıl iletilir?"

Ve şu düşünce deneyi ile cevaplamaya başladım:

Eğer elimde 2 ışık saati uzunluğunda demir bir çubuk olsaydı ve bunu uzay boşluğunda 1 metre/saat itecek kadar kuvvet uygulasaydım, çubuğun ve diğer ucunun durumu ne olurdu?


(11.09.2018)

--------------------------------------------------------------------------


Felsefe, binlerce yıl boyunca insanlığa yol göstermiş olan aklı ve bilimi doğurmuştur. İnsanın kendisini ve yaşamını sorgulamasından başlayan felsefe, toplumu ve en sonunda tanrıları ve doğayı sorgulamaya kadar ilerlemiştir.

Felsefe bir düşünme sistemi, alışkanlığıdır. Sorgulanan konunun, alanın içeriğine göre uzmanlaşmış ve alanlara göre farklı sorgulama teknikleri de geliştirmiştir.

Bu şekli ile insanoğlunun tüm düşünsel faaliyetlerinde, gelişiminde temel kaynak olmuştur.

Olgunun, doğru açıdan ele alınıp değerlendirilmesi ve diğer olgularla olan sebep-sonuç ilişkilerini tanımlaması ile her alana özgü bir felsefe gelişmiştir.

Bu nedenle, herhangi bir konuda, konunun felsefesi, o konunun  hangi açıdan ve hangi önceliklerle ele alınması gerektiğini de bildirmektedir.

Önceleri doğa ve toplum bilimleri iç içe iken, bütün bilim insanları aynı zamanda felsefeci, tüm felsefeciler de bilimciydi... Ancak 18nci yüzyıldan itibaren endüstri dönemi ve ihtiyaçları ile  toplum ancak bilimin mutlak ve ölçülebilinir değerleri üzerinde gelişme imkanı buldu. Bilimsel görüş içindeki felsefenin rolü gittikçe azalırken, bu alan daha çok yeni doğan sosyal bilimlere bırakıldı.
Çünkü felsefe, ölçülemeyen, mutlak ve nesnel olmayan olguların veri olarak değerlendirilmesini, aralarındaki bağlantıların çözümlenmesine de imkan veriyordu.


Sayısal değerlere dayanan bilimin ise bundan sonra felsefeye ihtiyacı kalmadığı düşünüldü. Üstelik yüzlerce yıllık felsefenin birikimiyle oluşturulan bilimsel bakışla elde edilen sonuçların başarısı ve göz kamaştırıcılığı, bilime olan inancı ve güveni güçlendirirken, felsefeyi tamamen çıkarma eğilimine girdi.

O dönemki bilimsel anlayışı değiştiren ve felsefe ihtiyacını doğuran iki olay oldu.

İlki Einstein'ın Özel Görelilik teorisi ile başlayan ve kuantum fiziğinin gelişimi ile devam eden, bilimsel düşünme tekniğindeki değişimler oldu.
Bu ölçülebilinir, tanımlanabilinir, durumu ve hareketi; zaman ve diğer verilerine göre tahmin edilebilir parçalardan oluşan bütünün incelenmesine dayanan bilimsel anlayışı değiştirdi.


İkincisi, 1nci dünya Savaşında kullanılan bilimsel teknolojinin dehşet veren yıkımı ve sonuçları, bilimin iki yüzü de keskin bir kılıç olduğu, insanlığı daha iyiye götürebileceği gibi, daha kötüye de götürebileceğinin anlaşılmasına neden oldu.
Bu bilimsel bakış altında temel ilkelerin ve ahlaki bir bilim felsefesinin gereğini de doğurdu.

Felsefesi olmayan bir bilimsel bakış, tam bir yok edici olabilirdi.

Klasik fizik uygulamalarında kalan ve bilimsel kesinlik ve hesaplanabilirliğin (kontrol edilebilirlik anlamına da geliyor bu) doğurduğu pozitif bakış açısı hala sürmektedir.

Klasik fizik değerlerine bağlı  kişi ve toplumlar, hala bilimden sağlanacakların tamamen kontrolleri altında ve insanlık için iyi olduğunu düşündürtmektedir.

Ancak kuantum mekaniği, klasik mekanik anlayışını temel değerlerden yaralamıştır.

