Din ve Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din ve Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2020 Salı

Toplumsal birlik ve alt kültürlerin durumu hk.


Genetik kökenleri bilemem ve de umursamam da ama zihniyetleri önemli görürüm.
Bu toprağın ve toplumun insanı olmak isteyip, istememek önemli. İstemeyenler genellikle, kendilerini bir şekilde, öncelikli olarak bir gruba dahil ederek tanımlıyorlar zaten.

Önemli olan bu toprağa, insanına ve tarihine sahip çıkmaktır. Bizler, Anadolu halkı, Türk toplumu olarak, bu toprakların en iyi özlerinden oluştuğumuzu düşünüyorum. Din, inanç, köken, hepsi bu oluşmun bir özü. Ama öncelik değiller.

Yoksa gereksiz konularda bolca ciddi ciddi tartışılır. Gereksiz, çünkü var olan durumu daha iyiye, güzele tüm toplum için götürmeyecek. Fayda sağlamayacak.

Diller, evrimleşir. Kelimeler evrimleşir, İsimler evrimleşir. Ortaçağ Avrupasındaki hangi dil, aynen sürüyor? Bırakın, 50 yıl evvelki dil nerede var?
Hele elektronik ileşimle gelen kısaltmalar, dili değiştiriyor. Kavramları da... Yeni kelimeler de zaten yeni kavramları isimlendirme ihtiyacından doğuyor.
Çoğu isim ilk halinden farklı olsa da, aynı kökten türüyor. Bu çok doğaldır.

Cumhuriyet başlangıcı ve 10 yıllık süre bir devrimdir. Anadolu insanının, binlerce yıllak alışkanlıklarından ve bağlılıklarından kurtarmak için bir devrimdir.

Yoksa çok değil, 20-30 yıl sonra tekrar, farklı da olsa monarşik bir sistem başlardı. Çünkü zihinsel alışkanlıklar hala baskındı. O yüzden bu değişim rüzgarı içinde, yer isimlerinin de güncellenmesi normaldir.
Bu Anadolu insanınını tarihinden, kökünden değil, zihinsel ve kültürel bakışıyla geçmişe dönme çabasını bırakıp, yüzünün geleceğe döndürme amacıdır...

Keza, her şey'e rağmen, aradan geçen 100 yıla rağmen bu zihniyettekiler hala toplumsal hayatta baskınlar ve geçmişin sadece olumlu yönlerini dile getirerek, toplumu kısmen dönüştürmektedirler.

Şu var, biz de devlet abartılıyor. Çünkü birey kendini, daha üstün bir güç karşısında kul olmaya şartladırılmış.
Oysa, devletler, toplumların cismanileşmiş tezahürleridir.
Devletsiz toplumlar var olabilir, yaşayabilir.
Ama toplumsuz hiç bir devlet var olamaz.

Bu yüzden devlet, onu oluşturan toplumun özlerinden birinden değil, tüm özlerden oluşur, varlık bulur.

Bunu anlamak için, önce "benim insanım, toplumum" kavramı öne çıkmalı.
Köken, din, vb, kavramların öne çıkması ise sadece bu bütün içindeki çatlakları genişletir. Sonucu ise her durumda toplumsal acizliktir.

-----
Soru- Devlet bunu belli etnik gruplara karşı yapıyprsa bu etik değil. Tek tip bir dil tek bir kültür oluşturmaya çalışırsan renklerini kaybedersin ve o etnik gruplara da baskı asimilasyon vs şeklinde yansır.

Cevap - Bu şekilde algılamıyor ve düşünmüyorum. Asimilasyon bu şekilde olmaz.
Sadece belli bir dili kullananlar için anlam ifade eden isimlerin, tüm toplum için eş anlamlı hale getirilmesi olarak algılıyorum.
Başka türlü, toplum içi eşgüdüm nasıl sağlanacak? Yerleştirilecek? Zaten insanlar, kendilerini şu'yum, bu'yum diye küçük topluluklarla tanımlamaya alışmış.. Hala da bunun peşindeler...

O kadar kısa sürede, ancak net ve devrimsel değişimlerle mümkün bu.

Yüz yıl sonra, insanlar kendilerini neye göre tanımlayacaklar ? Bir düşünün. Şu anki şekilde mi kalacaklar?

