Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2018 Pazar

(Bilimsel) Felsefe ve kuantum mekaniğinin çağımıza etkileri.


Felsefe, esasen mantıklı düşünce sistematiği olarak, İnsanın doğa olgularını sorgulaması esnasında, sorgulanan konuların neden ve sonuçlarının "doğru bilgiye" dayanarak analiz etme yöntemlerini içerir.

Felsefe bize bilgilerin hangi sırayla ve nasıl ele alınacağını, farklı bilgiler arasında nasıl bağlantı kurulacağını ve bunların arasında yanlış sonuçlara sebep olan hatalı bilgilerinde nasıl ayıklanacağını gösterir.
Bunu yaparken, farklı bakış açılarından oluşan teknikleri kullanır. Hiç bir olayın gözlemlenmesi ve analiz edilmesinde, tek bir felsefe bakış açısı kullanılmaz. Genel olarak,  üretilecek bilginin (neden veya sonuç) analizinde kullanılacak bilgi miktarına ve çeşidine göre farklı tekniklerin bir arada, farklı oranlarda kullanıldığı  bir kokteyl oluşturulur.

Mesela, gözlem ve deney olarak yetersiz bilgiye sahip olunan konularda, cesur varsayımların ortaya atılıp, bu varsayımın ve sonuçlarının yanlışlanması ile hatalı bilgiler, varsayımdan ayıklanabilir. (Karl Popper, Falsificationism- Yanlışlama) . Mesela karanlık madde ve karanlık enerji konusunda, elde edilen gözlem sonuçlarının değerlendirilmesinde çok faydalı bir yöntemdir. Çünkü her ikisinin de esas içeriği bilinmediği ama sonuçları gözlendiği için, bu gözlemlerden çıkarımlar yaparken, yanlışlanan bilgiler en az doğru bilgiler kadar değerli varsayıma katkıda bulunmaktadır.

Ancak  tekrarlanmış gözlem ve deneylere dayalı olarak elde edilmiş ve kesinleşmiş  sonuçlara dayalı bir varsayım üretirken, tümevarım- tümdengelim (inductivism, deduction) ve test edilebilirlik (Pierre Duhem -testability) yöntemlerini kullanarak, doğrudan gözlem veya deney yapılamayan bir konu üzerinde de, tamamen doğru bilgilere dayalı olduğu için, doğru bir sonuç üretebiliriz. Mesela, güneş'in merkezinin ısısı hakkında bir varsayım üretmek gibi...

Ben, (gözlemciye göre) görelilik (relativism), bilimsel gerçeklik (scientific realism), yanlışma, tümevarım ve tümden gelim, test edilebilirlik, bilimsel paradigma (
Scientific Paradigm- Thomas Kuhn) metodlarından  özellikle yanlışlanabilirlik ve paradigma metodlarını seviyorum.

Çünkü yanlışlanabilirlik, konuların dışına çıkarken, sınırların dışına çıkma, genel kabul edilmiş doğruların üstünde tekrar düşünme ve farklı açılardan ele alma imkanı sağlıyor.

Bu şekilde bir yaklaşım ürettikten sonra, onu sınamak, eğer mümkün değil ise ilişkili diğer konularla aradaki bağlantıyı basitleştirerek, aynı örnek üzerinden sunma imkanı arıyorum.
Bu arada konuyu basitleştirmeyi engelleyen yardımcı varsayımları da ayıklayıp, yerlerine bilimsel gözlem ve deneylerle uyuşan  sonuçları, elde etmeye  çalışıyorum.
Bu şekilde varsayım ile mümkün olduğunca çok ve farklı bilmeceyi cevaplamış oluyorum.

Bilinçli olarak tek bir metot üzerinde tercih yapmam mümkün olmuyor. Çünkü konunun çözüm ihtiyacına ve hakkında bilgi düzeyine göre farklı yaklaşımları, farklı derecelerde kullanmak gerekiyor.

Örneğin; büyük patlama öncesi evrenin tüm enerjisinin tekilleşmiş, homojen ve simetrik olduğu konusunda geniş bir görüş birliği var.
Bu yaklaşımı değiştirmeden, ama bu durumu farklı bakış açılarıyla değerlendirerek bir varsayım ürettim.
İlgili kavramları da bu varsayım açısından,  geçerli tanımlarıyla çatışmayacak şekilde ele aldım
Varsayımın ana felsefesi, evrenin başlangıçta homojen ve simetrik olmasından dolayı çok az fizik kuralı ile başladığı ve bu kuralların temel olduğuna dayanıyor.
Bu kuralları, termodinamik kuralları olarak da tanımlıyoruz. Gözlemlediğimiz diğer konular, evrenin genişlemesi esnasında parçacıkların ve alanların karşılıklı ilişkilerinin çeşitliliğinden ve derecelerinden kaynaklandığını öngörüyor.
Bu varsayıma göre, evrenin başlangıcındaki temel kanunlar hala varlıklarını aynı şekilde "temel düzeyde" sürdürmeliydi.

"Enerji her zaman çok yoğun ortamdan, az yoğun ortama akar." ve "Tepki, etkiye eşittir."

Buna göre, havaya zıpladığınızda, bir taş başka bir taşa çarptığında, ateş yaktığınızda, bir cismi ısıttığımızda, elektronu foton ile bombardıman ettiğinizde, kütlesiz enerji kuantından kütle oluşumunda, momentum ve eylemsizlikte, ivmelenirken ve sabit hızı korurken, özel göreliliğin tüm sonuçların aynı temel prensibe dayanmalıydı.

Ve, bunu başardım. Çok iddialı olduğunu biliyorum! "Aynı mekanizma" tüm bu olguları açıklayabiliyor.
Yanlışlama ve paradigmalardan faydalanarak konuyu sadeleştirip, bir derece basitleştirdim. (Fizik biliminde eğitimim olmadığı için, sadece fizikçilerin anlayabileceği şekilde yapamıyorum.)


Konu "tek soru" ile başlıyor. "(Herhangi) Etki nasıl iletilir?"

Ve şu düşünce deneyi ile cevaplamaya başladım:

Eğer elimde 2 ışık saati uzunluğunda demir bir çubuk olsaydı ve bunu uzay boşluğunda 1 metre/saat itecek kadar kuvvet uygulasaydım, çubuğun ve diğer ucunun durumu ne olurdu?


(11.09.2018)

--------------------------------------------------------------------------


Felsefe, binlerce yıl boyunca insanlığa yol göstermiş olan aklı ve bilimi doğurmuştur. İnsanın kendisini ve yaşamını sorgulamasından başlayan felsefe, toplumu ve en sonunda tanrıları ve doğayı sorgulamaya kadar ilerlemiştir.

Felsefe bir düşünme sistemi, alışkanlığıdır. Sorgulanan konunun, alanın içeriğine göre uzmanlaşmış ve alanlara göre farklı sorgulama teknikleri de geliştirmiştir.

Bu şekli ile insanoğlunun tüm düşünsel faaliyetlerinde, gelişiminde temel kaynak olmuştur.

Olgunun, doğru açıdan ele alınıp değerlendirilmesi ve diğer olgularla olan sebep-sonuç ilişkilerini tanımlaması ile her alana özgü bir felsefe gelişmiştir.

Bu nedenle, herhangi bir konuda, konunun felsefesi, o konunun  hangi açıdan ve hangi önceliklerle ele alınması gerektiğini de bildirmektedir.

Önceleri doğa ve toplum bilimleri iç içe iken, bütün bilim insanları aynı zamanda felsefeci, tüm felsefeciler de bilimciydi... Ancak 18nci yüzyıldan itibaren endüstri dönemi ve ihtiyaçları ile  toplum ancak bilimin mutlak ve ölçülebilinir değerleri üzerinde gelişme imkanı buldu. Bilimsel görüş içindeki felsefenin rolü gittikçe azalırken, bu alan daha çok yeni doğan sosyal bilimlere bırakıldı.
Çünkü felsefe, ölçülemeyen, mutlak ve nesnel olmayan olguların veri olarak değerlendirilmesini, aralarındaki bağlantıların çözümlenmesine de imkan veriyordu.