Olguların ve olayların, bağımsız incelenen birimlerin bir bütününden oluştuğunu ortaya koymuştur. Böylece, bir olguyu sebep ve sonuçları ile tanımlarken alanı esnetmiş, belirsizlikleri de kapsamına almıştır. Bu, olguları dalga denklemleriyle tanımlama şeklinde kendini göstermiştir.


Klasik fizikteki niceliklerin sürekli kesintisizliğinin yerini, olguların kesikli ve limitlerle sınırlanmış durumları ve ilişkileri yerleşti.

Atom altı parçacıkların konum ve momentumlarınızdaki belirsizlik, dalga ve parçacık özelliği göstermelerinden kaynaklanan dualite-ikililik  kesinliğe ve hesaplanabilirliğe  dayalı klasik fiziği sarstı.
Ama esas klasik fiziğin cevaplayamadığı soruları cevaplaması ve kimi durumlarda çok daha doğru ve net sonuçlarla hesaplanabilirlik sağlaması, bilimcilerin düşünce anlayışını etkiledi.


Bu bilimsel felsefenin temelini oluşturan kuşkuculuk ile de uyumlu sorular zincirini doğurdu. Sistemin bir bütün olarak ele alınması ve net sonuçların bile ancak belirli koşullar altında geçerli olması farklı yaklaşımlar ve durumlar arasındaki bağlantıların ortaya konması ihtiyacını doğurdu.
Tüm kuvvetleri açıklayan ve birleştiren "Her Şey'in Teorisi" de bunun bir sonucu, "kızıl elması" oldu.


Bu bütüncül yaklaşım, sosyal bilimlerden, ekonomiye kadar bir çok alanda etkilerini gösterdi. Oyun Teorisi gibi iktisadi durumları açıklayan yaklaşım aslında tam olarak "kaos yaklaşımının" belirsizlik ve kontrol edilemezliğinin, dalga fonksiyonu olarak nasıl belirlenebilir sonuçlara yol açtığını göstermekteydi.

Günümüzde hiç kimse, Nijerya'da açlıktan ölen bir çocuk yüzünden bütün bölgenin savaşa sürüklenebileceği ya da barışın tamamen hakim olacağı düşüncesine karşı direnci kalmamıştır. Tüm bilinen koşullara rağmen, sonuçlar bu olasılık olarak kabul edilmektedir.


Tüm bilim branşlarında, çerçeveyi tamamlayan arka plan gizli değişkenlerin  belirsizlik etkileri kabul edilmiş ve artı-eksi değerler aralığındaki (bir bakıma dalga fonksiyonu olarak) sonuçlar geçerlilik kazanmıştır.

(27.08.2018)

1 Şubat 2017 Çarşamba

Mükemmel Denge, Kaos ve Evren

Aslında fizik konusuna giriyor olsa da, bu bakış açısının tüm sistemler için hatta organik ve sosyal sistemler içinde geçerli olduğunu düşünüyorum.
Bu nedenle bu sayfada konuları ve cevapları paylaşıyorum.

"Olasılık" nedir? Determinizmi yani belirlenebilirliği, ne derece etkiliyor? Etkiliyor mu?
https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/33215/



Tüm olgular, sistem olarak, hep bir noktada dengede olduğu zaman gerçekleşiyor.
Bu noktaya "mükemmel denge" noktası olarak ele alıyorum. Çünkü parçacık-nesne bu noktanın dışında başka bir noktada durduğu zaman, denge bozuluyor ve kaos başlıyor.

Bu denge noktasını hazırlayan ve belirleyen şartları doğru tanımlayabilirsek, bir sistemi olasılıklara dayanmadan belirleyebileceğimizi düşünüyorum.

Mesela; yarık deneyinde foton iki yarıktan geçmiyor, her durumda yarıklardan birinden geçiyor. Ama iki yarıktan birden geçen şey; parçacığa ait kuantum olasılık dalgası...
Parçacık birinden geçince diğeri geçersizleşiyor, çöküyor. (Yukarıdaki fizikist linkinde ayrıntısı var.)

Olguların kritik nokta-mükemmel denge olduğu bu nokta için değerlendirme yaptım. Önceki görüşlerimi tekrar ele aldım ve kaynaklarıma baktım.

İki sonuca ulaştım. 
İlki, bu nokta süreklilik arz eden bir nokta değil. Bir Planck zamanındaki anlık durumu, fotoğrafı temsil ediyor.
Yani zamanın akışı sırasındaki (yani bir EGD devri anındaki) bir birimi temsil ediyor.
Bu önemli, çünkü zaman ile sistemin denge noktası (ileri-geri, dalgalı şekilde) hep değişiyor.

