üretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2021 Pazartesi

Yeni Dönem de Ekonomi

Her dönemin ekonomik yapısını da siyasal yönetim yapısını da üretim tipi belirler.

Avcılık, Tarım ve Endüstriyel üretim dönemleri kendilerine has ekonomik yapıları ve siyasal iktidarları oluşturdu.
endüstriyel dönemin uzantısı olan Kapitale dayalı üretim tarzı da artık döneminin sonunda...
Günümüzde "bilgiye dayalı üretim" modelleri gelişiyor. elbette deneme- yanılma ve toplum şartlarına göre farklı modeller gelişecek, gelişiyor ama temelde bilgiye dayalı üretim hakimiyeti artıyor.

Siz şimdi kalkmış kapitalist sistemlerin son modelerinden Keynesçi ekonominin kalıntılarını ele alıyorsunuz.



Artık büyümeye dayalı ekonomik model sorgulanmalı. Yüksek tüketim, yüksek üretimi getirmiyor. Ülkeler ekonomilerini GSMH üzerinden değerlendiriyor ama esasen net GSMH üzerinden ele almak lazım.
Yüksek büyüme aynı zamanda yüksek tüketime işaret ve bu tüketimin çoğu da yurt dışından tedarikle oluyor.
Net sonuca baktığınızda, ülkenin büyümek için ihtiyaç duyduğu artık değer miktarı çok düşük kalıyor. Yani kısaca rakamlar aldatıcı. Politik.

Net GSMH'nın ana kaynağı günümüzde "bilgi üretimi"dir.

O yüzden bu diyagramlar veya rakamlar hiç bir şey ifade etmiyor. Eski ekonomiler ve değerleri öldü veya ölüyor.

Bilgi üretimi için düşünen ve sorgulayan insana gerek var. Düşünce çeşitliliği ve farlı bakış açıları ile çözüm üretebilme kapasitesinin desteklenmesi için düşünce için özgür ortamlar lazım.
Bunu desteklemek ve geliştirmek için sanat, edebiyat desteklenmeli...
Oysa bunun ayrıca siyasal sonuç ve bedelleri var. İktidarlar için de bu istenen bir birikim değil.
Sonuç Covid bu konu da onlara kurtarıcı bile oldu. Bu yüzden daha uzun süre bizler Covid ile de yaşayacağız gibi gözüküyor.

23 Ekim 2020 Cuma

Kaliteli bir yaşama neden ulaşamıyoruz?

Hepimiz, iyi ve düzgün bir hayat sürüp, yaşam kalitemizi iyileştirmek için uğraşıyoruz. Bire bir baktığımızda ise, herkes haklı, herkes iyi, herkes en doğrusunu yapmaya çalıştığını söylüyor.

Çok az kişi yaptıklarının haksız, yanlış veya gerçekçi olmadığını söylüyor. Çocuklarımıza, imkanlarımıza göre en iyi eğitimi vermek için uğraşıyoruz. Toplum içinde faydalı ve iyi birer bireyler olmaları için doğruları aşılıyoruz.

Bu kadar çok doğrunun bir araya gelmesinden, ortaya doğru bir şeylerin çıkmasını umuyoruz ama ... Baktığımızda durum tam tersi.

Diğerlerinin yanlışları yüzünden, işler bir türlü istendiği gibi gitmiyor. Tutumlar ve alışkanlıklar gençlere ideal şekilde yerleşmiyor.(???)

Yani biz doğruyuz, diğer herkes kısmen doğru veya yanlış.


Peki sorun nerede, gerçekten?

Toplumbilimciler, sosyologlar, aklı selim aydınlar, eğitimciler, din adamları, siyasiler, medyatikler, haberciler, yorumcular, vs., vs. herkes bir şeyleri çözümlüyor ama sorun devam ediyor.

Bence konunun temelinde, toplumsal görgümüzün değişmesi var. Eskiden normal gelmeyen şeyleri yadsımaya ve kabullenmeye başladık.


Bu nasıl oldu?

Elbette her toplum zamanının şartlarına adapte olurken, bazı eski değerlerini de değiştirir. Biz bunu yaparken, daha iyisi ile değil daha kötüsü ile değiştirdik.

Etki ve görgü alanı olarak, o dönemin iletişim araçları ile toplum gündemine oturan çeşitli konulara bakarsak, "Anayasa'nın bir kere delinmesi ile bir şey olmaz!" ile toplumdaki zihinler değişmeye başladı.

Çünkü yasalar, yasa koyucuların bile uymak zorunda olduğu ve onların dahi sınırlayıp kontrol eden adalet kurumları idi. (Yasalar, toplumsal dinamiğin ve iş bölümünün temelini uyguladığı adalet oranında destekler.)

Evet, küçük bir adımdı. O an ki şartlarda zararsızdı. Ufak tefek sevimli bir adamın, kökleşmiş kurumsal yapıya meydan okuma cesareti idi. Köhneleşmiş sistem de değişim adımlarını müjdeliyordu. Ve etkiledi.

Etki, bir bebeğin büyürken, sınırlarını adım adım bir geri iki ileri ile genişletmesi, gibi genişledi.

Toplumsal yargı ve görgülere meydan okuyup, köşeyi dönenlere, fırsatları değerlendirenlere göz yummaya başladık. Hatta kimilerini sıvazladık. Tamam, yaptıkları yanlış idi ama mevcut durumu değiştirerek, herkese bir değişim fırsatı sunuyordu. Kimse bunu kaçırmak istemedi. Önüne bir fırsat geldiğinde, değerlendirmediğinde eleştirilir oldu.

Zamanla da bu tür haberleri kanıksadık, olayları canımız yanmadığı sürece görmezden gelmeye başladık. Uç nokta da "Çalıyorlar ama çalışıyorlar!" ile durumu mazur görenler çoğunluğu oluşturmaya başladı. Böylece toplum çoğunluğunun değer yargıları da buna göre şekillendi.

Büyükler bunu yapınca, daha küçükler, yani sıradan halk da değişime adapte oldu.

En başta çalışma hayatımız ve üretim ahlakımız deforme oldu. Zaman, nakittir sözü unutuldu. Boşa zaman harcayan toplantılar, planlamalar arttı. Seçim vaatleri gibi pempe tablolar sunan projelerle hem yöneticiler kendilerini, hem de dinleyicilerini inandırmaya başladılar. Sınırlı kaynaklar, şatafatlı ama toplumsal çıktı faydası düşük alanlara kaydı.
Iş hayatı, uzun vdeli planlamayı ve bu plana uymayı unuttu. Çünku şartlar o kadar hızlı değişiyordu ki, ancak kısa vadeli bakış açıları ile bir şeyler yapılabiliniyordu.

Vergi vermemek, az vergi vermek, başkasının parası ile iş yapmak ve borcunu geciktirmek yerleşti. Üretim de ise hatalı, eksik veya düşük kalite girdi ile üretim yapmak "ticaret hayatının gerçeği" olarak görümeye başlandı.

Bugün mobilya alıyorsunuz, boyası cilası, kaplaması, vidası hep bir yerlerinde maliyet azaltma için eksik ya da dana ucuz malzeme kullanıldığını görüyorsunuz.

Bırakın marketteki seri üretim ürününü, köylüden aldığınız karadut şurubunda, pekmezinde, balında, mışır nişastası şurubunu buluyorsunuz. Buna karşılık fiyat, sanki doğru malzeme varmış gibi oluyor.

Ustaya gidiyorsunuz, en iyi o'dur ama yaptığı taş duvarda, su tesisatında, elektrik aksamında hep bir eksiklik veya yanlış yüzünden günlerinizi düzeltmeye harcıyorsunuz. Otonuzu götürüyorsunuz, size piyasa değeri 50 olanı, (bilginize göre) 150'den sokmaya çalışıyor.
Hatta işi daha önce yaptığını unutursa, bir sonraki görüşünde kendi işine b.k atıp, daha iyisini yapacağını söylüyor. Çünkü ideali biliyor ama yaptığının o idealde olmadığını da görüyor.