-----
Soru- Doğu anadolu bölgesinde halkın kendi dilinde isimlendirdiği köy kasaba dağ tepe isimlerini değiştirmek asimilasyon çabası değil mi ve bu seninle kader birliği yapmış bir halka yapılıyor.

Cevap- "kader birliği yapmış bir halka yapılıyor" diye bir şey yok. Halkların kardeşliği palavrasındaki gibi, birbirinden farklı halklar yok.
Aynı halkız. Aynı toplumuz. Hepimiz birden aynı toplumu oluşturuyoruz. İki farklı ve birbirinden bağımsız parçanın bir araya gelmesi diye bir şey yok. (Ama olması için çok uğraşan var.)
Durumumuz, kardeşlerin ayrılığından daha ötesi olamaz.
-------

Soru- O halde neden belirli yerlerde bu politika uygulandı?

Cevap- Tam konuyla alakalı olmasa da, dil örneği üzerinden gideyim.
Günümüz Türkçesinde kullandığımız bir çok yabancı kökenli kelime var. Batı Avrupa kökenli olanların yanında, Farsça ve Arapça olanlar da var. Aynı şekilde, günlük kullanımda farkında olmadan kullandığımız yerli kelimelerimizde var. Günümüz Türçesinde, mesela Kürtçe veya Lazca kelimelerde yok mu kullanılan. Telafuzu değişmiş olsa da?

Bir ara Türk Dil Kurumu, dilde sadeleşme diye "tavuksal fırtlangaç" gibi abuk sabuk kelimeleri de sokmaya çalıştı. ama olmadı...

Bir kelimenin, toplumsal hayata yerleşmesi, kökeniyle veya hangi dilden geldiğiyle alakalı değildir çünkü.
İfade ettiği kavramı tanımlamasıyla hayat bulur ve yerleşir.

Türkçe'nin bilim dili geliştirmede yetersiz kalması ile bu alanda kavramları ifadea eden yabancı kelimeler, sanat ve edebiyatda, huhukta, diplomasi de, her alanda o kavramı zenginliği ve doğru tanımı ile ifade eden kelimeler baskın olur.

Kimse kelimeleri, ırkından veya dininden dolayı seçmez. Kullanım kolaylığı ve herkese aynı kavramı anlatmasıyla seçer...

Sözgelimi, bilimsel keşif ve gelişmelerde Kürtçe kökenli kelimeler baskın olsa veya şehirleşmede veya tarımda veya sanatda, herkes bu kelimeleri kullanır. Çünkü o kelime, kavramı herkes için aynı şekilde doğru ve tam ifade ediyordur.
Yerleşir.

Siz belli bölgeler de sadece o bölge halkının anlayacağı kavramlar yerine, tüm topluma yeni bir tanımla ortaya koyarsanız. Toplumsal Zihniyet de tümleşir.

O günün iç ve dış dinamikleri altında, siyasi ve ekonomik açılardan da olayı ele almak ve ona göre sorgulamak daha doğru olur.

Günümüz şartlarında, siz hümanizma, eşitlik, insan hakları gibi kavramlar altında yetiştiniz. Size bunlar, ideal olarak benimsetildi. Bu bakış altında sorguladığınız zaman varacağınız yargı ile
100 yıl evvel, padişahın kutsallığına, aşiret liderine tam itaate ve şıhların, şeyhlerin kutsal gücü ile cenneti garantilediğini düşünen bir zihnin yargısı ve yaklaşımı farklı olurdu.

Hatta toplumsal sorunları çözüm önerileriniz bile farklı olurdu..

Siz tarihçisiniz, bilirsiniz ki, olaylar ve yaşananlar o dönemin ve o döneme kadar olan olguların birikiminin sonucudur.
Verilen kararlar ve uygulamalar da o günün koşul ve ihtiyaçlarına göredir.
O döneme göre, o şartlar altında hata yapıldıya, o koşullar altında ve ele alınmalı ve yargılanmalı. O döneme göre, alternatifleri ele alınmalı, yapılacak doğru buydu denmeli.
Günümüzün doğruları ışığı altında, tarih incelenemez.