Sayısal değerlere dayanan bilimin ise bundan sonra felsefeye ihtiyacı kalmadığı düşünüldü. Üstelik yüzlerce yıllık felsefenin birikimiyle oluşturulan bilimsel bakışla elde edilen sonuçların başarısı ve göz kamaştırıcılığı, bilime olan inancı ve güveni güçlendirirken, felsefeyi tamamen çıkarma eğilimine girdi.

O dönemki bilimsel anlayışı değiştiren ve felsefe ihtiyacını doğuran iki olay oldu.

İlki Einstein'ın Özel Görelilik teorisi ile başlayan ve kuantum fiziğinin gelişimi ile devam eden, bilimsel düşünme tekniğindeki değişimler oldu.
Bu ölçülebilinir, tanımlanabilinir, durumu ve hareketi; zaman ve diğer verilerine göre tahmin edilebilir parçalardan oluşan bütünün incelenmesine dayanan bilimsel anlayışı değiştirdi.


İkincisi, 1nci dünya Savaşında kullanılan bilimsel teknolojinin dehşet veren yıkımı ve sonuçları, bilimin iki yüzü de keskin bir kılıç olduğu, insanlığı daha iyiye götürebileceği gibi, daha kötüye de götürebileceğinin anlaşılmasına neden oldu.
Bu bilimsel bakış altında temel ilkelerin ve ahlaki bir bilim felsefesinin gereğini de doğurdu.

Felsefesi olmayan bir bilimsel bakış, tam bir yok edici olabilirdi.

Klasik fizik uygulamalarında kalan ve bilimsel kesinlik ve hesaplanabilirliğin (kontrol edilebilirlik anlamına da geliyor bu) doğurduğu pozitif bakış açısı hala sürmektedir.

Klasik fizik değerlerine bağlı  kişi ve toplumlar, hala bilimden sağlanacakların tamamen kontrolleri altında ve insanlık için iyi olduğunu düşündürtmektedir.

Ancak kuantum mekaniği, klasik mekanik anlayışını temel değerlerden yaralamıştır.

Olguların ve olayların, bağımsız incelenen birimlerin bir bütününden oluştuğunu ortaya koymuştur. Böylece, bir olguyu sebep ve sonuçları ile tanımlarken alanı esnetmiş, belirsizlikleri de kapsamına almıştır. Bu, olguları dalga denklemleriyle tanımlama şeklinde kendini göstermiştir.


Klasik fizikteki niceliklerin sürekli kesintisizliğinin yerini, olguların kesikli ve limitlerle sınırlanmış durumları ve ilişkileri yerleşti.

Atom altı parçacıkların konum ve momentumlarınızdaki belirsizlik, dalga ve parçacık özelliği göstermelerinden kaynaklanan dualite-ikililik  kesinliğe ve hesaplanabilirliğe  dayalı klasik fiziği sarstı.
Ama esas klasik fiziğin cevaplayamadığı soruları cevaplaması ve kimi durumlarda çok daha doğru ve net sonuçlarla hesaplanabilirlik sağlaması, bilimcilerin düşünce anlayışını etkiledi.


Bu bilimsel felsefenin temelini oluşturan kuşkuculuk ile de uyumlu sorular zincirini doğurdu. Sistemin bir bütün olarak ele alınması ve net sonuçların bile ancak belirli koşullar altında geçerli olması farklı yaklaşımlar ve durumlar arasındaki bağlantıların ortaya konması ihtiyacını doğurdu.
Tüm kuvvetleri açıklayan ve birleştiren "Her Şey'in Teorisi" de bunun bir sonucu, "kızıl elması" oldu.


Bu bütüncül yaklaşım, sosyal bilimlerden, ekonomiye kadar bir çok alanda etkilerini gösterdi. Oyun Teorisi gibi iktisadi durumları açıklayan yaklaşım aslında tam olarak "kaos yaklaşımının" belirsizlik ve kontrol edilemezliğinin, dalga fonksiyonu olarak nasıl belirlenebilir sonuçlara yol açtığını göstermekteydi.

Günümüzde hiç kimse, Nijerya'da açlıktan ölen bir çocuk yüzünden bütün bölgenin savaşa sürüklenebileceği ya da barışın tamamen hakim olacağı düşüncesine karşı direnci kalmamıştır. Tüm bilinen koşullara rağmen, sonuçlar bu olasılık olarak kabul edilmektedir.


Tüm bilim branşlarında, çerçeveyi tamamlayan arka plan gizli değişkenlerin  belirsizlik etkileri kabul edilmiş ve artı-eksi değerler aralığındaki (bir bakıma dalga fonksiyonu olarak) sonuçlar geçerlilik kazanmıştır.

(27.08.2018)

22 Ağustos 2017 Salı

Eğitim ve Zeka hakkında düşünceler.



Çocuk yetiştirirken ona mümkün olan en iyi koşulları sunmaya ve en avantajlı şekilde donatmaya çalışırız.
Aslında gizli amacımız, hayat kavgasında ayakları üzerinde durabilecek, başarısızlıklar karşısında sıfırdan başlayabilecek, değişen şartlara uyum sağlayabilecek, kısaca "ayakta kalacak" bireyler yetiştirmek.
Eğitim ve uygulama ile zekayı desteklemek; büyük yatağa (kapasitesi) sınırlı kumaş (imkanlar) ile yorgan dikmek (eğitim, yöneylem) gibi ...
Bir taraftan çekiştirince, başka bir taraf muhakkak açılıyor. Yatağın her tarafı en verimli şekilde kullanılamıyor. Bir eksik kalıyor.


Ya çok maharretli bir terzi olacaksın.
(Çok bilinçli, belki hedefinizdeki çocuktan daha zeki, sosyal, mutlu, akıllı, başarılı...)
Ya yatak küçük olacak (bunu hiç birimiz istemiyoruz ama...)
Ya da yorgan büyük ( Bu seferde çok imkanı seferber ederek verilmiş eğitim)
Ama yatak küçük ise, zaten yorgan fazla geliyor. Boşa, kayıp oluyor.


Bu iş çok zor.

En temizi; bırakın özgürce, çocuğu
İstediği sevdiği ne ise, onu yapsın.
Sevdiği işte zaten başarılı da olur, mutlu da...
Kendisine güveni de olur, ispatı da...

Şimdiye kadar -özel durumlar hariç- sınırlı, zekası veya merakı yetersiz, mutsuz küçük bir çocuğa hiç denk gelmedim.
Aslında sanırım biz büyükler, istediğimiz gibi biçimlendirmeye çalışırken, bu cevherleri köreltiyoruz.
Hepsinden biraz olması için, çocuğun zihnini özgür bırakın ...

Kimi ebeveynler, özgüveni yüksek olsun diye, çocuğun isteklerini karşılayıp, ona sınır koymama eğiliminde oluyorlar. Ama bu sorunu daha da çetrefilleştiriyor.
Çocuk büyüdükçe, başkaları tarafından karşılanmayan isteklerinden dolayı, ailesine yükleniyor ve bağımlılaşıyor.
Çocuğun zihnini serbest bırakmak, onun isteklerini karşılamak olmamalı. Bilakis, onun toplum ve aile içindeki yerini ve sınırlarını gösterip, bu sınırlar içinde kendisine ait özel bir kişilik alanı oluşturmasını desteklemek olmalı.
Çünkü o sınırlarını genişletince, özellikle onu sevenler başta olmak üzere, başka birilerinin de sınırları daralıyor olduğunu anlamalı.
Ona aile içindeki yerini gösterip, bir işlev ve sorumluluk sahibi olması desteklenmeli.
Merak ettiği konularda mümkün olan teçhizat ve tedrisat desteği verilirken, sabun köpüğü heveslerde, aynı hatalar tekrarlanmamalı.

İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Tek başına, fiziksel ya da zihinsel, mutlu olamaz. Başarıları takdir edilmedikçe, yaptıklarından haz almaz. Daha iyisini yaptığında bu takdir edilmezse, "yarın daha iyisini yapacağım duygusu" kalmaz.
Bireylerin kişilik sınırları gösterilemezse, başkalarını da kendisi gibi sınırsız sanır ve gerçekleşmeyecek arzu ve isteklerin peşinde tatminsiz, mutsuz kalır.