Kamu çalışanı için, iş yerinde 1 dakika fazla kalmak verimlilik ve zaman kaybı oldu. Saatlerinizi ayarlayabilirsiniz kişilere göre artık.

Alt yapı işleri yapılır; su, elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, yol, kaldırım vs., ama yapılan işler daha miadının (toplam kullanım ömrü) ilk çeyreğinde aynı bölgede yapılan başka bir iş ile bozulur ve o bölgenin tükettiği toplam alt yapı yatırımlarını 3-4 kat artırır. Tabi ihale alan firmalar için önemli değildir. Kamu parası devlet tarafından karşılığı olmadan basılıyordur, kaynağı halktan toplanan vergiler değildir sanki... Yanında çalıştırdığı ustanın ise düşük maliyetli olması önemlidir. İşsiz çok nasıl olsa, düşük bilgide olması ve üretim-kalite sorunlarına yol açması önemli değildir aynı düzeyde.

Esnaf, şikayet eder, müşteri yetersizliğinden ama müşteri gelince ona bir kaç liralık ufak bir kusur kitlemekde mahsur görmez. Zaten para tanıdıktan, dosttan kazanılmaz mı?
Serbest piyasa ekonomisidir ya... Fiyatları gisli el belirliyordur. Kalite ve standartları da... Bu gizli el, satıcısının eli ise, ticaret adını alıyor.

Kimileri dini sömürdü, kimileri devletin temelini oluşturan ilke ve izmleri..

Çoğunluk "-kendi işini bilir" hale gelince, millet birbirini hoş görmeye başladı. Çünkü herkesin bir kusuru vardı ve eşitlenmişlerdi. Bu durum kanıksanmış şekilde topluma yerleşti. Zaten medya da o kadar hızlandı ki, bilgi-haber o kadar çabuk eskimeye başladı ki, biri daha anlaşılmadan bir sonraki darbe vura vura, insanları daha da duyarsızlaştırdı.

Özetle toplumumuz, komşu kovandan bal çalan arıların hikayesine döndü.
Gerçek üretim çok azaldı. Ortada bir kaç kovan bal var ve tüm kovanlara yetmiyor.
Mevcut balda kovandan, kovana hırsız arılarca taşınıyor.



Arılar, çalışmayı çiçek çiçek gezmeyi unuttu, birbirinin gözünü oyup, balını almaya harcıyor tüm enerjisini ve zekasını...

Çiçeklerden bal toplayanlar bile sayıca az kaldıkları ve topladıklarını diğer zorbalara kaptırdıkları için (örn: köylüler gibi) onlarda, bu ortamda sağ kalmak için zorbalaşma dışında bir alternatif göremiyorlar.


Ha... Bu durumu, dürüst ve adil vatandaşlar olarak eleştiriyoruz, yadırgıyoruz. Ama genellikle başımıza bir zarar geldiği zamanlarda...Yoksa kimse, kimsenin işine karışmak istemiyor, kimse kendi işine karışılmasından da hoşlanmıyor. Ona ne?

Karıştı mı, mahalle baskısı oluyor. Ancak artık görmezlikten gelinemeyecek kadar çok büyük olaylarda mahalle baskıları kaldı.

Listeyi uzatmak mümkün. Herkesin ekleyeceği bir şey çıkar nasıl olsa...

Çözüm ne?

Bu işin toplumsal bir çözümü yok gibi gözüküyor. Ancak bireysel düzeyde bazı değişikliklerle hafifletilebilinir.

O da bence bir şey ile mümkün; "her şey'e rağmen kaliteli standartlarda iş çıkartmak". Yani, bal toplayarak örnek olarak. Belki insaflı bir kaç kişi örnek alırda, uyar, zamanla bu kişiler çoğunluk olur.

Yoksa, kar'ını riskte gören arıcı, tüm kovanları yakacak.

20 Temmuz 2020 Pazartesi

Artık neden bilgiyi işleme durdu veya yavaşladı?

Bu konuyu biraz daha geliştirmek için....

İnsanlar avcı toplayıcı iken, günlük hayatlarını idame için gerekli en önemli kaynakları, aralarıdndaki işbirliği, ortak stratejileri, fiziksel güc ve dayanıklılıkları idi. Yönetimleri bu yapıya uygun, daha demokratik ve eşitliğe dayalı idi...Şamanizm gibi doğa dinleri yaygındı.

Tarımın keşfi ile göçebelikten, yerleşikliğe geçince toprak en önemli kaynak oldu. Sosyal yapı da buna göre biçimlendi. Toprak sahiplerinin kontrolünde, üretim, depolama, işbölümü ve toplumu yönetmek için kurumlar gelişti. Yaklaşık 1750'li yıllara kadar bu dönem sürdü. Krallıklar, lordluklar, düklükler, ağalar, beyler bu dönemin yönetim unsurları oldu. Şehir devletlerinden, krallıklara ve imparatorluklara geçiş oldu. Şehir tanrılarından, ülke ve daha sonra imparatorluklarla tek tanrılı dinlere geçiş oldu.

Buhar makinesi ile endüstriyel dönem başladı ve ana üretim kaynağı sermaye'ye dönüştü. Girişimci iş adamları ve şirketleri, sömürgecilik (başka bölgelerin, doğal zenginliklerini, insan işgücü, bilim ve kültür kaynaklarını kendisinde toplamak) öne çıktı. Denizaşırı ülkelerden sağlanan bu kaynaklarla, bilim, sanat ve kültür alanlarına kaynaklar ayrılıp, hızlı gelişmeler sağlandı.
Bir çok sosyal kurumun temeli bu dönemde atıldı veya güçlendi. Toplumları biçimlendirmek için kullanılan dinsel ritüel ve yaklaşımlar da bu döneme uyarlandı.

1980'lerde Thatcher-Reagan ile başlayan özelleştirmeler ile kapitalist sistem tepe noktasına ulaşırken, dönüşüm de başladı. Bilim ve bilgi üretimi de önemli bir ekonomik kaynak olarak algılanmaya başladı.
Bu dönemde uzmanlaşmalar, belli bir alanda derinlikli bilgi toplamak, üretmek öne çıktı. Din toplumlar üzerindeki yönetsel gücünü kaybetmeye başladı, bilim ve teknoloji biçimleyici olmaya başladı.
Çok değil  90'lı yılların ortalarında internetin akademik ve devlet kurumlarından, topluma inmesiyle yeni dönem başladı. Bilgi çağı. Bu dönemde dinler varlıkların korumaya çalışırken, değişmini temel sebebi olan bilgi üretimi ile uyum sağlamayı henüz başaramamış durumda.

Günümüzde yoğun bir bilgi üretimi ile karşı karşıyayız. Her yıl hemen hemen bir önceki 10 bin yıl boyunca üretilmiş bilgi kadar, bilgi üretiliyor.

Uzmanlaşma yüzünden herkes bir-iki alanda derinlikli bilgiye sahipken, ilgili diğer alanlarda ancak yüzeysel bilgiye sahip olabiliyor. Bu yüzden ekip çalışması öne çıkıyor. Çünkü kimse tek başına tüm'ü etkileyecek kadar genel bir bakışa sahip değil.
Şu an bilgi ekiplerce üretiliyor, keşifler ekiplerce yapılıyor. Bilimsel yapı da henüz bu ekip çalışmalarında uygulanacak teknik ve yöntemler üzerinde net bir sonucu ulaşılmış değil.  Çünkü insan zihni belirsiz bir değişken. Birinin değersiz bir fikir, bir başkasına ilham kaynağı veya çok değerli bir bilgi olabiliyor.

Çok değil 100 yıl önceki bilimcilerin, alanlarında ve belki bir kaç yan dalda o günkü bilgi birikimine göre uzman düzeyinde bilgi sahibi iken, tek başına bir genelleme yepebiliyordu. Bir buluş veya devrimsel bir fikir üretebiliyordu çünkü gerekli bilgileri tek kişide toplamak mümkündü.
Şimdi öyle değil.