(Yavuz'un İran seferinde tanıdığı ayrımcılığın ürünleri bugünkü sorgular hep.)

4 Ekim 2017 Çarşamba

DİN İLE BİLİM ÇATIŞIR MI ?


Bu kurumlar değil ama, "taraftarları çatışır".
Taraftar olmayanlar için ise, ikisi de aynı anda mümkündür...

Bu bir dünyayı algılama ve yorumlama meselesidir. 
Günümüzde ırkçılık ve buna dayalı milliyetçilik hem zayıf hem de ilkel bir gruplaşma-topluluklaşma yolu olmuştur.

Kültüre ve değerlere dayalı milliyetçilik öne çıkmaktadır. Aslında 90'lı yıllardan sonraki neo liberalizm ile devletlerin, vatandaşın sosyal refah araçlarını aşamalı olarak kaldırması ve demokrasinin "istenen sonuca ulaşana kadar oylamaya devam"a dönüşmesi sonucu, günümüz insanın endişeleri ve korkuları geçmiştekine oranla çok daha fazla.
Bu nedenle, basit ırkçılıktan, kültür milliyetçiliğine, hemşerilikten, kültürel benzeşime, inançtan, inanmamaya,  eğitimden, görgüye kadar bir çok kalem üzerinden, gruplaşma eğilimleri artıyor.

Siyasetin ve siyasetçi olmanın, sıradan vatandaş için, "ilk yatırımı pahallı uğraş" olması  her türlü meclis içinde, vatandaşın kendisinin ve düşüncesinin temsil edildiğine inanırlığını azaltmış.
Böylece siyasete de inanç ve güven ciddi oranda aşınmış, hatta uluslararası ekonomik güçlerin, ulusal politikaları, devlete ve varlığına rağmen biçimlendirmesi bu güvensizliği körüklemiş durumda...

Böyle bir ortamda, din ve bilim, insanları aynı genel çatı arasında toplayabilecek ve diğerlerini ötekileştirebilecek çok önemli sosyal psikoloji silahına dönüşmüş durumda...

Çatışmalarda, aslında din ile bilimin uyumsuzluğundan değil, (ki elbette aralarında fikir  ve söz birliği yok ama ikisi de farklı açılardan, benzer "temel soruların" cevaplarını arıyorlar) bu enstrümanı kullananların çeşitli nedenlerle çatışmalarından çıkıyor...

Soru daha en başta, bu çatışma-çatıştırtma eğiliminin izlerini taşıyor.

Bu arada yazdıklarımı ülkemiz için düşünmeyiniz sadece, bu durum küresel bir salgın.
Bugün ABD seçimlerinden, Avrupa'daki değişimlere ve toplumsal hareketlere bir bakarsanız, bir çok ülkenin; "aynı yolda, kendi toplumsal yorumlarıyla yürüdüğünü" görürsünüz.
Ülkemizdeki durumda, bu dünyadaki eğilime ve değişimine uymuş durumda. Yani doğal akışında bir bakıma. Eski liberal  ve 90'ların alternatifsiz neo liberal ekonomik sistemleri çöküyor sadece. Yerine ne gelecek kimse bilmiyor?
Tekerlekleri döndüğü sürece, aracı yürütmeye çalışıyorlar ama hedef neresi, bir bilen yok.

16 Kasım 2016 Çarşamba

Evrim ve Din

Evrim Teorisi' ni Kabul Eden Ateist midir? Dini Kabul Eden Biri Evrim Teorisi'ni de Kabul Edebilir mi?

http://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/24166/



Evrim teorisi ile ateistliğin hiç bir ilişkisi yoktur. Teoriyi ortaya atan Darvin de inançlı ve bu yüzden ciddi tereddütler yaşamış biriydi.

Zaten evrim teorisi bize yaradılışın ne kadar ince ve muazzam olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Çok ince ve hassas bir yapının, uzun bir sürecin sonunda var olmayı anlatmaktadır. Şöyle ki; Hiç bir şey sebepsiz yaratılmamıştır. Bizler bunu yorumlarken, var olanın üzerine odaklanıp, neden var olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Yani, insan niye vardır? gibi...
Bir de şu açıdan düşünün, hangi koşullar ve süreç sonucunda insan haline gelmişiz?  Bir toz ve su damlasından başlayarak hangi aşamalarla ve süreç ile insan olarak, zeki bir forma ulaşmışız?