Yani bize verdiği olasılık değerleri, parçacığın nerede olacağının şans bilgisini değil, hangi durumda hangi pozisyonda olacağının ihtimal bilgisini veriyor.

Sistemin tüm girdilerini bilmediğimiz sürece de, bu olasılık aralıkları ile en iyi ihtimalleri belirliyoruz.
Bu yüzden bir parçacığı gözlemlemediğimiz sürece yerini bilemiyoruz. Çünkü gözlemlediğimiz anda, anlık bilgisine, sistemin fotoğrafına bakıyoruz.


(Olasılık, Şans, İhtimal kelimelerini, birbirine yakın ama farklı kavramlar için kullanıyorum.
Şans, en düşük gerçekleşme yüzdesine sahip, belirsizlik tanımlıyor. Olasılık; çoktan seçmeli, bir olmaz ise diğeri muhakkak... İhtimal, olasılığın belirsizliğinin iyice azalmış hali...)

Burtay Mutlu (shibumi_tr) 28 Ağustos 2017



Paralel evrenlerden başka paralel evrenlerin ortaya çıkması olası mı?

https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/27230/
Eski tartışmalarda da ifade ettiğim gibi, tüm sistemler ne kadar karmaşık ya da basit olursa olsun, her zaman kaos'un kıyısında mükemmel denge de dururlar.
Sistemlerin hareketliliği ve zaman zaman kaos'a düşmeleri, değişen değişkenlere göre yeni bir denge noktasına ulaşmanın ifadesidir.
Yani sistemi oluşturan elemnalar değiştikçe, sistem de yeni bir denge noktasına ulaşır. Buna kaos teorisi de diyebiliriz.

Bir bakıma kuantum dalgalanması ile benzerdir. Çünkü dalgalanmanın gerçekleşeceği bir çok olasılık olduğu halde, dalgalanma sadece tek bir fonksiyonda gerçekleşir. Böylece diğerleri çöker.
Biz dalgalanmanın nerede gerçekleşeceğini değil ama nerede en yüksek gerçekleşme olasılığı olduğunu hesaplayabiliyoruz. Çünkü çok fazla bilinmez ve değişkenle ancak bu kadar yapılabiliniyor.
Bu dalgalanmayı incelerseniz, bunun da mükemmel denge de olduğu görürsünüz.
http://burtaym.blogspot.com.tr/2014/07/kritik-durum-mukemmel-denge-ve-kaos.html

Bu durumda mükemmel dengenin, özel ve ince bir hesaplama sonucu olduğunu değil, evrenin düzeninin ve işleyişinin doğal yapısını temsil ettiğini düşünüyorum.
Yani ister akvaryum içi, ister dünya ekolojisi, ister samanyolu galaksisi olsun, herhangi bir sistemi kendi haline bırakırsanız, her zaman mükemmel dengeye ulşamaya çalışacak ve dıştan-içten ekstra bir etki gelmez ise bu noktada sürekli dengede kalacaktır.
Bu sistemin değişken elelmanlarına baktığınız zaman, onlarında tam da olması gereken mükemmel konumda ve miktarda olduklarını göreceksiniz...
Yani mükemmel denge, evrenin ve yaratımın temelinde var olan temel bir kural.


Sürekli dengede olan ve bulunduğu sistem (referans sistemleri ) içinde kendi varlığını sürdürebilmek için sürekli adapte olabilme yeteneğine sahip bir evren ve türevleri hakkında https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/27250/

Evrenin varoluş öncesinde homojen ve çok düzenli olduğunu biliyoruz. En azından fizikçiler böyle olması gerektiğini söylüyorlar. Sonra bu düzenli yapının nasıl bu kadar büyük ve muazzam bir düzensizliğe (?) nasıl dönüştüğü sorgulanıyor.

Bildiğimiz tüm haller aslında enerjinin farklı durumlardaki yoğunlaşmalarını ve tepkilerini ifade ediyor.

Bizler enerjiyi "iş yapmak" için kullandığımızdan ve ölçümlediğimizden, ona genel tam bir tanım uyduramamış durumdayız.

Evet, enerji var ve her yerde farklı şekillerde gözüküyor. Ama kendisi nedir? Nasıl bir şeydir? Bilmiyoruz.