Hayal gücü eleştirilirse, hayallerine kendisi de inanmaz. Her şey kötüye giderken bile iyiyi araması öğretilmezse, yarından umudunu keser. Umut gidince, insanoğlunun gelecek ümidi de gider.
Yarına korkuyla, endişeyle bakar. Belki de hiç gerçekleşemeyecek olası tehditlere zihnini yorup, önlem alır. Zamanını ve zekasını boşa harcar.
(Aslında bu "toplumsal bir yara"mız gibi duruyor...)
Çocuğun zihnini açmak için; onunla oyun oynayın. Hikayeler anlatın. Umutlarınızdan bahsedin. Beraber öğrenin. Fikirlerine değer verin ve UYGULAYIN.
Sorular sorup, hiç düşünmediği konularda düşünmesini sağlayın.
Ve her zaman gerçekçi olun, hayallerini gerçek imkanları üzerinde geliştirsin...


Ve bir şey yapmak istediğinde, "Hayır!" demeyin. Beraber yapmaya çalışırken, neden olmayacağını "anlamasını sağlamaya" çalışın.

Onu anlayın, sizi de anlaması için sabırla uğraşın.

·         Zeka çoğunlukla genetik ve çevresel faktörlere direkt bağlı. Bunu bilimsel çalışmalardan, araştırmalardan biliyoruz.

Zeka yazılımdır, beyin ise donanım. Bu metaforda beynin yaptığı her şeye " akıl " diyoruz. Akıl, beyin denen donanım zemininde " zeka " denilen yazılım kökenli programların toplamıdır. Genetik faktörü çoğunlukla donanıma gözle görünür bir etki eder. İyi bir zemin yoksa ne kadar iyi yazılıma sahip olursan ol bir noktaya kadar. Çevresel faktörler tamamı ile yazılımı şekillendirir. Dış dünya ile oluşan yazılım (zeka) iç dünyamız olan beyin ile birleşip ortaya " aklı " çıkarır.


Bilgelik en başta kendini bilmeyi gerektirir. Yani aklımızı bilmeyi, anlamayı gerektirir. Yoksul toplumlarda uzlaşma ve her soruna bir çözüm bulma eğiliminin temelinde çaresizliğin ve azmin olduğunu tüm içtenlikle düşünüyorum. Zengin olup iyi düşünen ve iyi bir muhakeme yetisine sahip insanlar olduğu gibi fakir olup basit düşünen ve ilerisini görme yetisi olmayan insanlarda var. Bu yüzden zenginin ya da fakirin zeki olup olmamasını bu örneğe dayandıramayız.

Bu noktada bilgelik çok önemli çünkü günümüzde insanlar birbirinin gözlerinden dünyaya ve olaylara bakmayı bilmiyorlar. Bırak bakmayı, farklı insanların farklı durumları daha farklı değerlendirmesi gerçeğini bile kabul etmiyorlar. İnsanların ön yargıları ve kutuplaşmaya iten nedenleri
(ırk, din, dil, maddi seviye, güzellik, gibi ) yüzünden birbirlerini anlamasının sonucu da anlaşmazlıklar, fikir ayrılıkları ve iyi-kötü kavramları doğuyor. Bilgelik ne kadar bildiğin ile ilgili değil bu noktada.

Bilgelik demek kendi aklının bileşenlerinin farkına varıp diğerlerininkini anlamaya çalışmak ve kendi aklın ile diğerlerininkinin arasında hiçbir menfaat ve art niyet olmadan köprü kurmak demek. Her sorun için bir çözüme sahip olmak değil her sorunun bir çözümü olabileceğine dair kendini koşullamak demektir. Bu noktada anlaşmazlık dediğimiz şey; milyarlarca yazılımın, birbirinin yarattığı programları anlayamaması, çalıştıramaması değildir midir ?
Kemal ( Bay Hiçkimse ) 25 Aralık 2017




EĞİTİM SİSTEMİ  NASIL OLMALI ?

Daha az ders saatleri ile daha az gün eğitim verilmeli.

Önümüzdeki yüzyılın şart ve ihtiyaçlarını göz önüne alırsak; bireyselliği gelişmiş ama ekip çalışmasına yatkın, iş bölümü ile uzmanlaşan bireylere ihtiyacımız olacak.

Liderlik kavramı, kişinin niteliklerinden, uzmanlığa yani işin niteliklerine kaymak zorunda...
Bu ekip çalışması ile yoğun bilgi üretimi için, bireysel özellikleri törpülemeden ve gruba farklılık olarak değil, tamamlayıcı olarak sunmak için:

Çocuklara; okuma-yazma öğretildikten sonra, üyeleri projelerle değişen ekipler halinde görevler verilmeli.

Her ekip kendi proje konusunu araştırıp, sınıf arkadaşlarına sunum yapmalı.

Not sistemi de iki aşamalı olmalı.
1) Kendi projesine ne kadar iyi hazırlandı. Ekibe ne kattı?
2) Diğer ekiplerin projelerini ne kadar anladı?

Notlama:
1) Ekibin projesi için öğretmen yanında sınıf arkadaşları da not vermeli. Bireyin ekibe katkısı içinde, ekip arkadaşları not vermeli.

2) Diğer ekiplerin konularını ne derece anladığını sorgulayacak soruları, sunum hazırlayan ekibin üyeleri hazırlamalı. Değerlendirme önce öğrenci, sonra ilgili öğretmen tarafından yapılmalı.

Konuları tam anlamadığı anlaşılan öğrenciler, sunum ekibi tarafından tekrar eğitime alınmalı,
Tekrar değerlendirme (soru-sınav) ile öğrenci değerlendirilmeli.

Öğretmen'e ne oldu?
Onun işi artık çok daha zor.
Ekiplere ve üyelerine araştırmalarında danışmanlık ve yol göstericilik yapacak. Sunum öncesi, gelinen aşamayı ve hataları saptayarak, doğru bilgiye yönlendirecek.

Değerlendirmelerin adil ve tarafsız olması için, isimleri saklayarak, kodlu sistemle değerlendirmeye alınmasını organize edecek. Böylece, sınav-soru kısmında kimse, kimin cevaplarını değerlendirdiğini bilmeyecek.

16 Kasım 2016 Çarşamba

Evrim ve Din

Evrim Teorisi' ni Kabul Eden Ateist midir? Dini Kabul Eden Biri Evrim Teorisi'ni de Kabul Edebilir mi?

http://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/24166/



Evrim teorisi ile ateistliğin hiç bir ilişkisi yoktur. Teoriyi ortaya atan Darvin de inançlı ve bu yüzden ciddi tereddütler yaşamış biriydi.

Zaten evrim teorisi bize yaradılışın ne kadar ince ve muazzam olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Çok ince ve hassas bir yapının, uzun bir sürecin sonunda var olmayı anlatmaktadır. Şöyle ki; Hiç bir şey sebepsiz yaratılmamıştır. Bizler bunu yorumlarken, var olanın üzerine odaklanıp, neden var olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Yani, insan niye vardır? gibi...
Bir de şu açıdan düşünün, hangi koşullar ve süreç sonucunda insan haline gelmişiz?  Bir toz ve su damlasından başlayarak hangi aşamalarla ve süreç ile insan olarak, zeki bir forma ulaşmışız?

Bana göre geçmişteki tüm olaylar ve olgular zinciri, insanın yaratışının bir parçasıydı. Din bize bu süreci açıklamıyor. Konuya girmiyor. Sadece düşünene ibretlik mesajlar veriyor. İlk insanın tamamlanması ve yeryüzünde hüküm sürmesi ile başlıyor, anlatımı.

Ateistlikle bağlantı kuranlar genelde, bu süreci kendi fiziksel, maddi varlıklarına göre ve yargılarına göre değerlendiriyorlar. Yani 60 yıl ortalama yaşayan bir insanın değerleriyle... Onlar için 10 bin yıl bile çok uzun bir süreç oluyor.