Bana göre geçmişteki tüm olaylar ve olgular zinciri, insanın yaratışının bir parçasıydı. Din bize bu süreci açıklamıyor. Konuya girmiyor. Sadece düşünene ibretlik mesajlar veriyor. İlk insanın tamamlanması ve yeryüzünde hüküm sürmesi ile başlıyor, anlatımı.

Ateistlikle bağlantı kuranlar genelde, bu süreci kendi fiziksel, maddi varlıklarına göre ve yargılarına göre değerlendiriyorlar. Yani 60 yıl ortalama yaşayan bir insanın değerleriyle... Onlar için 10 bin yıl bile çok uzun bir süreç oluyor.

Oysa işe Allah-ü Teâla (C.C.) açısından bakarsanız; anlık bir iş... Saniye bile değil. Sadece her şeyi bir sebebe bağlayarak, sistematik olarak gelişimini sağlamış... İşte 60 yıllık ömrü olan bu süreci kavrayamıyor. Aklı almadığı içinde, bu süreci bir kıstasa koyup kendi din değerleri ile algılanmasına, kabule uğraşıyor.

Bana göre bu süreci din dışı olarak kabul etmek, O'nun eserlerine ve mükemmelliğine saldırıdır.
Yani iman kaybıdır.

Dini sadece; "şekle" ve inancı, "düşünmeden sorgulamadan kabule-itaate" indirgemiş kişilerin eseridir, sorduğunuz sorudaki şüpheler.
Bir çoğumuz aynı şüpheleri ve sorguları yaşıyoruz. Bilgi artıkça, şüpheler azalıyor, eminlik artıyor.
Bir yandan da bu tür kişilerin (ki çoğu zaten din-inanç ticaretiyle geçiniyor, güç ve mevki sahibi olmaya çalışıyor) birey üzerindeki hakimiyeti azalıyor. Bu da onların işine gelmiyor.

İnsanın ortaya bir fikir atıp, zamanla onu dallandırması, budaklandırıp genişletmesi her zaman olmuştur. Mesela, dinimizdeki bu kadar mezhep ve tarikat, Allah'ın (C.C.) emri miydi? Kim ve nasıl karar vermiş? Birinin "ak" dediğine bir diğeri, "gri" ya da "ak değil ama beyazımsı" veya "kara" diyebiliyor. Oysa Tek Tanrı, Tek kitap ve tek peygamber bunların kökeni... Nasıl böyle dallanıp, budaklanıyor. Bir de kendilerini doğrulamak için, geliştirip yayılıyor?
İnsan faktörü girdiği için... İnsanların inancında gedikler, şüpheler olduğu zaman, bunları gidermek ve doğru bir sonuca ulaşmak istediği zaman, ondan daha iyi konuyu bildiğini düşündüğü kişilere sorduğu için... Belki hiç biri art niyetli değildi. Hiç biri kötü bir şey yapmak istemiyordu. Ama dine, aracı olarak insan faktörü girdiği anda, ayrılıklar ve farklılıklar başlamış. Gruplaşmalar, hizipleşmeye ve çatışmalara neden olmuş.

Bu nedenle bana göre, evrim teorisi, yaradılışın mükemmelliğinin ve O'nun gücünün kanıtı iken, bir başkası için O'ndan uzaklaşma olabiliyor.

En doğrusu, bu sorunun cevabını kendinizden aramanız. Öğrenip, sorgulayıp, düşünüp, karar vermeniz. Eğer bir karara varacaksanız, bunu "bilimsel bilgilerle ve mantıkla destekleyecek" şekilde (ki kişilerin yargı ve hükümlerinin kararınız üzerinde etkisi kalmasın) yapın.
(Bilim bir inanç değildir. Doğruyu, "salt doğru"yu arama yöntemidir. Bilimsel ilkeler de hatalı yaklaşımları ve sonuçları elimine etmek için geliştirilmiştir.)