Sadece enerji'de tek bir temel bilinç var gibi gözüküyor. Tekrar eski dengeli ve homojen yapısına dönem eğilimi. Fakat genişleyen evrende enerji de dağıldığı için, farklı bölgelerde farklı yoğunluklarda toplanıyor.

Bu durumda enerji ve türevlerinin yapabilecekleri iki şey var.
İlki homojenleşmek için, çok yoğun ortamdan az yoğun ortama "akmak" yoğunluklar eşitlenene kadar bu akışlar sürüyor.
Bizlerde bu eğilimden faydalanıyor ve "iş üretiyoruz".
İkincisi, eğer homojenleşmeyi sağlayacak bir akış ortamı yok ise, denge kurmak. Parçalı küçük birimler halinde dengeli sistemler kurarak, ilk baştaki düzenli durumundaki pozisyonuna ulaşmak.
Tabii sistemlerde denge kurmak, değişken sayısına göre, kolay değil. Denge noktasını tutturmak için sürekli enerji (alış-verişi) akışı yapması gerekiyor.

Bizim sistemlerdeki "mükemmel denge" dediğimiz nokta bu akışın duracağı nokta.
Kaos dediğimiz şey, aslında bir çok değişkenin aynı andaki durumunu ve birbirlerini etkilemesini, etkileşimini ifade ediyor. Değişken sayısı çok fazla olunca, tek tek parçacıkların ve durumlarının hesaplanması yerine, bunlardan oluşan genel olasılık fonksiyonlarının hesaplanması çok daha kolay oluyor. (Hesaplaması gereken değişken sayısı azalmış oluyor.)

Buradan çıkartabileceğimiz sonuç, 3ncü olasılığınıza daha yakın olduğum. Bunların bir DNA'sı var mı? Olabilir. Maddeyi biz çok küçümsüyoruz. Edilgen olduğu için. Ama vücudumuzun ve zihnimizin önemli bir kısmı bu maddesel yapımızdan mürekkep. Ayna da gördüğümüze göre karar verip, yaşıyoruz. :-)

Eğer enerjinin temel eğiliminin; "tekrar homojen ve düzenli yapıya dönmek" olduğunu varsayarsak, ondan oluşan, türevi olan tüm parçacıkların ve olgularında aynı eğilime sahip olacağını düşünmek fazla yanlış olmaz gibi...
Sadece bulundukları konuma ve içeriğie göre farklı yapılar oluşturuyorlar.
Bence...

Her olay her sistem her kaos mutlaka bir dengeye gelmek zorunda mı?
Bir kaos dengeye ulaşamadan başka kaoslara neden olabilir mi? Yani döngüsel değil de ilerlemeci kendisini tekrar etmeyen başka sistemleri ve başka kaosları doğurabilir mi?
Eğer olabilirse nasıl?
Bunu fiziksel olarak nasıl algılamalıyız nasıl bir yorum yapılabilir?
Ayrıca asıl soru şu: bir sistemin dengeye geldiğini nasıl anlarız? Her denge olumlu mudur?
Yani istenen denge ve istenmeyen denge şeklinde olaya daha bir ince bakış atmamız doğru bir ayrım olur mu?
Kaos kelimesinin bize çağrıştırdığı ilk şey, "belirsizlik" , "bilinmezlik" oluyor. Ayrıca Kaos  kelimesi bize "hesaplanamaz", "tahmin edilmez" kavramlarını da çağrıştırıyor. Eğer bu tanımlardan, "bilinmezlik" kısmını görmezden gelirsek...

Biz zamanlar akvaryumculuğa meraklıydım. Kocaman 100 litre bir akvaryumum vardı. Fakat sürekli bakım yapmak ve temizlemek de sıkıcı olmaya başlamıştı.
Bunun üzerine basit bir sistem tasarladım. Sapanca gölünden yosun, salyangoz ve midye topladım.
Akvaryumu günde 2,5-3 saat güneş görecek şekilde balkona yerleştirdim. Yosunları dikip,  salyangoz ve midyeleri bıraktım. 1 gün sürekli havalandırma ve su süzme ardından, balıkları bıraktım.
Akvaryum pırıl pırıl ve mükemmeldi. Motoru kapattım. Üstüne su seviyesi düştükçe, su seviyesini koruyacak şekilde 19 litrelik bir şişe bıraktım.
Akvaryum zamanla yosun yapmaya başladı. Salyangoz sayısı arttı. Yosunlar azaldı. Midye sayısı değişti. Bir gün öyle bir hale geldi ki, akvaryum içi tam bir kaos olmuştu. İçi gözükmeyecek şekilde su bulanmış, camlar yosun yapmış, balıkların bir kısmı ölmüş ve çürümeye başlamıştı.
Ellemedim. Sadece buharlaşan suyu ekledim.