Oysa işe Allah-ü Teâla (C.C.) açısından bakarsanız; anlık bir iş... Saniye bile değil. Sadece her şeyi bir sebebe bağlayarak, sistematik olarak gelişimini sağlamış... İşte 60 yıllık ömrü olan bu süreci kavrayamıyor. Aklı almadığı içinde, bu süreci bir kıstasa koyup kendi din değerleri ile algılanmasına, kabule uğraşıyor.

Bana göre bu süreci din dışı olarak kabul etmek, O'nun eserlerine ve mükemmelliğine saldırıdır.
Yani iman kaybıdır.

Dini sadece; "şekle" ve inancı, "düşünmeden sorgulamadan kabule-itaate" indirgemiş kişilerin eseridir, sorduğunuz sorudaki şüpheler.
Bir çoğumuz aynı şüpheleri ve sorguları yaşıyoruz. Bilgi artıkça, şüpheler azalıyor, eminlik artıyor.
Bir yandan da bu tür kişilerin (ki çoğu zaten din-inanç ticaretiyle geçiniyor, güç ve mevki sahibi olmaya çalışıyor) birey üzerindeki hakimiyeti azalıyor. Bu da onların işine gelmiyor.

İnsanın ortaya bir fikir atıp, zamanla onu dallandırması, budaklandırıp genişletmesi her zaman olmuştur. Mesela, dinimizdeki bu kadar mezhep ve tarikat, Allah'ın (C.C.) emri miydi? Kim ve nasıl karar vermiş? Birinin "ak" dediğine bir diğeri, "gri" ya da "ak değil ama beyazımsı" veya "kara" diyebiliyor. Oysa Tek Tanrı, Tek kitap ve tek peygamber bunların kökeni... Nasıl böyle dallanıp, budaklanıyor. Bir de kendilerini doğrulamak için, geliştirip yayılıyor?
İnsan faktörü girdiği için... İnsanların inancında gedikler, şüpheler olduğu zaman, bunları gidermek ve doğru bir sonuca ulaşmak istediği zaman, ondan daha iyi konuyu bildiğini düşündüğü kişilere sorduğu için... Belki hiç biri art niyetli değildi. Hiç biri kötü bir şey yapmak istemiyordu. Ama dine, aracı olarak insan faktörü girdiği anda, ayrılıklar ve farklılıklar başlamış. Gruplaşmalar, hizipleşmeye ve çatışmalara neden olmuş.

Bu nedenle bana göre, evrim teorisi, yaradılışın mükemmelliğinin ve O'nun gücünün kanıtı iken, bir başkası için O'ndan uzaklaşma olabiliyor.

En doğrusu, bu sorunun cevabını kendinizden aramanız. Öğrenip, sorgulayıp, düşünüp, karar vermeniz. Eğer bir karara varacaksanız, bunu "bilimsel bilgilerle ve mantıkla destekleyecek" şekilde (ki kişilerin yargı ve hükümlerinin kararınız üzerinde etkisi kalmasın) yapın.
(Bilim bir inanç değildir. Doğruyu, "salt doğru"yu arama yöntemidir. Bilimsel ilkeler de hatalı yaklaşımları ve sonuçları elimine etmek için geliştirilmiştir.)

31 Temmuz 2016 Pazar

Türk Mucizesi Nerede Kaldı?



Günümüzde Uzakdoğu özellikle de Çin mucizesi gündem de... Çin şu anki başarısını neye borçlu? Nasıl bu kadar engeline (sermaye eksikliği, aşırı nüfus, kirlenen doğası, vs) karşın yıllık %10 civarını tutturuyor?



Biraz geçmişe bakınca 70'lerin sonundaki radikal siyasi bakış ve ekonomik değişimlerin payı büyük gözüküyor.

Ancak en önemli değişikliği, "tek çocuk" politikasını sıkılaştırma ile yapıyor.

Tek çocuk politikasıyla, doğan çocuklara çok daha iyi bir eğitim ve sağlık olanağı sağlanıyor. Çocuklara yapılan eğitim artıyor.



Günümüzde Çin'in başarısı, dönemde sıkı takip edilen bu politikanın ürünleri.

Taklit ürünlerden, kendi teknolojisini ve dizaynını geliştiren bir ülkeye dönüşüyor Çin.



Bizim sonumuzu açıkçası pek hayırlı görmüyorum. Her geçen gün daha da düşen eğitim seviyemiz ve kalite kaybeden eğitim düzeyimiz, bilgi düzeyi düşük, "bilmek" ile "inanmak" arasındaki farkı anlamayan, verileni kabul eden, olanı sorgulamayan bu yüzden de üretemeyen ama tatminsiz kuşaklar yetiştiriyor.



Çoğu gencimiz geleceğe bakamıyor bile. Kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğinin farkında değiller.

Zaten onlarda gelecekten ne umacaklarını bilemiyorlar. Onlara sorunlar yumağında kaybolmuş bir toplum, çevresini, doğasını asfalt ve betona teslim etmiş bir ülkeyi miras bırakıyoruz.



Bizim dahil olduğumuz kuşaklar, başarısız, beceriksiz ve bencil kuşaklar... Sadece kendi gemimizi kurtarma, köşeyi dönme uğruna çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakıyoruz?

Bireysel açıdan bakınca, her ana-baba çocuğu için en iyi olanı yapıyor, en güzeli öğretiyor ama bu ne yazık ki çocuklarımızın hayatını kurtarmayacak. En azından bizim refah düzeyimizde bile yaşayamayacaklar.

Çünkü onlara ruhen örselenmiş, parçalanmış bir toplum, çevre olarak tüketilmiş toprak, kaynak olarak ziyan edilmiş bir ülkeyi bir de onları bu sorunlarla baş edemeyecekleri düzeyde bilgisiz kılarak onlara miras bırakıyoruz.



Biz birbirimizi yeme kavgasında, içimizde düşmanlar oluşturup onlarla savaşırken, dünya toplumları çocukları için avantajlı yerler oluşturmaya çalışıyor.



Dünyanın sorunları azalmıyor ve azalmayacak. Tam tersi artacak. Çünkü nüfus artıyor ama kaynaklar ise azalıyor.



Tamamen yeni anlayışların ve yaklaşımların geliştiği, geçmiş değerlere bağlı kalıp, adetlerini ve değerlerini değişimlere uyarlamayı beceremeyen toplumların yok olacağı bir döneme girdik.



Bilgili bireyler, iyi eğitimli ve çözüm üreten bireyler. Kısa veya orta değil, uzun vadeli düşünen bireylere, herkesten farklı düşünen, hisseden ve korkmadan bu farklılığı ortaya koyabilecek bireylere ihtiyacımız var.

Daha doğrusu çocuklarımızın ihtiyacı var. Ama kendi kuşaklarından, bizimkilerden değil. Bizler, bireysel olarak ne olursak olalım, toplumsal olarak başarısız kuşaklar yumağıyız.

5 Mart 2016 Cumartesi

Çok boş yaşamıyor muyuz?

Şu aralar bilime ve evrime inanan biri olarak şunu demek istiyorum. Çok boş yaşamıyor muyuz? Ölümden sonra hayat yoksa,toprağa karışıp sonsuza kadar yok oluyorsak, Veya dünyaya kattığımız iyi şeyler elinde sonunda yeterliğini yitiriyorsa yaşamanın ne anlamı var ki ?
    Mami Burğaç 01 Kasım 2015


    Evrim insanın yaratılışının bir parçasıdır. Bize çok uzun süre gibi gelen bu zaman, sahibine göre bir an'dır. Sebepleriyle anlaşılsın ve ibret alınsın diye gösterdiği bu aşamalara inanılmaz. Ya bilinir ya da anlaşılmaz ve bilinemez. İnanmak, bilmek değildir. Anlaşılmayan şeyleri, sorgulamadan olduğu gibi kabul etmektir. (Ne yazık ki birçok açıkgöz de, inancın bu saflığını ve kabullenişini kendi doğruları ve/veya çıkarları yönünde kullandığı için, inanç konusu gereksiz bir tartışma içinde, bilimle çatıştırılmıştır)…

Bilim, temelini inançtan alır. İnancı doğrulamak ve kabul etmek için, kullanılabilinecek en tarafsız ve saf yolu arar. Yani matematik mantığı ile sorgular. Cevapları da aynı mantık süzgecinden geçirir. Ki bunlar çok sert ve şüpheci kıstaslardır. Bu sayede bulunan sonuçlarla doğruya ulaşılır. Bir sonraki sorgulamanın temel taşlarından biri olarak, bu doğru kullanılır. Böylece başka bir doğruya (bilgiye) ulaşılır. Bilimin bu yanı; yani şüphecilik, bağımsızca tekrarlanabilirlik, her seferinde aynı sonuca ulaşılabilirlik ve sürekli sorgulanabilirlik, insan düşüncesini, dolayısıyla insanı özgürleştirir. Bu da az evvel kast ettiğim inancı sömürenlerce hoş karşılanmaz. Çarpıtma, farklı yorumlama, doğru bir veriyi, (artık doğruluğu kesin olduğu için sorgulanamadığından) farklı bir şeyin doğrusu gibiymiş göstererek yıpratma ile kafaları karıştırmaya yönelirler. (Mesela "evrim ve göz" konusunun suiistimali gibi).