13 Kasım 2016 Pazar

Neden bilim batıda gelişecek ortamı buluyor da doğuda bulamıyor ?



http://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/24013/

NEMO 13 Kasım 2016   - 2010 ' dan beri 17 Nobel fizik ödülü verilmiş ve bunların 7 ' si ABD ' ye , 4 ' ü ise Japoncaya gitmiş . Ve bundan önceki tarihlerde de çoğunlukla ABD..
USA , Almanya ve Birleşik Krallığa gitmiş.  Görünen o ki Nobel ödülleri sadece belirli bir kıtaya gitmiyor . Aslına bakarsak Asya ve Amerika kıtaları ilk iki sırada iken arkalarından Avrupa kıtası geliyor . Ve ilginçtir ki Amerika kıtasına giden ödüllerin neredeyse %40 aslen Amerikalı değil yani beyin göçü yapmış ve USA vatandaşı olmuş . Bu noktada ödülü kıta değil gelişmiş bilim ve insanlar alıyor . Daha ilginç olanı var ki ; Asya’yı ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü olan ülkemiz sadece 2 kez Nobel ödülüne layık görülmüş .

Ülkenin coğrafi ve kültürel konumunu bilimi özümsemeye kullanamıyor oluşumuz gerçekten üzücü . Ülkemiz binlerce yıllık uygarlıkların kültürlerini , geleneklerini absorbe etmiş ama iş batı bilimine gelince takılıp kalmışız . Batıda ne olmuşta bilimin merkezi olmuşlar diye soruyorum kendime . Aklıma Rönesans ve reform geliyor ama hayır daha derinde bir şeyler olmalı . Sorum şu ; neden bilim batıda gelişecek ortamı buluyor da doğuda bulamıyor ?



shibumi_tr 13 Kasım 2016   - Bilim ilk başta bir ifadeyi anlama şeklidir. Doğanın ifadelerini anlamak için bilim kullanılır.

Bilim ayrıca farklı, normalden farklı düşünme, böylece farklı açılardan olguları görebilmedir.
Ve bilim ayrıca, olaylar arasındaki bağlantıları, ilişkileri ve sırasını görebilmektir...

Batı bilimi diye bir şey olamaz. bilim evrenseldir ve herkese aittir. Ancak batı kültüründe bilim neden daha gelişkin de, "bilimin merkezi olmuş?" diye soruyorsanız, güzel bir noktaya dokunmuşsunuz.

Batı kültüründe herkes bilimci değil ama herkes bilimsel temelli bir mantıkla eğitim alıyor.
İnanç özgürlüğü, bilimsel mantık alanında bir araç olarak kullanılmıyor. Bilim mantık olarak yaşamlarında temel.
Tabii bence... Bence en önemli avantajları, güzel sanatların da gelişmiş olması. Çünkü insana farklı düşünmeyi, aralardaki ilişkileri görmeyi, bütünü görebilmeyi ve anlamayı sağlayan şeydir, sanat.

Bizde estetik ve sanat değeri çok yüksek eserler çıkartan sanatçılar olmuş olsa da, kendimize has kültürel bir sanat düzeyine ulaşamamışız.

Daha da önemlisi, Sanat'ı toplumsallaştıramamışız.
Ülkemizde tıpkı, bilim, entellektüelizm, siyaset, ekonomi, uzmanlıklar, vb. nasıl sadece bazı kişilerin tekelindeyse, sanatta sadece belli kişilere has ve sınırlı kalmış.

Ne kendimizi ifade edebiliyoruz, ne de ifade edileni anlayabiliyoruz. Bu yüzden ezberle, taklitle mevcut durumu kurtarmaya, göz boyamaya çalışıyoruz.

Doğu derken aslında Uzak doğu'yu değil, Orta Doğu'yu kastettiğinizi düşünüyorum. Arap dünyasında, takip ve taklitçilerinde, İslamiyet’in ilk dönemlerinde sanat ve edebiyat hızla gelişirken ve antik dünyanın mirasından faydalanırken, toprakların büyümesi ve kontrol mekanizmasının zorlanması ile bu dönem sona ermiş. Çünkü düşünen, sorgulayan dolayısı ile muhalif olan düşünceler itici gelmiş.
İslamiyet öncesi bir devlet sistemi olmayan Arapların bu açığını, İslami kurallar ile kapatıp, dini, devlet anlayışının merkezine oturtunca da hızla orta çağlarına girmişler. Hala da çıkamamışlar. Onların takip ve taklitçisi olarak çıkamıyoruz da... Cumhuriyet ile bu döngü biraz kırılmış olsa da, son 65 yıldır yaşanan süreçler bunu olumsuz etkilemiş.