Günümüz bilimcileri ne birikim, ne zeka olarak o dönemin bilimcilerinden daha geri değil, hatta çok daha donanımlı ve zeki olanları çok fazla. Ama bilgi yoğunluğu ve çeşitliliği, dahi olmaya engel oluyor.
Sıradışı bir fikir ortaya attığınızda, uyum sağlamanız gereken çok fazla ayrıntılı ve derin bilgi var.

Bu yüzden, günümüz de ana üretim kaynağı "bilgi" ve bilginin sahipleri, üreticileri yeni dünyanın yöneticileri olacak.

Böyle bir ortamda dünya genelinde bilgi işleme durdu ve yavaşladı diye düşünmek, doğru bir teşhis değil.

Ama ülkemiz açısından günümüze bakarsak, bu kısmen doğru bir teşhis.
Çünkü bilim gelişmek ve üretmek için farklı zihinlere, düşünce kalıplarına ve bakış açılarına ihtiyaç duyar. Bu zihinler ise ancak çok sesli, çok kültürlü, desteklenmiş  sanat, edebiyat ortamlarda gelişebilir.



https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/44548/

27 Nisan 2020 Pazartesi

Covid 19 ile yakın gelecekte devletler



 ve şekillenecek kamu yönetim yapıları üzerine bir deneme...


Son günlerde korona virüszadelere yapılan yardımlarla ilgili olarak kamu oyunu çok rahatsız eden haberler gündemi dolduruyor.

Devlet, sorunlara çözüm üretmesi gereken bir sosyal kurumdur. Beşeri insan topluluğunun, cisim almış organize  yansımasıdır.

Devlet bir sistemdir ve tüm sistemler gibi alt birimlerinin karşılıklı birbirini desteklemesine dayanır.
Ancak bazıları bu destekleme kavramını aynı yapıda ve  yönde olma kuvvet olarak ele almaktadır.

Evrende, verimli hiçbir sistem tek kuvvet üzerine kurulu değildir. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır.

Muhakkak zıt kuvvetlerin birbirini dengelemesine dayanır. Bu isten bir atom yapısı olsun, ister galaksi fark etmez. Doğaya baktığımız da bile var olan sistem gene iki zıt kutbun dengede buluşmasına dayanır. Av ve Avcılardan, tüm sosyal topluluklara kadar.

Çünkü bir kuvvetin var olması için, onun zıttı olan kuvvetinde tanımlanması gerekmektedir.
Bir tek “kütle çekimi kuvvet”i tek yönlü gözüküyordu onu da dengelemek için, anti kütle çekimi kaynağı olarak “karanlık enerji” varsayımı geliştiriliyor.

Devlet, toplumun tüm kesimlerini temsil eden, daha da önemlisi onlardan sağladıkları kaynaklarla var olan kurumlardır.
Yani devletlerin gücünün kaynağı toplumdur. Devleti olmayan halklar vardır. Ancak halkı olmayan, tek bir devlet yoktur. Var olamaz.

Devletin egemenlik gücünü, ilk devlet teşekküllerinden beri üretim yöntemleri belirlemiş ve bu dönemlerde üretim araçlarına sahip olanlar devlet yönetiminde rol almışlardır.
Mülkiyet kavramı ile hukuksal bir yapıya da oturtularak, bu sistemlerin sürekliliği garanti altına alınmaya çalışılmıştır.

O yüzden devlet yönetiminde tek bir kuvvetin baskın olduğu yapılar, krallıklar, imparatorluklar, diktatörlükler daima zaman içinde kendi sonlarının tohumlarını da beraberlerinde getirmişlerdir.


Sadece demokratik yapıların, zaman içinde şartlara göre değişime ayak uydurma ve alt birimlerinin de değişerek yaşama şansı vardır.

Devlet, sadece kamu görevlisi memurlardan oluşmaz. Onlar sistem içindeki büyük, küçük çarklardır. Devlet ayrıca, dönemin genel eğilim ve beklentilerine göre tercih edilmiş seçimle görevlendirilmiş kişilerden de oluşur. Onlarda bu çarkların itici gücü, yağları ya da hatta frenleridir.
Devlet sisteminde, yönetimdekilerin her konuda serbest- özgür kalmaları, istedikleri değişimi yapmaları, sadece kendi çöküşlerini güçlendirir.

Üstelik sadece karşıt kuvvetlerin değil. Kendi taban desteklerinden de uzaklaşmaları ve onların da desteğini kaybetmeleridir.

Devlet sadece merkezi kuvvet de değildir. Tüm gücü ve yetkiyi üzerinde toplayarak, temsilcileri vasıtasıyla bunu icra gücüne dönüştüren yapılarda, küçük aksaklıklar ve gecikmeler birikerek. Zamanla çığ gibi artan sorunlar altında ezilirler.

Bu yüzden, devlet ve toplumsal sistemlerde ciddi bir dönüşüm süreci başladı. Üstelik bu dönüşüm öyle 20-30 yılda olmayacak, önümüzdeki 10 yıl içinde bu dönüşüm tamamlanacak.
(Tamamlayamayanlar, tamamlayanların avı olacak.)
Çünkü 20-30 yıl sonra yeni yapının da tekrar bir değişime gireceği öngörülüyor.

Bu dönemde, korumacı ve bölgesel milliyetçilik artacak, ülke ekonomileri bir merkezden değil, bölgesel oluşumlar üzerinden gerçekleşecek. Çünkü vergi veren vatandaş. Ödediği paranın kendi yaşam alanında kullanılmasına dikkat edecek.
Bu şekilde bölgesel kalkınma projeleri, gene bölgesel güçlerce, belediyeler, ticari organizasyonlar hatta çok ortaklı büyük girişimlerce gerçekleştirilecek.

Kâr amaçlı değil, hissedarlarının eğitim, sağlık, iş güvencesi ve emeklilik gibi ihtiyaçlarını karşılamayı amaç haline getiren ticari kurumlarda gözükecek.
Merkezi iktidarlar, bölgeler arası çatışmalarda, tarafsız hakem rolü ve büyük yatırımlarda taraflar arası işbirliğini düzenleyen hakim yönetimler haline dönüşecek.

Çünkü 40 yıldır süren özelleşme süreci ile devletlerin ekonomiyi biçimlendirme ve sosyal hayatı düzenlemeye yönelik bir çok enstrümanı kaybedilmiş durumda…
Bu yüzden devletlerin tekrar ekonomide baskın, teşvik edici role çıkmaları mümkün değil. Bu amaçla istenildiği kadar kredi, teşvik verilsin, işe yaramayacak. Boşa giden kaynak olacaklar ve durumu orta vade de daha da kötüleştirecek…

Bu yüzden, devletlerin iki seçeneği var. Ya en büyük işveren olarak, özelleştirilen tüm kurumları tekrar kamulaştırarak üretime sokacak ki bu saatten sonra bu imkansız, aşırı maliyetli…

Ya da  yerel yönetimleri ve organizasyonları destekleyen, eş güdüm, koordinasyon ve hakem rolüne geçecek.
Yani bir bakıma eyalet sistemine benzeyen, federal bir yapıya dönüşecek. Tabi bu ABD modeli değil. ABD için de işler pek iyi gitmiyor ve eyaletler arası ayrışma başladığı zaman, merkezi iktidarın bunları bir arada kalmaya zorlayıcı gücü ne kadar olabilir, şimdilik belirsiz.

Her toplumun, kendi kültürel birikim ve yapısına göre ayrıntılarda farklı modeller geliştirmesi daha olağan.

Bu çok normal çünkü, globalleşmenin getirdiği genellik ve bireysel özdeşlik (benzerlik) artıkça, bireyler daha küçük topluluk ve organizasyonlar içinde kendi çıkarlarını güvence altına almaya yönelecekledir.
(Irkçılık, dindaşlık, kavim, klan, halk, millet, ümmet, tarikat, aşiret kavramlarının altında bile bu eğilim vardır. Hatta köylerden kentlere göç sürecinde ülkemizde görülen memleketçilik kavramı altında bile bu var.)