Yaşamımızın boş olmasına gelince, ölüm sadece bir aşamadır: Bedeninizdeki tüm parçacıklar 13.7milyar yıl önceden, tüm atomlarda yaklaşık 6 milyar yıl evvelden (güneşimizden önceki patlayan yerindeki güneşten) kaldı. Bedeninizdeki tüm moleküller 600 milyon yıldır, binlerce canlıda yer aldı. Siz, madde için sadece bir aşamasınız. Sizden sonra gene bir yerlere dağılacak.

Sizden geriye sadece soyut kavramlar kalacak. Yaptıklarınız, anılarınız, insanlarda bıraktıklarınızın izi kalacak. Bunların adı anılmasa bile, etkileri kalacak. Örneğin, MÖ 1.yy'da Romalı imparator August'un mısır'ı kendi toprağı ilan edip, tüm vergilerini şahsi malı sayması gibi. Bu sistemle, (en son Rusya'da 1840'larda kalktı) bütün ortaçağa ve dünya ( o zaman için bilinen) ya serflik sistemi üretim yapısına damgasını vurdu. Derebeylik sisteminin bu yapısı hala günümüzde çeşitli şekillerde, biçim değiştirmiş olsa da yaşamımıza etki ediyor. Ya da 5 bin yıl evvel annesine şiir yazan Sümerli çocuğun şiiri, ya da günümüze gelen efsaneler, şarkılar, destanlar, vs... Sonuçta eğer arkanızda sonrakiler için bir şey bırakmıyorsanız, gerçekten boş yaşamışsınız demektir. Bu da dinlerde anlatılan, nefsin galibiyeti demektir. Çünkü bu şekilde ancak idrak kabiliyeti pek olmayan canlılar hareket ediyor.

Yine de eğer ölüm sonrasını bir son olarak görüyorsanız, şunu düşünün, yaşamınız boyunca çıkardığınız tüm sesler uzayda titreşim olarak, nesnelerde bir kuvvet izi olarak sonsuza kadar kalacak. Zihninizden geçen tüm düşüncelerin ve rüyaların elektromanyetik dalgaları sonsuza kadar uzayda yol almaya devam edecek. Siz öldükten sonra bile bu elektro manyetik dalgaların bir kısmı, yollarına devam edip, bir şeylere (çarptıkları gök cisimleri) katılacak ya da etkileyecek. Ya bir üst boyut açısından bunların hepsi aynı merkezde toplu kalıyorsa?

Bana göre insanlar, ezelden beri gelen varlıklarında sadece şu an, o da hayat dediğimiz bu süre zarfında, kendi iradeleri ile bir şeyleri biçimlendirme, şekillendirme gücüne sahip oluyorlar. “Hayat” (bu izin) insanlara bunun için verilmiş. (Büyük ihtimalle diğer canlılara da bundan bir miktar bahşedilmiş ama en yoğun ve güçlü olanı, insanlarda...)

Bu nedenle "hayat" değerlidir. Ve arkanızdan bir şeyler bırakabiliyorsanız harikadır. ( Not, bence bir insanın geriye bırakabileceği en değerli eser de, evladıdır. Çünkü onu her şeye karşın, sevgiyle, itinayla biçimlendirmeye ve kendinden bir şeylere vermeye çalışır. Oda bunu çocuklarına aktarırsa... Bu zincir dağılarak (dalgalar gibi) yüzlerce yıl sonralara bile etki eder.) Yaşamınıza anlam katmak istiyorsanız; öğrenin, dinleyin ve tüm canlılara sevgi gözü (kalp gözü) ile bakın. Adil ve dürüst olun. Mutluluğu sahip olmadıklarınıza bakarak değil, sahip olduklarınızı kavrayarak hissedin. Her canlıya saygı gösterin. Kesinlikle yaşamının anlamını ve değerini kavrayacaksınız. Sevgi ve Saygılar (Felsefi bir soruya kendimce felsefi bir cevap oldu) Burtay Mutlu 03 Kasım 2015

Din'i bilgi ve kaynaklar, bilimsel gerçeklerle örtüşmez.(mi? Yoksa?)

Pekçok yerde iddia edildiği gibi, din'i bilgi ve kaynaklar, bilimsel gerçeklerle örtüşmez. Din'i bilgi ve yaklaşım, bilimsel bilgi ve yaklaşımla tamamen zıttır. Din ve bilim birbirini beslemez, iddia edildiği gibi dost falan da değillerdir. (Düşmanlardır demek istemiyorum, düşmanlık ayrı birşey) Konu üzerine bu görüşteyim. Aksini düşünen iddia eden arkadaşların fikir ve açıklamalarını duymayı ve bunun üzerine konuşmayı çok isterim...
Görkem Öge 22 Temmuz 2015



dinin dogmatik bilimin sorgulayıcı olması en temel farklılık zıt olmaları ve ikisininde hayatı kendi bakışlarıyla açıklamaya çalışması çatışmaya zemin hazırlıyor ama insanlık farklı görüşe saygı duymayı bir gün öğrenecek mi ?
mimiuzay 23 Temmuz 2015

Dini bilgiler de, Tanrı'nın din gönderdiği fikri de mantıkla örtüşmez. Zaten 3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur. İnsan mantığının ulaşabileceği limit nokta, evrende, insanı aşan bir bilgi olduğudur.
Ali Uçar 23 Temmuz 2015

Bu linki devamli takip ederseniz ve derin arastirmaya girerseniz aslinda bilim ile ilimin celismedigini ayni seyi anlattigini farkedebilirsiniz...Evrensel isleyis sistemi TEKtir...http://okyanusum.com/
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015

Mimiuzay… Sizinle hemfikirim ama bu fikrimizin konuyla zerre ilgisi yok. Unutmayınız ki “Gerçeklere demokrasi ile ulaşılmaz!” Bunu açıklayıp sözü uzatmayayım, anlayacağınızı umuyorum. Ali Uçar… “3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur” iddianızda yanılıyorsunuz… İslam, “Her ümmete uyarıcı gönderdik” der. Bu iddiaya göre, başka galaksilerdeki akıllı yaşamlara da peygamber gitmiş olmalı. Evrensel Sırlar… Verdiğiniz sitede, önerdiğiniz gibi derin araştırmaya girmeme hiç mi hiç gerek yok. Çünkü orada derinleşecek hiçbir şey yok. Astrolojiyi bilimsel bir disiplin olarak gören, “İnsanlığın oluş düzeni ve sistemi Astroloji ilminde mevcuttur” gibi bir cümleyi içeriğine alan hiç ama hiçbir kaynağı ve bu kaynağı bana öneren sizi de, en küçük ölçekte bile ciddiye almam olanaksız. Zaten nerede “bilim” kelimesi yerine “ilim” kelimesi kullanılıyordur, oradan hızla uzaklaşınız. Bunun üzerine binlerce sayfa/saat konuşmuşuzdur. Bu başlığı açmamdaki esas amaç zaten, “inanılacak” şeylerle “bilinecek” şeyleri ayırt edebilmemizin önemi. Sizin bu ayırımı fark edemediğinizi görüyorum ve umarım bir gün fark edersiniz diye umuyorum. Astroloji bilim değildir. Astrolojinin her kelimesi, cümlesi, dayanağı, noktası virgülü baştan sona “SAÇMALIK”tır… Aksini iddia ediyor iseniz, gerçekten akademik vasfa ve kimliğe sahip tek ama tek bir kuruluştan çıkmış, astroloji üzerine bir araştırma tez sonucu elde edilmiş kanıt, ispat gösteriniz. Tek bir tane… Gösteremezsiniz. Buna göre siz astrolojiye “inanıyorsunuz”dur Buna bir sözüm yok. İnanıyor olmanıza yani… Bu sizin tercihiniz. Ancak inanılmak üzere tasarlanmış hiçbir şeyi lütfen bilimle karıştırmayalım.
Görkem Öge 24 Temmuz 2015