Sonra akvaryum suyu duruldu. Zeminde ciddi bir atık birikimi olmuştu. Balık, yosun, midye ve salyangoz artıkları ve ölüleri zemindeydi.
Ama akvaryumda hala hayat vardı. Sadece balık, yosun, midye ve salyangoz sayısı benim bıraktığımdan farklı oranlardaydı. (Midyeler suyu süzüyor, balıklar akıntı sağlıyor, salyangozlar yosun ve ölü balıkları yiyordu.)
Sadece su eklemeyi sürdürdüğüm sürece bu yapı bozulmadı. Bir gün dipteki çöpleri temizledim.
Bir süre sonra akvaryum tekrar bozuldu....

Her "kapalı sistem" eninde sonunda bir denge noktasında muhakkak durur.

Tüm sistemler kapalı sistem içi dengeye kavuşmak için sürekli ayarlama yaparlar.
 İçten veya dıştan gelen etkinin sürekliliğine ve miktarına göre ayarlama devam eder. Tüm girdiler sabitleştikten sonra ancak sistem dengeye ulaşabilir.

Her sistem kaos aşamasında iken; iç veya dış bir etki altında kalırsa-değişiklik yaşarsa , yeni bir denge noktası arayışına başlar.
(Örneğin güneş sistemimize ay kütlesinde bir gök cismi girip, herhangi bir gezegenin veya güneşin etrafında yörüngeye girse, güneş sistemindeki tüm gezegenlerin konumu ve yörüngesi zamanla değişir. Yeni bir yörünge oluştururlar.)

Sistemin dengeye gelmesini nasıl anlarız?  Aslında anlayamayız. Çünkü hiç bir sistem  (etkiye) kapalı değil. İç veya dış sürekli sistemlere girdi girişi veya çıkışı oluyor. Ancak bu denge noktalarına geçici gözüyle bakıp, mümkün olduğunca uzun sürmesini umabiliriz. Ya da bu konuda sürekli sisteme girdi sağlayarak sistemin dengesini korumaya çalışabiliriz.
Ama eninde sonunda bu sistem muhakkak yeni bir kaos aşamasına girecek ve yeni bir denge noktası oluşturacaktır. Şartlar değişene kadar da bu denge noktasını koruyacaktır.

Her denge, ne yazık ki "eski bileşenler" için olumlu değildir. Çoğu zaman büyük kayıplar ve değişiklikler olur.
Örneğin, dünyamızın ekolojik dengesi bozuldu. Ve dengesizlikler artmaya başladı. Ve artık kaçınılması gereken noktayı da aştık. Bunun sebebi bir iç etken, aşırı insan nüfusu ve onun çok daha aşırı tüketimi sonucu oldu.
Ekonomik sistemlerde de durum benzer. Siyasi yapılarda da...
Geçmişte toprak sahibi, son 300 yıldır sermaye sahipleri dünya ekonomisine hakimken, siyasi yönetim tarzları da bunların üretim yapılarına göre oldu.
İçine girdiğimiz dönemle başlayan çağda ise, ekonomik ve siyasi yapıyı, yeni üretim aracı belirleyecek.Bilgi ve bilgi sahipleri.
Ne yazık ki bu dönem, benim gibi eskiler için bir yıkım... (Gerçi ülkemizde ileriye değil, geçmişe dönük bir siyasal özlem var gibi ama dünyanın üretim yapısı ve ekonomisi buna izin vermez. Yine de bu süreç çok sancılı olacak gibi gözüküyor.)

Sonuçta ne kadar uğraşırsak uğraşalım, yeni denge noktası hiç bir zaman tam bizim istediğimiz yerde ve kalıcı olmaz. Sadece ona, mümkün olan en yakın olasılıkları güçlendirebiliriz.
Ve tüm sistemler açık olduğu için (Evrendeki tek kapalı sistem, evrenin kendisi ama o da sürekli genişlediği için o bile sabit kalamıyor) yeni bir denge noktasına ulaşan her sistem, başka bir sisteme girdi ya da çıktı olarak etki ettiği için, onunda yeni denge noktasına arayışına sebep olur.