Eğer bütün bunları göz önünü alarak bir devlet politikası geliştirilecek ise merkezi hükümetlerin. Bölgesel kamu güçleriyle işbirliği yaptığı ve onları desteklediği politikalar olumlu puan kazandıracaktır.
İnsana yardım ve desteği siyasetin malzemesi olmaktan çıkartan ve hüsnü zan ile hareket eden kuvvetler, bu süreçten başarılı olarak çıkacaktır.

12 Şubat 2017 Pazar

Bilimsel olarak bakıldığında Türkiye'nin başkanlık sistemine geçmesi mantıklı mı?

 
     Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017  https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/27566/


    Sosyo Ekonomik Sorular:
    1) Ülkemizin ekonomik durumu son 15 yıldır iyiye mi gitti?
    2) Toplumumuzun sosyal refah seviyesi son 15 yıldır daha iyiye mi gitti?
    3) Kendi geleceğinizi güvence altında hissediyor musunuz?
    4) Çocuklarınızın geleceği için daha iyi bir ülke olacağına inanıyor musunuz?
    5) Toplumsal barış ve bütünleşme, hoşgörü seviyesinde artış var mı ?
    6) Mevcut siyasi yönetimdeki politikacıların her şeyi,millet ve vatan sevgisiyle (menfaatine) yaptığını düşünüyor musunuz-hissediyor musunuz?
    7) Bu ülkenin son 15 yıldır ekiplerce çözülememiş ve karmaşıklaşmış sorunlarının, bir kişinin takdir ve karar yetkisiyle çözülebileceğini düşünüyor musunuz?
    Bu sorulara vereceğiniz cevaplara göre mantıklı olup olmadığına karar verebilirsiniz...Çünkü herkesin kendisine göre bir mantığı var. Soruları geliştirebilirsiniz de.
    
    Diğer yandan dünya toplumlarına bakınca, demokrasinin yetersiz kaldığı ülkelerde tek adam psikolojisinin ön plana çıktığını görüyoruz.
    Bunun bir kaç nedeni var.
    İlki geçmişteki tek adamların- liderlerin dönemine bakarsak, bunların döneminde dünyanın hala bakir, kaynakların bol ve sorunların kaynak paylaşımından çıkan kavgalardan oluştuğu bir dönem olduğunu görüyoruz. Toprağa dayalı üretim ve bunların siyasi sistemi monarşik yapıların yerlerini, ekonomisi endüstri tabanlı toplumların ve bunların parlementer sistemlerinin aldığını görüyoruz. Belki "kral" gitmiş ve yerine değiştirilebilen birileri gelmiş ama iktidar sahipleri dolaylı yoldan kralların gücüne sahip.
    Bu dönem sosyal refahın artışta olduğu, kazanılan mücadelelerle daha da arttığı dönemler.
    Yani geleceğe umutla bakıldığı dönemler. İnsanlar doğal olarak bu dönemleri güzel ve çekici olarak buluyorlar.
    Oysa günümüzde, bırakın artık paylaşılacak bol doğal kaynağı, doğal kaynak kalmamış durumda. Nüfus çok. Kaynak az. bitik. Tüketilmiş. Kavga edip kazansan bile paylaşacağın kaynak çok az.
    Geçmişin umut dolu günlerine ve yönetim sistemlerine çözüm için bakılması doğal bir güdü.
    İkincisi Amerika örneğinde olduğu gibi, toplumun eğitimli elit kısmı toplumları biçimlendirip, yönlendirirken, düşük eğitimli ve günlük sorunlarla sınırlı düşünen çoğunluğu oluşturuyor. Bunlar uzun vadeli sorunların çözümünü üstelenecek ve kendi dillerinden konuşacak birilerini tercih ediyorlar. Uzun vadeli sorunları düşünmek ve çözüm üretmek, bu zihinler için ağır ve zor bir iş.
    Arada bir, elit yönetim kadrosu (bürokrat) kontrolü elden kaçırabiliyor.
    Üçüncü bir nokta, dünyanın ekonomik yapısı ve üretim temeli değişiyor. Bu bir evrimdir. Maalesef sancılı olacaktır. Bilgi tabanlı ekonomiler gelişirken, sürüdürlebilirliğe dayalı ekonomik modele geçiyorlar. Gelişmekte olan ülkelere de ağır sanayi ve endüstrileri bırakıyorlar.
    Tabii zamanında dünyanın kaynaklarını bolca israf ettikleri ve dünyanın içine sı.tıkları için, şimdi yeni endüstrileşenlerin kendi yaptıkları gibi kalan kaynakları dikkatli ve idareli kullanmasını sağlayacak ekonomik çözümler arıyorlar. (Ne kadar ülkeler arası sorunları artırıp, bölgesel nüfus planlaması yapsalarda, dünya nüfusu hala çok yüksek. ) Çünkü kaynaklar çok az. Bitti mi, yerine ikame edilmeleri çok zor. Bu yüzden hızla sürdürülebilir ekonomik temellere geçerken, daha az kaynakla aynı verimi ve sosyal refahı sürdürme çabalarındalar.
    Bu kadar karmaşık ve uzun vadeli problemleri düşünmek, planlamak önlem almak sıradan vatandaş için ağır... Bugüne kadar da mevcut parlamenter demokratik sistemin de sorunları çözdüğünü -azalttığını düşünmüyor.
    Başkanlık sistemi doğal olarak bilinen, denemiş ve geçmişin umut dolu günlerine çağrışım yapan bir yapı...
    Mantıklı mı? Herkesin cevabı farklı.
    Eğer başkan adayı "ben olacaksam ve kazanacaksam" mantıklı ve gerekli.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017
  
    @Burtay Mutlu, konuyu genelde subjektif açıdan ele almışsınız. Benim peşimde olduğumsa objektif bir cevap arayışı. Soruda özellikle bilimsel olarak dememin nedeni bu.
    Gerçi referandumun amacı zaten subjektif bakışlardan oluşan çoğunluğun kararı sayesinde toplum için en mantıklısını bulmaktır denilebilir. Ancak bilimin bize sunduğu en değerli şey öngörülerde bulunabilmektir. Referanduma sunulan başkanlık modeli mi yoksa mevcut parlementer sistem mi daha mantıklıdır sorusunun cevabı mümkün olduğunca objektif nasıl bulunur? Hangi verilere bakmak gerekir? (Başka sistemleri gözardı edelim çünkü önümüzde 2 seçenek var)
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017

    Sorduğunuz sorulara gelince:
    1, 2 ) Son 15 yıla bakmak mantıklı değil çünkü sadece parlementer sistemle yönetildik. Hatta kendi tarihimize bakmak yeterli olmaz. Şuan referanduma sunulan başkanlık sistemine en yakın sistemleri bulmak gerekir.
    Diğer sorularınız ise bizi subjektif veriye götürür.
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017

    İçinde bulunduğum bir sisteme objektif bakmak biraz zor. Mum dibini aydınlatmaz. sorulara gelince, son 15 yıl baz alınmalı çünkü başkanlık sistemini gündeme getiren siyasal yapının ürünü olan bir talep. Neleri yaptılar? Neleri yapamadılar? Neleri yapmak istiyorlar?
    Hangi güç ve imkan bunları başarmalarına engel oldu da, daha geniş bir hareket alanı lazım oldu?
    Ve yapmak istedikleri, bu toplumun ihtiyacını cevaplıyor mu?
    Siyasilerin ne istediğini bilmeden ve bu gücü hangi mekanizmalarla kontrol edeceklerini anlamadan, bu önerinin mantıklı olup olmadığını söylemek zor.
    Bu durumda sadece herkes gibi şahsi yargımla fikir yürütebilirim. Yani bilgi eksikliği olduğu için, bilimsel teknik kullanamam.
    Bilimsel bakış istiyorsanız, soruna dıştan bakmak lazım. Gözlemci olmak lazım.
    Kendi hayatımdaki iyi ya da kötü olaylara göre varacağım hiç bir yargı, objektif olamaz.
    Bu nedenle sorularınıza ancak, bizi ve çocuklarımızı nasıl etkileyeceğini sorgulayarak cevap verebiliriz.
    Bu arada , "Üçüncü bir nokta..." başlıklı paragraf, sorunuzun cevabını içeriyor.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017