inanmak ve bilmek ayrı kavramlar olabilir ama bütün algılarımız birbiriyle bağlantılıdır.yani bazı insanlar bilmediği şeye inanmak istemez basite indirgemekte istemez düşünceler komplekstir tıpkı nöron ağlarının bağlantıları gibi.
mimiuzay 24 Temmuz 2015

Sevgili Gorkem Bilen kimseye birsey ogretilemez...Bu sayfayi objektif olarak bildiklerini bir kenara koyarak degerlendirmeyi denemelisin...Yoksa kaybediceklerini hayal bile edemezsin...Bilim ve din birlikte olamaz onyargilarinla ciddiye almamanin faturasini sonsuz bir hayatta kaybedeceklerinle odersin...Tabii karar senin ve herkes kendi secimlerinin sonuclarin yasar....Insan beyninin Evrendeki tum frekanslari OKUYAbilecek ve desfire edebilecek kapasitesinden ve bunlarin Noron aktiveteleriyle baglantilarindan haberi olmayan birinin bilimsel konustugunu sanmasida ayrica cok tuhaf...Ve dinde kader adiyla isaret edilen ALlahin Yaratma mekanizmasinin GAlaksilerden , KAranlik madde denilen bilimin bugun algilayamadigi yapilardan, burclar denen yildiz ve gezegen sistemlerinden gelen FOTONlarin,enerji parcaciklarinin DNAlarimizi ve gezegenimizi devamli formatliyarak bizlerde degisikliklere yol actigini ve duygulari, akil yetilerimizi, fiziksel yetilerimizi, genetigimizi, tum enerjimizi etkiledigini bilmemek, redetmek hele bugun kara cahil olmakla esdeger...Kucucuk AY bile okyanuslari kilometrelerce gelgit yaptirirken, vucudunun fiziksel bolumunun %90 i su olan bizler nasil etkilenmeyiz...Bunlar bile objektif dusunen insanlara kapi acmaya yeter...Karar senin...Kimseye zorla birsey tavsiye edilemez...Nacizane dost tavsiyesi yolladigimiz linki ve soylediklerimizi ciddiye aliver...sevgiler
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015



Görkem Öge, dini bilgi ve kaynaklardan kastın nedir bilmiyorum ama ben dinimizin kitabı olan Kur'an'daki ayetlerden Allah'ın, peygamberlerinden sonra gelen en emin insanlar olarak bilim adamlarını gösterdiğini okudum. Allah’ın bizler için gönderdiği kitabının başında kullarına “Oku” dediğini, içindeki birçok ayette (Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk olsaydı, Kur’an’ın içinde kaç kez geçtiğini de söylerdi) aklımızı çalıştırmamızı istediğini, aklını çalıştırmayanın üzerine pislik yağdıracağını okudum. Ayrıca en büyük düşman olarak ne ateisti ne de namaz kılmayanı konu etmediğini, dini ihtiraslarına alet edip insanları sömürenleri ve sinsi emellerine ulaşmak için namaz kılanları ve kamu hakkı yiyenleri lanse ettiğini okudum. Din ile bilim arasındaki ilişkilere, söylentiler bazında değil de Kur’an içindeki ve Kur’an dışındaki dini bilgilerin birbiriyle bağdaşıp bağdaşmadığını ve bağdaşıp bağdaşmama nedenlerinin neler olabileceğini bilimsel kurallar çerçevesinde araştırma bazında bakmak ve ondan sonra bir yargıya varmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Unutmamalı ki bilginin doğru olanı değerlidir, doğru olmayan bilginin el üstünde tutulması değil elimine edilmesi gerekir. Konu üzerinde sayfalarca bilgi alışverişi yapılabilir. Ben din açısından giderek kısa bir açıklama yaptım. Bunun bir de bilim tarafından bakılarak açıklaması var ki onun da düşündüğünün tersi doğrultuda olduğunu biliyorum. Kolay gelsin
Cem Murat 25 Temmuz 2015


Din insanın bilinmeyen karşısında güvenini artıran ve destekleyen bir kavramdır. Çoğu din; insanın, günlük hayatındaki kontrol gücünü artırma ihtiyacından doğmuştur. Doğa dinlerindeki büyülere, sihirlere, fallara, yıldızlara; çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerde dualar eklenmiştir. ( Bir kelimeyi- cümleyi belli bir sayıda söyleten dualar ile sağlık, sıhhat, huzur, aşk veya başarı beklemek aslında sihirin yeni bir görünümü olmuştur. Yani, (bence) şirktir.) Klan yaşamından, şehir devletlerine yöneliş ile doğa dinleri çok tanrılı dinlere, büyük krallıklar ve imparatorluklar ile de tek tanrılı dinlere yöneliş olmuştur. Çünkü din aynı zamanda elit ve yönetici tabakanın toplumu daha kolay idare edilebilmesi ve yönetebilmesi için düzen kurucu biçimlendirici olmuştur. Özellikli biat ve itaat işlenmiş, sorgulamadan kabul etme yüceltilerek bir meziyet olarak sunulmuştur…
Tek tanrılı dinlerin ilk dönemlerine yani topluma sunuldukları döneme bakarsak, bir devrim gibi hepsi var olan düzenleme ve uygulamaları sorgulayarak, eleştirerek işe başlamışlardır. Sorgulamayı, düşünmeyi öğütleyen ve destekleyen dinler, tekelcilerin (ruhban sınıfın, (bizde hocaların, şıhların, efendilerin, bürokratların, padişahların, din alimlerinin) kontrolüne geçtikçe sorgulamadan itaat yüceltildi.
(Batı Rönesans ile bu dönemi geçerken, orta doğu hala aynı zihniyet dönemini yaşıyor. Oysa İslam da sorgulama, okuma, düşünme esastır)
Din ile bilim arasındaki çatışmanın temeli de bu noktaya dayanır. Bilim hiçbir konuda dogma zorlamaz. Bir durum ele alınır, sorgulanır, gözlemlenir, tekrarlanır ve bağımsız farklı kaynaklarca da aynı süreç tekrarlanır … Her seferinde aynı kesinlikle sonuç alınırsa bu durumun bir kural olduğu kabul edilir. Eğer evrim gibi çok uzun bir süreci ele alıyorsa, gözlem ve matematiksel mantık ile tümevarım yapar. Yine de tekrarlanarak gözlemleme süreci çok uzun olduğu için günübirlik yaşayanların bolca saldırısına açık olur. Üstelik canlı gibi çok fazla değişkene sahip bir nesne de temel kuralları ve destekleyici ayrıntı kurallarda zor kurulur. Yine de elde edilen sonuçlar, bir çok bağımsız gözlemcinin farklı sonuçları ile uyumlu olduğu için ana kurallar çıkartılabiliyor. Yine de evrim, doğanın canlılar dünyasındaki kuantum alanıdır. Yani size tek, net bir sonuç vermez. Olasılıklar ve değişkenlere göre olası sonuçları verir. Bu yapısı ne yazık ki, bir çok firsatçı için saldırı ve propaganda aracıdır.

Din ile bilimin ayrı olduğu ve kişileri zorladığı noktayı bu örnekleme ile sanırım anlatabildim.
Bilim din ile çelişir mi? Bu tamamen subjektif bir konu. Eğer dine ya da bilime yaklaşımınızda bunlardan birinin gözü ile diğerini değerlendirirseniz, elbette çelişir.  Ama eğer dini insanın bilinmezi arayışı ve cevaplaması olarak ele alırsanız, bilim içinde aynı şeyi düşünürseniz  birbirlerini destekleyici tamamlayıcı olurlar. Din size bilimin asla gitmeyi düşünmeyeceği yollarda  bakış açısı ve yaklaşım sunar. Bilim ise bu yaklaşımların doğruluğunu denetler…

Örneğin, tüm dinlerde başlangıçtan önce hiçbir şey yoktur. Sonra bir anda her yer ışık olur ve her şey oluverir. Üstelik zaman kavramları da görecelidir.

Bilime göre her şey, tek ve homojen bir kaynaktan doğmuştur. Üstelik bu kaynak zamanla farlılaşmış olsa da her yerdedir.

Bizim hatamız, canlılığı, cansızlığa göre çok üstün görmemizde. Oysa canlı birimlerin uzun vadeli fizyolojik durumlarını özellikle enerji girdi ve çıktıları açısından ele alsak; entropiye uygun olarak enerjinin ortalamaya dağılmasında farklı bir yol olduğunun düşünebilirdik. Besleniriz enerji alırız, iş yaparız enerjiyi dağıtırız. Ölürüz, yaşam boyunca depolanmış cansız maddeler ve kaynaklar daha küçük birimlere dağıtılır.

Bu nedenle din ile bilim aynı kefede ele alınmamalı. Elma ile armut toplamak olur bu. Eşdeğer, aynı, benzer değiller. Aynı sorulara farklı cevapları olabilirler. Bunlardan işinize geleni kabul edebilirsiniz. Ya da etmeyebilirsiniz.
Sonuçta ikisi de insanlığın bilinmeyene cevap verme çabasının ürünüdür. Her ikisi de kendi koşullarına göre doğruları ya da doğruya yakınları içerebilir. Mesela, eğer Planck uzunluğu şu an‘kinin iki katı olsaydı; sonsuza giden sabit Pi sayısı farklı olabilirdi. Yani çapını veya çevresini bildiniz bir çemberin diğer ölçüsü ve buna bağlı olan tüm trigonometri farklı olacaktı. Çünkü evrenin eğimi farklı olurdu.

Yani sayısal değerlerin kesinliği için bile “ceteris paribus” var.

Burtay Mutlu 27 Temmuz 2015.

Şu evrimi bana bir açıklar mısınız ?

şu evrimi bana bir açık ar mısınız ama öyle saçma sapan olduğu gibi kabullenilmiş dogmalar ile değil eğer evrim bilimse ki bunun bilim olduğunu savunanlar var ispat isterim küçük kafalı aptallar biyolojik şeylerden bahsettiğimi sanmasın eğer evrimle var olduysa bigbang nereden geldi ;
halil Demirci
05 Mayıs 2015

Evrim nedir? Neyi amaçlıyor? Neden doğanın içinde bir işlevi vardır, kendi kararınızı verirsiniz.
Bilmek ile inanmak arasındaki fark bilgidir. Evrime inanıp inanmamak size kalmış. Ama evrimle ne kast ediliyor, ne anlatılıyor bilmeden, sadece inanç çerçevesinden olayı ele almak beyhude'dir.

Evrimi anlamak istiyorsanız önce bu konudaki iddiaları, hem olumlu olanları hem de olumsuz olanları iyice anlamalısınız. Kanıtları ne? Neye dayanıyorlar? Bilgileri oluşurken hangi aşamalardan geçmişler? Vardıkları sonuçları kanıtlayabilmişler mi? Bilimsel anlmada bir kanıt çok zordur. Sadece bir kişinin ya da grubun belli bir zamanda yaptığı çalışmanın sonucu hiç bir şey kanıtlamaz. Aynı deneyi aynı koşullarda, farklı zamanda farklı kişilerde yaptığı zaman aynı sonucu bulursa ele doğru olarak ele alınır. Eğer bir de koşulların değişmesine rağmen farklı zaman ve koşullarda da benzer sonuçlar alınıyorsa o zaman tamamen doğru olarak nitelenebilir.

Yani ispatınızı ya da ispatlanmayacağını başkalarının bilgilerinden değil, kendiniz bulcaksanız. Araştırın, sorgulayın, düşünün, mantık yürütün. Neden, niçin, nasıl sorularını sorun. Aldığınız her cevapla, yeni bir soru üretemiyorsanız, yanlış yola sapmışsınız demektir.

Burtay Mutlu
05 Mayıs 2015



Sayın Yalçın Şenel'e verdiğim cevaba bakabilirsiniz. Tam olarak istediğiniz olmasa da, en azından olayı nasıl inceleyebileceğiniz konusunda fikir verebilir.

Biz biyolojide her konuda kendimizi(pirimatları) gelişmiş olarak açıklıyoruz peki bu gelişmişlik kime göre? Ya örneğin bir arche ya da bir halkalı solucan gelişmişse? Benim anlam veremediğim daha basit yaşayıp doğaya ayak uydurmak mı gelişmişliktir yoksa organizması çok dokuları organları olan ve doğayı kendimizinmiş gibi kullanan insanlar mı gelişmiştir?
Yalçın Şenel 04 Mayıs 2015



 Gelişmiş, üstün, mükemmel olma kavramı, evrim'in fark edildiği zaman içine yaftalanan, evrim düşüncesine ait olmayan bir bakış açısıdır. Evrim açısından her canlı zaten mükemmeldir. Kendi açısından gelişmiştir.

Ancak Darwin'in üzerinde durduğu şey, şartlara ve koşullara göre canlıların sadece bireysel olarak değil, tür olarak ta adaptasyon sürecinden geçmeleri ve bunu mükemmel şekilde gerçekleştirmeleriydi. Yani canlıları değil, değişim ve uyum sürecini mükemmel olarak tanımladıydı.
 Her canlı gibi, her türün varoluş amacı da soyunun devam etmesi, gelecek kuşaklarının yaşamasını sağlamaktır. Nasıl bireysel açıdan her canlı, değişen koşullara adapte olursa (yaşamını sürdürmek için), her “tür” de aynı şeyi yapar. Tabii ufak bir farkla, bir tür ile o türün bir bireyinin yaşam süreleri farklı olduğu için değişim süreci ve etkileri de farklıdır.

Eğer şartlar bir canlının varlığını sürdürmesi için yeterliyse, evrilmesine gerek kalmaz. (Tek farkla insanın evriminde, insan kendi şartlarını sürekli zorlayıp, kendi varlığını kendisi, açgözlülüğü ve hırsı ile sürekli tehlikeye attığından, insanın evrimi biraz daha farklı olacak gibi.)  Peki, “evrimin canlıyı mükemmelleştirdiği düşüncesi, bakış açısı nasıl eklendi?” derseniz... O dönemin en önemli özelliği kapitalist ekonominin güçlenmeye başladığı ve sömürgeciliğe, tüketim toplumları için kaynakların paylaşım kavgasının ilk dönemleriydi.