    İçinde bulunduğumuz sisteme mantıklı karar alabilecek kadar objektif bakabileceğimizi düşünüyorum. Örneğin kararımızda etkili olan ekonomik parametre üzerindeki subjektif veriyi azaltıp objektif veriyi arttırmak şöyle sağlanabilir:
    1) 15 yıl önceki ekonomik gücümüzle bugünkü ekonomik gücümüzü karşılaştırmak yerine 15 yıllık enflasyon verilerini kullanırız.
    2) İlk aşamada kendi subjektifliğimizden kurtuluyoruz ancak o dönemdeki yönetimin subjektif verilerinden kurtulamıyoruz, enflasyon sepeti seçimi gibi.
    3) Biraz daha objektiflik için enflasyon verileri yerine ülkenin para biriminin değerini kullanabiliriz. 15 yıl önce 1000 liraya kaç gram altın alabiliyorduk, bugün aynı paraya kaç gram altın alabiliyoruz.
    Yukarıdaki adımlarla objektifliği arttırdık ancak asıl mantıklı karar almamızı sağlayacak olan bu 15 yıl parlamenter sistemle değil de başkanlıkla yönetilmiş olsaydı sonuç daha mı iyi olurdu yoksa daha mı kötü? Bunu nasıl anlayabiliriz...
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017

    Son sorunuza objektif yanıt üretmem mümkün değil. Çünkü daha iyi mi, daha kötü mü 'nün cevabı kişiye ve birikimlerine göre değişken...
    Enflasyon verileri gerçekçi değil. Çünkü ekonomi bilimi rakamları çok iyi abartıyor. Örneğin, 0.5-0.95 TL/kg üretim maliyeti olan domates, tüketicinin önüne gelene kadar 4-5 el değiştiriyor. Ve 2,5-3 ile 7 TL arasında fiyatlanıyor. Her el değiştirişinde, alan ve satan işlemlerinden cirosu büyüyor. Yani 0.5 TL lik üretim ekonomiye, 12-13 TL'lik kaydi para sokuyor. Katma değer filan dense de, bu aslında ürünün alım satımı ile oluşturduğu ekonomik hareketliliğin değeri. Ama üretimin karşılığı değil.
    Bu nedenle enflasyon rakamları üzerinde istenildiği kadar oynanabilir.
    Üstelik olay kapalı bir sistemde olmuyor. Ekonomiler, dış etkenlere de açıklar. O yüzden verdiğiniz örnekler sağlıklı bir değerlendirme aracı değil bence...
    İşin gerçeği nedir?
    Dünyanın üretim düzeni ve ekonomik yapısı değişiyor. Kıt kaynaklar daha da kıtlaşıyor. Gelişmiş ülkeler kendilerini kurtaracak düzenlemelere yöneliyorlar.
    Bilginin ve üreticilerinin ekonomiye hakim olduğu dönemler başladı. Bu dönemde artık muhteşem deha bilimadamları yok. Uzmanlaşmış ekipler ve bu ekiplerin ekip şefleri var.
    Nihai hedef ise genelde ortakların, hissedarların ya da toplumsal ihtiyaçların belirlediği bir dönemdeyiz.
    Bilim dünyasında bilgi üretim tekniği ve yöntemleri ne ise, ülke yönetiminde de benzeri olması gerekiyor bence.
    Çünkü sorunlar çok fazla, karışık ve karşılıklı ilişki içinde...
    Çözüm üretmek çoğu zaman mümkün olmayacak, mevcut durumda en dengeli yapı-sistem geliştirecek yönetim ekipleri lazım.
    Ve bu yönetim ekiplerinin çalışma prensiplerini belirleyecek sıkı, net, açık ve şeffaf bir sistem.
    Başkanlık sistemi bunları verir mi, bilmiyorum.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017
  
 
   İyi, kötü sözcüklerini şu anlamda kullandım: Aynı paraya 15 yılda aldığımız altın miktarının parlamenter sistemde 15gr azaldığını düşünelim. Başkanlık sistemi olduğunda 15gr'dan daha az azalma olursa, örneğin 10gr, daha iyi demek; 15gr'dan daha çok olursa, örneğin 20gr, daha kötü demek. Yani kişiye göre değişmiyor.
    Sistemin dışa açık olması çok da önemli değil. Hatta dıştan gelen etkileri sistemin ne kadar başarı ile yönettiğinin göstergesi de bu parametrenin içinde gizli.
    Benzer aşamalardan geçmiş bir ülke bulabilirsek koordinat sistemi değiştirir gibi parametreleri dönüştürebiliriz. Böylece sonuca ulaşabiliriz diye düşünüyorum...
    Ahmet Yılmaz 12 Şubat 2017
 
    Altın bazında ise son 20 yılda alım gücü kaybı var. Ama altın bir ölçü değil bence. Çünkü 20 yıl evvel 1 gr altın ile alabildiklerimizi şu an 2 gram altın ile de alabiliyoruz. Kimi ürünlerde 0.5 gram altın ile de alabiliyoruz.
    Bizim ekonomik ve sosyal refah düzeyimizi belirleyecek olan şey, üretim gücümüz ile kendi kendimize yeterlilik düzeyimizdir.
    Bugün 3ncü dünya savaşı çıksa ve tüm sınırlar kapatılsa, Türkiye savaşa katılmayan bir tarafsız ülke olsa... Elimizdeki ürünler ve malzeme ile kendimizi ne kadar süre idare edebiliriz?
    Asıl ekonomik güç göstergesi budur?
    Eğer bu tür bir kapalılığı 2-3 yıl yaşarsak, elimizdeki buğday ekmek için yetecek mi? Üretimimiz ve teknolojimiz bunu karşılayabilecek mi? Enerji ihtiyacımızı azaltıp, kendimize enerji üretebilecek miyiz?
    Her ne kadar şu an ki global ekonomi de bu hayal gibi gözükse de, bir ülkenin gerçek gücünü üretim yapısı ve teknolojisi belirliyor. Yoksa rakamlar değil.
    Bence böyle bir durumda, bırak 4 yılı, 6 ay sonunda, karne ile bile ekmek bulamayız.
    Üretmiyoruz. Üretmek ciddi fedakarlık ve özveri istiyor. Bolca tüketiyoruz. Borçlanıyoruz. Sadece kendimizden değil, gelecek kuşaklarımızıda borçlandırıyoruz.
    Bu ekonomik sistem tökezlediği (tüketime dayalı büyüme) için, sistemi değiştirmek gerekiyor gibi...
    Başkanlık bunu mu sağlar, yoksa durumlarını korumak-geliştirmek isteyenlere fırsat mı sağlar bilmiyorum. Tamamen nerede durduğunuza ve baktığınıza göre göreceli.
    Eğer herhangi bir yönetim sistemi, bağımsız ve tarafsız bir hukuk sistemi altında olursa, hiç bir sistem zararlı olmaz. Hepsi başarılı olur bence.
    Burtay Mutlu (shibumi_tr) 12 Şubat 2017

21 Aralık 2016 Çarşamba

Siyaseti ve Toplumların Yönetim tarzını ne belirliyor?




Her ne kadar insan temel haklarının evrenselliği, insana değer verme, merhamet, dostluk, insanlık gibi yüce duygu ve erdemlerin üstünde titizlikle dursak ta, gerçekte bunların hepsi sadece birer araç.
İnsan Haklarından söz edenlerin, bu hakları ne zaman gündeme getirdiklerine bakın. Sadece ucu bir şekilde dokunacağı zaman.

Politika, her zaman uyuşmazlıkların çözülmesi veya tek yönlü çözümler üretmek için bir araç olmuştur. Politikanın tarafları, belli çıkar gruplarını temsil eder. Bu çıkar gruplarının arasındaki çatışmaları, politikacılar yönlendirir ve çözer.
Bir bakıma grup adına pazarlık yapan temsilcilerdir.

Ancak bu temsilciler, şahsi veya ait oldukları daha özel alt grubun çıkarlarını ön plana aldıkları zaman, genellikle sorunlar çıkar ve büyür.
Ne kadar geniş destek tabanları olursa olsun, destek tabanında da sorunlar çıkar. Genellikle böyle durumlarda, baskın olan grup, temsilcinin çevresindeki bölge, grup üzerindeki baskıyı arttırır. Ve grubu bir arada tutacak, iç politikalar üretilir.