Güçlü olan zayıf olanın elindekini almaya, kaynaklarını, imkânlarını tüketmeyi doğal hakkı olarak görüyordu.  Keza doğa’ya bakışları bile, "doğayla savaşmak, bilim vasıtasıyla doğayı yenmekti"
Bilime olan inanç ve doğanın alt edileceği, ehlileştirileceği düşüncesi hâkim kılınıyordu. Bu sayede doğal kaynaklar rahatça tüketiliyor, kapitalist sermaye büyüme, gelişme için yeni ekonomik kaynaklara yönelebiliyordu. (Bu arada günlük tüketimi 1,5 dünya günü üretimi geçen bir çekirge sürüsüne döndük.  Doğanın içine ettik. Diğer canlıların yaşam hakkını ret ettik. Her şeyi insanın emrine verilmiş bir araç statüsüne indirdik)

Ancak aynı şekilde fabrikalarda üretim artışını karşılamak için tüketici bir toplum da gerekiyordu. Üstelik fabrikalarda artık en azından temel düzeyde eğitim almış kişilere duyulan ihtiyaçta artıkça, milli eğitim sistemleri de güçleniyordu. En başta Amerikan ve Fransız devrimi ile başlayan ve milliyetçilik akımları ile yayılan insan hakları düşüncesi de bu toplumlara yerleşiyordu. Öyle ki, savaşan uygar uluslar kendi aralarında bu kurallara uyarak, çatışma şiddetini ve zararını en aza indiriyorlardı. En azından savaşları centilmenler savaşı oluyordu. Ama aynı centilmenliği bir Afrikalıya, Çinliye, Kızılderiliye asla gösterme ihtiyacı duymadılar. (Bu dönemde Yunanlıların demokrasiyi kendileri için geliştirmiş olmaları gibi, kendileri için geçerli ve rekabet ettikleri diğer sanayileşen uluslar ile de çatışmaları en aza indirecek yeni kavramlar da üretiliyordu. Bu nedenle de 1nci dünya savaşında teknoloji ile toplu imha yöntemleri gelişince ve hele sivil halkta savaşa dâhil olunca, uygar batı dehşete düştü. Ama yine de yaptılar, daha da geliştirdiler.)


İşte böyle bir dönem de evrimin fark edilmesi gene bu zihniyetin işine yaradı. Çünkü insan haklarından bahseden, Tanrı adına iyilik ve doğruluk yapan, adaleti, medeniyeti yayan bir toplum olarak dünyaya yayılırken, önlerine çıkan engelleri yok ederken kullanabilecekleri bir bilimsel gerçek daha olmuştu.
Böylece kendilerini, gelişmiş mükemmel olarak tanımladılar. Sanayileşmemiş ülkeleri de geri, uygarlaşmamış, hatta insan olma sıfatına tam layık olmayan insanımsı varlıkların ülkesi olarak tanımladılar. Bu şekilde kendilerine ve toplumlarına, o ülkeleri sömürürken, insanlarını kullanırken, doğru olan, haklı olan, onlar içinde uzun vadede faydalı olacak işler yaptıklarına, inandılar, inandırdılar. Evrim bu kişilerin gerek ahlaki gerek ise dini açıdan kendilerini rahat hissetmeleri için bir araca çevrildi. Aynı zamanda Din’de saldırıya uğradı. Çünkü dinler tüm yaratılmışları eşit görür. İnsanları ayırmaz, İnsanı vicdanı ile de değerlendirme yapmaya zorlar. Bilim de zarar gördü, daha sonra kafatasçı, ırkçı düşüncelere de temel alındı.

Oysa evrim, canlının tür olarak değişen koşullara mükemmel uyum yeteneğini ve bunun o türün bireyleri üzerindeki etkisini, getirdiği değişimleri ele almaktadır.

Burtay Mutlu 05 Mayıs 2015

============================================================



Soru: Evrim doğru ise önümüzdeki milyonlarca yıl dünya hala ayaktaysa bizler gibi akıllı canlılar evrilebilirmi?
Bertuğ Kandır 22 Nisan 2015

Evrimi, entropinin doğal bir sonucu olarak ele alın. Sürekli maddeler yer değiştiriyor, geçici olarak sistemlere katılıp ayrılıyorlar ve her seferinde yeni sistemler oluşturuyorlar. Maddeler için güneş sistemlerinin oluşması, patlaması, yeniden sistemlerin oluşması da bu açıdan evrimdir. Şu an dünya üzerindeki tüm maddeler, güneşimizden önceki başka bir güneşin patlamasından kalan maddeler. Onun daha büyük olduğunu düşünürsek, ömrü daha kısa idi. Yani o da çok daha büyük bir yıldızın kalıntısından oluşmuş olabilir.

Canlılar içinde evrim benzer, her canlı türü içinde bulunduğu sisteme adapte oluyor ama sistemler değiştikçe, o da değişiyor. Ama esas sorunuza gelirsek, akıl. Dünya üzerinde halen, insandan başka akıllı ve zeki canlılar var. Örneğin, kargalar, yunuslar, ahtapotlar, şempanzeler, kediler, köpekler hatta karıncalar. (Karıncalar ve arılar sibernetik zekâ için çok önemli örnekler, tek başına iken bir baytlık zekası olsa bile, koloni halindeyken milyonlarca baytlık veri işleyip, sistemler organize edebiliyorlar.) Buradan "Aklı", bilgi iletişim ve işleme, değerlendirme olarak yorumlayabiliriz. Buna göre de değişen şartlara tutum, davranış ve duygusal tepki olarak "anlık”, evrimsel gelişim olarak aktarılmış bilgi olarak "süreç" içinde cevap veriliyor. Bilinci ise, bunun farkında olma ve yönlendirilebilmesi olarak da ele alabiliriz. Şu an dünya üzerindeki mevcut canlıların içinde bilinç düzeyi en yüksek olanı insanlar.

İnsan ise buna zorlandığı için ulaşmıştır. Yani değişen koşullara uyum çerçevesinde, hayatını devam için en verimli yollardan biri olarak geliştirmiştir. Dini açıdan ele alırsak bunu, Allahü Teâlâ’ (C.C.) nın insanı yaratmasının bir parçası olarak ta düşünebiliriz.  Sonuçta O'nun için sadece "bir an" bile değil bu süreç, her şeyi sebepleri ile yarattığını da düşünürsek, insanı yaratmasının da benzer sürece tabii olması doğal olmalı.

Tabii burada "insan olmak" ne demek? Sorusu geliyor. Eğer beyniniz bir köpeğe nakledilse, bu düşünce, bilgi ve bilinç ile dünyayı görseniz, ( beyin naklinin önündeki engeller biyolojik sadece ama uygun teknoloji olası ), siz hala insan mısınız? Yoksa köpek mi? Doğal olarak insansınız. Çünkü insanı insan yapan şey, vücudu değil, bilinci ve aklıdır. 

Geçmişte milyonlarca yıllık süreçte, dünya üzerinde başka canlılar oluşmuş ve bizim gibi kendi kendilerini yok etmiş olabilirler. İnsanın kökeni en fazla 8 milyon yıl. Homo Sapiens'ın ki 200 bin yıl, Modern uygarlığın ki 5 bin yıl. Şu anki teknolojimizin ki ise, 200 yıl. Bu gidişle kendi kendimizi yok etmemize de 200–300 yıl var. (Bu dünyayı tüketim düzeyiyle)

En kalıcı atık madde plastik, doğada 1000 yıl kadar kalabiliyor. Yani dinozorlardan bu yana 65 milyon yılda, her 10 milyon yılda bir akıllı bir canlı (insan) oluşsa 6 defa olabilirdi. Dünyanın üzerinde 500 milyon yıldır ortalama yaşam olduğunu düşünürsek bu 50 defa mümkün olabilirdi. Ve hiç bir kalıntıları kalmazdı, hepsi çözünmüş olurdu doğada.

Yine de bilinçli akıl kolay oluşan bir şey değil. Yoksa dinozorların 300 milyon yıllık hâkimiyetinde en azından ya da aradaki süreçte akıllı bir canlı gelişebilirdi.  Bunu akıllı bir canlı oluşumu için gerekli ve yeterli bilginin DNA da daha birikmemesine bağlayabiliriz. Ya da daha büyük bir ihtimalle zekânın ve aklın gelişmesi için canlıları zorlayacak ağır koşulların oluşmamasını veya oluştuğunda ise canlıların buna adapte olma sürelerinin yetmeden, türlerinin yok olduğuna bağlayabiliriz.  Belki de uzaylılar olarak nitelene UFO'lar belki de dünya da yetişmiş ve ayrılmış bir ırkın dünyayı tekrar ziyaretleri, ilgileri olarak da düşünebiliriz.  Her şey olası, ama kesin değil. Aynı şekilde gelecekte, homo sapiens'in yerini alabilecek başka bir akıllı canlı türü, başka bir insan ırkı, mümkün.  Bu tamamen şartların zorlamasına, canlının uyum yeteneğine ve tercihlerine ve zamana bağlı bir şey...
Olmaz da, olur da demek mümkün değil.______