Sonuçta, her politik grup bir çıkar grubunu temsil eder.
Bu kümelenme, üst kümenin, alt ve onlarında alt kümelerini de kapsayacak şekilde  yapılanır.

Ülke çıkarlarını bir grup temsil ederken, aynı grup ülke içinde bir çok gruptan biridir ve diğerlerine baskın olandır sadece.
O tek gruba baktığımızda, onunda aslında daha alt gruplardan oluştuğunu ve onlarında asgari müştereklerde buluştuğunu görürüz.
Bu alt gruplardan en baskın olanı, diğerlerini yönlendirmektedir.
Bu zincir bu şekilde sürer gider.
Ta ki, tek bir kişiye ulaşana kadar.

(Buraya kadar olan kısım, genel açıdan durum değerlendirmesidir.)

Bu çerçeveden bakınca, politikayı ve toplumların yönetim şekillerini ele alırsak,

Toplumların yönetim tarzını, üretim araçları ve yöntemleri belirler...
Eğer tarihe şöyle bakarsak ve İbn-i Haldun'un klanlarla ilgili sosyolojik çalışmasından başlarsak (bilgilerin-gözlemlerin 1000 yıllık olmasını değerini ve güncelliğini hiç azaltmamış olmasına dikkat ediniz, çünkü inceleme konusu hala aynı; insan...); Klanlar, kabileler, aşiretler ilk temel sosyal birimlerdir. Ağırlıklı olarak kan bağına veya akrabalık ilişkilerine dayalı, dışa kapalı bir yapıları vardır. Gen çeşitliliğinin düşük olması nedeniyle, belirgin ortak baskın özellikler taşıyabilirler.
Avcılık ve toplayıcılık ile geçinenlerde, hareketli olanlarda, göçerlerde, herkes üretim sisteminde yer alır. Bireyden önce topluluk ön plandadır. Çünkü çoğunluk faydasına olan her şey, bireyin direk ya da dolaylı faydasınadır.
Yapı olarak bireyler genelde birbirine denktir. Bu nedenle yönetimleri de bu denk kişiler arasından, yetenekleri ile üste çıkanlara verilir. Günümüzün demokrasi anlayışına yaklaşır.

Ancak tarımın keşfedilmesi ile yerleşik hayata geçilince, üretim yapısı değiştiğinden, toplumun yapısı dolayısı ile yönetim yapısı değişmiştir.

Öncelikli olarak en büyük toprak sahipleri, kabile-aşiret liderlerini yerini almıştır. Toprağın mülkiyet yolu ile çocuklara miras kalması, yönetim hakkının da miras kalmasına yol açmıştır.

En güçlü toprak sahipleri, çıkarlarını koruyacak savaşçıları da beslemeye başlamıştır. Böylece kent devletleri ortaya çıkmaya başlamış. Daha küçük toprak sahipleri de bu koruma karşılığında üretiminden pay vererek, yakın bölgelere yerleşmeye başlamış.
Üretim artışı ile toplumun ihtiyacı olan çeşitli araç ve gereçleri, hizmetleri üreten kişi ya da sınıfların doğuşu da bu dönemin ürünlerinden...

Göçerlikten, yerleşik yaşama geçiş ile aşiret liderliği artık seçimle değil, kan ile miras yoluyla aktarılmaya başlanmış.

Bu dönemde yönetim sistemlerinin alt dallara ayrılıp, branşlaşması ve planlamaların yapılması da başlamış. Böylece devlet sistemi ve bürokrasinin de temelleri atılmış.

Devlet, toplumun düzenini sağlayan ve aralarındaki çatışmaları çözen ama öz olarak bir kişi ya da soyu temsil eden yapıya ulaşmış.
Toplum, tebaa olarak, bu kişi ya da soy için; üreten, üretiminden pay (vergi) veren kişiler olarak özgürlüklerini kısmi olarak kaybetmişler.
Gelenekler, adetler, törelerle bu sosyal yapı işlenmiş ve güçlendirilmiş.

Üretim yapısının toprağa dayalı olması, artan nüfusun ihtiyaçları için daha fazla üretim olanaklarına da ihtiyaç doğurmuş. Eğer üretim ihtiyaçları karşılayamayacak düzeyde ise başka toplulukların üretimlerine ve üretim kaynaklarına göz dikilmiş.
Bu da savaş ganimetlerine ve yağmaya dayalı, tarımsal tabanlı ekonomi sistemleri geliştirmiş.

Nüfusun artması ve yaygınlaşması ile bu yapı yaklaşık 3500 yıl boyunca ağır ağır gelişmiş.
Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı ile büyük halk toplulukları, tek bir bakış altında birleştirilip krallıklar ve hatta imparatorluklar da kurulmuş.

Geçmişten kalan, kral, imparator, şah, padişah üst düzey  ve lord, dük, baron, ağa, efendi gibi kavramlarda alt düzey- bölgesel toprak sahipliğinin unvanlarından türemiş kavramlar.
Bu dönemde temel üretim yapısı toprağa-çiftçiliğe dayandığından, yönetim sistemleri de bu yapıyı koruyacak ve destekleyecek şekilde olmuş.
Topraklarını organize edemeyecekleri, üretim yaptırmayacakları yerleri ve işgal edip, vergileriyle kaynak haline getirmişler. Bu da sömürgecilik olarak karşımıza çıkıyor.

1776 yılı insanlık tarihi için dönüm noktalarından biri olmuş.
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, Buhar Makinesi icadı, Adam Smith'in "Ulusların Zenginliği" çalışması dünyanın tarihini değiştirmiş.

İngiliz sömürgesi Amerika, bağımsızlık mücadelesi sırasında bireysel hak ve özgürlükleri dile getirerek, devlet sisteminde, bireyi ön plana getiren anlayışı ortaya koymuş.
Buhar makinesi işgücü olarak, insan ve hayvan gücünden daha fazla işi, daha ekonomik olarak yapma imkanı sağlamış
Ulusların Zenginliği ise, yeni yüzyılın ticaretinin ve politikasının temel bakışlarını ortaya koymuş.

Çünkü sömürgelerden sağlanan dolaylı ve direk gelirler ile refah düzeyi ve bilimsel bilgi birikimi artan Avrupa, kabuk değiştirmeye başlamış.
Önce monarşik yapı etrafında, uluslaşmalar başlamış. Artan üretimi destekleyecek yeni pazarlar ve tüketici gruplarına olan ihtiyaç  uluslararası ticareti geliştirmeye başlamış.
Uzak bölgelerden sağlanan egzotik ürünler, ucuza üretilen sanayi ürünlerle ticaret edilince, kişi ve şirketlerin kar marjlarında büyük artışlar sağlanmış. Bu bir çok tüccar için yeni fırsatlar doğurmuş.
Üretimi destekleyecek işçi sınıfına da gerek duyulmaya başlanmış. Ve bu işçilerin makineleri kullanabilmesi içinde ulus çapında en azından asgari bir eğitim düzeyine ihtiyaç duyulmuş. Böylece ulusal eğitim sistemlerinin de temeli atılmış.
Başlangıçta ağırlıklı olan toprak sahiplerinin (ünvanlı) yerlerini ise girişimci tüccar ve fabrikatörler almaya başlamış.
Burjuvazinin ve kentleşmenin artışı, yeni sosyal sorunlara yol açmış. İşçilerin yaşam ve çalışma standartlarındaki düşüklüklerin, üretime ve tüketime olan olumsuz etkileri de giderilmeye çalışılmış.

Üretimin topraktan, sanayiye kayması, toprak işçiliği yapacak kişileri ve dolayısı ile toprak sahiplerinin etkinliklerini ve ekonomik güçlerini de olumsuz etkilemiş.
Sanayi ürünleri karşılığı, çok daha ucuza ithal edilen tarımsal ürünler zaten bu açığı kapatabilirken, işçilik ve bakım maliyetleri göreceli olarak daha yüksek olan tarımsal üretim azalmış.

Bu dönemde hakim güç aşama aşama  kentli, sermaye sahibine doğru kaymaya başlamış. İlk işçi örgütlenmeleri de, çalışma ve yaşam standartlarını artırmak amacıyla
bu dönemlerde doğuyor. Fabrikaların ticaret yollarına uygun yakınlıkta kurulması, fabrikaların kalıcı tesisler olması, işçilerin hareketli olabilmesi avantajı ile sosyal yapı biçimlenmeye başlamış.

Devlet sistemi teoride bir kişiye ya da soy'a ait olarak kabul edilse de, bu kişi ya da soylar daha temsili bir role doğru çekilmeye başlamışlar.
Bu dönemde üretilen iç politikalar da, halk sağlığı ve eğitiminin geliştirilmesi yönünde olmuş. dış politikalarda başka halkların sağlığı ve eğitimi pek önemsenmemiş.
Ancak en azından kendi aralarındaki çatışmaları bile bu topraklara taşımışlar. Böylece Avrupa devletleri, Avrupa kıtasında artan bir refah ile yaşarken, aynı devletler uluslararası arenada kıyasıya çekişir ve mücadele eder olmuşlar.
Daha çok kaynak, hem hammadde hem de pazar için çatışmışlar.

Bu dönem Birinci Dünya savaşı ile tamamen bitmiş. Toprak unvanları tamamen sembolikleşmiş. İmparatorlukların krallıkların yerini; demokratik yapılar, cumhuriyetler gelişmeye başlamış.
Bu yapısal değişimin şekillenmesi ve yerleşmesi yaklaşık 25 yıl sürmüş. 2nci dünya savaşından sonra ise tamamen yerleşmiş.

İkinci dünya savaşında, savaş için üretim yapısına dönen Amerikan Sanayisi, sıfır işsizlik gibi bir ideal konuma ulaşmış.
Fabrikalardaki yığın üretim, savaş bitiminde bu kadar üretimin nasıl tüketileceği konusunda yeni politikalar üretmeye zorlamış.
Keynes'in toplumsal refah artışının, tüketimi desteklemesi ve tüketiminde üretimi desteklemesi bununda ekonomik büyüme ve gelişme getiren ekonomi modeli, Amerikan örneğinin büyük başarısı sonucunda başta batı ülkeleri olmak üzere, hızla dünya çapında benimsenmiş.
Bu ekonomik politika, üretimimin istihdamı desteklemesi, artan şirket karlılığı ve ticaret hacmi sadece devlet yönetimlerince değil, işveren sermaye sahiplerince de büyük oranda desteklenmiş, benimsenmiş.
Halen yaklaşık 60 yıldır, dünya ekonomisine bu anlayış biçim veriyor.
Bu dönemde bireysel tüketicinin hakları, tüketiminin güvenceye alınması açısından da önemli olmuş. Dünya çapında tüketicilerin en azından minimum bir tüketim düzeyine ulaşabilmesi için, insan temel hakları çerçevesinde uluslararası düzenlemelere de yönelinmiştir.

(Bazıları bu noktada, insan haklarının evrenselliği ve öneminin, insani değerlere bağlı olduğunu, ekonomik açıdan ele almanın yanlış bir iddia olduğunu düşünebilir. O zaman şu soruyu sormak gerekir, insan haklarının öneminden ve evrenselliğinden bahseden toplumlar ya da devletler, niye başka toplumların çıkarları ve ihtiyaçları söz konusu olduğunda aynı duyarlılıkta olma ihtiyacı duymuyor?

O toplumlar arasındaki çatışmaları destekliyorlar? Ya da bizzat kendileri, çatışabiliyorlar ve bunu kendi toplumlarının ve dolayısı ile insanlığın (?) refahı için yaptıklarını iddia ediyorlar?
Ya da bu toplumların ürünlerini, bu toplumlara ancak yaşamalarına yetecek düzeyde bir gelir karşılığı alıyorlar? Kendilerine sürekli muhtaç bırakıyorlar? Vb. gibi bir çok soru sormak mümkün...)

Temel insan değerleri ve hakları çerçevesinde, kendi toplum refahlarını yükseltirken, bireysel hak ve özgürlüklerde de, bu ekonomik yapıya katılmalarını sağlayacak şekilde uygulamalara geçmişlerdir. Yani günümüzde, "modern demokrasi" adı altında sunulan modele...

Bu dönemde, özellikle uluslararası ticaretin artışı ile sermaye hareketlenmeye başlamış. Ulaşım imkanların genişlemesi ve hızlanması, sermaye sahibini belli bir yere veya bölgeye bağımlı olmaktan kurtarmış.
Dünya çapında tüm toplumların neredeyse, belli bir eğitim düzeyine de ulaştırılmış olması, işgücü ihtiyacının da karşılanmasını kolaylaştırmış.

Sonuçta eskiden işgücü hareketli ve bundan dolayı avantajlı iken, bu dönemde sermaye ve yatırımı da hareketli (mobil) olmuş.
Bu işgücünün, işçinin elini zayıflatan bir duruma dönüşmüş.
Özellikle sanayi üretiminde, işçilik ve hammadde ve ulaşım girdilerine göre yatırım yeri seçilmeye başlanmış.

Bir bakıma "Mavi Yakalı İşçilerin" güçleri kırılmış. Günümüzde sabit kalan kurumların çoğu, belli bir bölgedeki insanlara "hizmet veren kurumlar", hizmet sektörü dışındaki işletmeler ise, kendileri için en avantajlı noktalarda üretim yapmayı tercih ediyorlar.

Beyaz Yakalı dediğimiz, ağırlıklar hizmet sektöründe çalışanlar fiziksel güç yerine zihinsel güç kullanan, daha eğitimli ve alanında profesyonelleşmiş kişilerden oluşuyor.
Aralarında yapılan iş ve işyeri açısından ortak noktalar, Mavi Yakalılara göre daha az. İşbölümü ve uzmanlaşma ön planda. Bu nedenle örgütlenmeleri de daha farklı yapıda oluyor.
(Bu aynı zamanda, özellikle son 40 yıldır donmuş olduklarını, ülkemizdeki sendikaların niye kan kaybettiğini ve güncel çalışma yaşamını yakalayamadıklarını da açıklıyor.-Hala "Mavi Yakalı" ağırlıklı bir çalışma yaşamı ve ihtiyaçları için söylemler üretiyorlar.)

Bu gelişme aslında dünya çapında sanayi üretiminde işçilik maliyetlerini azaltırken, özellikle kirli sanayi'nin (çevre ve toplumsal kirliliğe katkısı yüksek alanlar) gelişmekte olan ülkelere kaymasına yol açtı.
Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler ise daha çok bilgi ve hizmet gibi, insan ağırlıklı ve odaklı alanlara yöneldiler.

Doğal olarak bilgili ve bilinçli insan sayısının artması ile  siyasi yönetimlerinde buna göre şekilleneceği, daha adil, liyakat tabanlı eşitlikçi ve uzlaşmacı bir yapıya dönüşeceğini öngörebiliriz.
Ancak öyle olmadı. En azından Avrupa ve bazı Uzakdoğu ülkeleri haricinde, demokrasi ve değerleri genel olarak dünya toplumlarına yansımadı.
(Günümüzde ideal anlamda en demokratik sayılabilecek yerler, Avrupa ülkeleridir ki onlar arasında bile yönetimsel olarak güneye indikçe  farklılıklar var.)

Politik sistemde bu yapı altında şekillendi. Eski hakim güçler olan toprak sahipleri ve sonra sermaye sahipleri yerine, çok uluslu şirketlerin-ortaklıkların yönetim kurulları yerine geçmeye başladı.
Uluslararası politikalara şirketler ve bunların karar mekanizmaları yön verirken, ulusal politikalara da etki ettiler.
Çünkü üretim araçları ve kaynakları (sermaye güçleri) onların elinde toplanmaya başladı.

Bunun sonucunda, demokrasinin eşitlik ilkesi altında herkesin seçilebilmesi de çok zorlaştı.
Fırsat eşitliği altında sunulan rekabetçi yaklaşım, yönetim kademelerine de ancak ekonomik yönden yeterli gücü ve desteği olanların seçilebilmesine neden oldu.
Yani geçmişin "toprak ve sonraki sermaye sahiplerinin" yerini, günümüzün "sermaye güçleri" aldı. (Bu sermaye güçleri geçmişteki gibi, bu güçlerini -kısmen- miras bırakmıyorlar. Sermaye sahipleriyle aralarındaki fark bu. Yönetim kurullarında seçiliyorlar veya değiştirilebiliniyorlar.)

Artık sıradan bir insanın, (çok popüler olmadıkça) ülke yönetiminde yer alabilmesinin yolu da kapanmış oldu. Avunması için, "oy vermeyi" demokrasi olarak tanımladık.

Çok partili siyasal yaşam, ülke içindeki farklı çıkar ve düşünce gruplarını temsil ederken, siyasi arena da bunların çekişme alanına dönüştü. Uluslararası destek olmadıkça bir grubun iktidara gelmesi ve hakimiyetini sürdürmesi de iyice zorlaştı.

Ancak tüketime dayalı büyüme modelinin öngörmediği şey, ekonomik büyümenin bir sınırı olması gerektiği idi. Hiç bir organizma sonsuza kadar büyüyemez. Eninde sonunda, kaynaklar biter ve aşırı büyümüş tüm organizmalar yok olur. Şu an dünya çapında gelişmiş ekonomilerin yüz yüze olduğu şey de bu. Tek sorun, beraberlerinde tüm dünyayı da sürükleyecek olmaları.
Üstelik üretim sonucu elde edilen ürünün gerçek ekonomik değeri ile pazar değeri arasında, aradaki aracılardan ve manipülasyonlardan kaynaklanan değer farkı bu ekonomilerde rakamları büyütmesi de ekonomik büyütme olarak sunuluyor.
(Örneğin metrekaresi 700-1000 TL'ye mal olan bir gayrimenkul, 250 bin liraya satılıyor.
Alan kişi bunu teminat gösterip, 200 bin TL kredi alıyor... Bir bakıyorsunuz, 85 bin liralık bir ürün ile piyasa da 350-400 bin TL'lik bir ekonomik alım gücü oluşturulmuş. Kaldıraca uğrayan ürün 85 bin lira, ekonomiye yansıması 350 bin lira... Aslında ekonomik karşılığı olmayan bu rakamlarla bütçeler şişiyor. Diğer ürün fiyatları ve işçilik maliyetleri artıyor. Vs. Vs.)

Tüketime dayalı büyüme modelinde, firmaların karlılık oranlarının düşmesi de çok ciddi bir tehdit. Eğer firmanın kâr'ı, bir sonraki yılın büyüme finansmanını karşılayamazsa, firma batar.
Bu nedenle firmalar sürekli yeni pazarlar, müşteriler bulmak için pazarlamacılarını da zorluyor. Çünkü yerinde duran ve diğerlerinden geride kalan firmalar batar. "Tüketime dayalı büyümeye dayanan ekonomik modelde" başka alternatif yok.

Şu anki durumda ülkeler ve firmalar büyümeyi sürdürülebilecek bir ekonomik model arayışı içindeler. Toplumsal refah düzeyi belli bir doygunluğa ulaşmış olan ülkeler, sermaye birikimi yüksek olan firmalar bu tür dönüşümleri aşamalı olarak gerçekleştirebilecek kapasitedeler.

Bu dönüşümü yaparken, dünya ekonomisini ve siyasetini de kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye de çalışıyorlar. Ülkelerindeki siyasal yapıyı şekillendirmeye çalışıyorlar.
Diğer yandan hiç kimse kalkıp bunu bir grup sermaye sahibinin, gizli bir örgüt çerçevesinde  dünya çapındaki örgütlenmesinin ve planlamasının sonucu olarak görmesi veya yansıtması da çok saçma...
Elbette çeşitli işadamları organizasyonları vardır. Uluslararası politikaları da biçimlendiriyorlardır. Ama bu insanlığı bir yere götürme amacından çok, kendi çıkarlarını gözetme ve koruma amacıyla yapılan bir çalışmadır.
Bu kadar çok bilinmezi ve değişkeni hesaplayıp, yönlendirebilme gücü 2-3 bin kişinin beyin gücünü çok aşar. Sıradan insana göre sahip oldukları daha uzun erimli öngörü ve bilgileri değerlendirip, fırsata çevirmek için hazırlık çalışmaları yapmaları daha kabul edilebilir.

Ancak çoğu firma bu kapasitede değil. Bu nedenle tüketime dayalı büyüme modeli, ya güzellikle ya da zorla (kuyunun dibinde su kalmayınca) terk edilecek.

Bu durumda dünyadaki siyasi yapı, üretim aracının değişmesi ile tekrar şekillenecek.

Günümüzde yavaş yavaş büyümeye başlayan ekonomik girişmelere ve gelişmelere bakarsak, geleceğin güç sahiplerinin, ne toprak ne de sermaye sahiplerinin değil, "bilgi sahibi" olanların olacağı görülüyor.

Yani bilgi sahibi olmak, bir veya bir kaç konuda en iyi olmak ve bu konudaki bilgi birikimini tekelinde tutmak ön planda olacak.

Burada bilgi sadece kitaplarda yazılan veya teknolojide kullanılan bilgileri değil. Daha çok
bilgi üretme, yönetme  ve bu durumu koruma, geliştirme kapasitesindeki kurumları kast ediyor.
Birey olarak bilginin bu şekilde yönetilmesi ve üretilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, "şirket yönetimleri ve ekipleri" olarak, zamanla da "ekipler ve seçtikleri yönetimler" olarak kendilerini göstereceklerdir.

Ekonomik hayatta bilginin öne çıkması, siyasi hayatı da şekillendirecektir. İnsanların eskiden yöneldiği çeşitli güç odakları çevresinde gruplanmalar zayıflayacaktır.

Yani bildiğimiz anlamda siyasal partiler, ideolojiler, inanç sistemlerinden doğmuş oluşumlar (tarikatlar) zayıflayacaklar. Ancak bu anlık değil, toplum gelişimi ile aşamalı olacak.
(Bu tür yapılar da güçlerini kaybetseler bile, her zaman mevcut durumdan memnun olmayanlardan kendisine taraftar bulacaktır.)

Toplumsal örgütlenme bilişim tabanlı oluşumların etrafında olacaktır.
Örgüt içi yoğun iletişim ve sosyal ağlar, kişilerin bilgisiyle birleşip, örgütlenme içindeki yerlerini belirleyecektir. (Bir bakıma bu tür organizasyonlar, dıştan canlı bir organizma olarak bile algılanabilirler.)
Bu tür sosyal ağ tabanlı organizasyonlarda, herkes belirtilen görüşlere katılıp katılmama özgürlüğüne sahiptir. Üstelik grubun tümüyle bile ters düşse, grubun bir parçası olarak var olmaya devam eder. Ve işleyişine katılır.

Bunun siyasi hayata yansıması ise, ideal demokrasi olmasa da, ona yakın bir konumda olacaktır. 
En azından günümüzdeki demokrasi anlayışına benzemeyeceklerdir. Bildiğimiz politik taraflar kalmayacaktır.
Herkes yapılan işte, kendisini ilgilendiren kısımları kadar yönetime ve karar mekanizmasına katılacaktır. Katılım gösterdiği alanda yetki ve hak sahibi olacaktır.

Bu tür organizasyonlarda, bazı kişiler iletişimin odak noktası olarak gözükse de, esas yönetim, sinir düğümleri gibi, belli noktalarda iletişimi ve paylaşımı üstünde toplayan ekip üyelerinden oluşan "geçici ekipler" üzerinde olacaktır.

Geçici, çünkü topluluğun karşılaştığı farklı bir sorunda, çözüm aşamalarında bu konularda birikimi olan bireyler sinir düğümlerine dönüşecek ve onların oluşturduğu ekipler karar mercii olacaktır.