Sorunuzun net cevabı: Bizde estetik sanatların toplumsallaşmamış olması, bilimselliği de olumsuz etkiliyor...
En derindeki şey, başkalarının tutum ve onayına ihtiyaç duyan bireyler yetiştirmeye çalışan bir toplum modelimiz olması.
 

(Batı da bireysellik ön planda, Uzak doğu ise toplumsallık ön planda... Ve biz ikisinin arasındayız ama bizim bireyselliğimiz de, toplumsallığımız da farklı. Bireyselliği kişisel gelişim ve zihinsel bağımsızlıktan ziyade ekonomik bağımsızlık ve güç olarak algılıyoruz. Toplumsallığı ise, yakın çevremizdeki ilişkilerimizden kaynaklanan kişilerle sınırlıyoruz. Tüm topluma yönelik bir pozitif yaklaşım yerine sadece akrabaları üstte tutan bir yaklaşım gibi diyebilirim. bu nedenle bir gruba ait olma güdümüzde, çok rahat diğer kişileri dışlayıp karşıt grupta görme eğilimimiz yüksek. Bir Galatasaray, Fenerbahçe tartışmasındaki insan tutumlarına bakın. Sanki iyi veya haklı olmak onlara bir şey kazandıracakmış gibi tartışıyorlar. Oysa her iki sonucun etkisi de aynı: Hiç bir şey... )

NEMO 13 Kasım 2016 - Aslında ben daha çok batıda reform ve Rönesans öncesi ortaya çıkan bilimsel düşüncenin '' tetikleyicisi '' üzerine soruyorum kendime .O tetikleyicilerin ne olduğu belki önemli değil ama puzzle'ı tamamlamam için gerekli parametreler .



shibumi_tr 13 Kasım 2016  - Yani Reform ve Rönesans’ı ne tetiklemiştir diye mi soruyorsunuz?
Skolastik (dinsel ) düşüncenin çok geniş çerçevede kendisini doğrulama adına ileri sürdüğü mantık önermeleri ve bunların arasındaki çelişkilerin artması sebeplerden biri...  Diğer sebepleri kısaca geçersek; Osmanlı baskısının, ekonomik ihtiyaçlar için farklı arayışlara itmesi sonucu dünyanın yeni ticaret yolları esnasında keşfedilmesidir. Bu keşifler, dinsel ifadelerin eksikliğini ve yetersizliğini ortaya koymuştur. Ayrıca kilisenin en güçlü ve şaşalı olduğu bu dönemlerde, (zaten bir çok değişim "eskinin" en güçlü olduğu dönemlerde, bir anda yıkılış şeklinde olur...) resim, heykel, müzik ve tiyatro, opera alanında muhteşem eserler çıkartılması, insanın insana olan bakışını da etkilemiştir.
Bir diğer nokta Avrupa dar ve kaynakları kıt bir kıt'a olmaya başlamıştır. Bu dar alanda, bu kısıtlı kaynaklar için birbirleri ile savaşmak anlamsızlaşmaya başlamıştır. Çünkü hepsini birden tehdit eden bir Osmanlı, bu toplumları birbirine yakın tutarken, yeni keşfedilen coğrafi yerlerdeki el değmemiş kaynaklara ulaşmak daha kolay ve ulaşılabilirdi.
Yine bu keşiflerden gelen (sömürülen) ekonomik kaynaklar, toplumsal refaha ve gelire olumlu etki etmişti. İnsanlar yaşamak için kaynak arayışından öteye, eğlenmek, kendisini geliştirmek için de kaynak bulmaya başladı.

Bu döneme kadar Avrupa'daki bir çok krallık ekonomisi de, savaş gelirlerine ve toprak vergilerine bağlıydı. Osmanlı bu durumda çıkamadı. Avrupa ise ticaret gelirlerini artırdı ve yeni tüccar orta sınıfı ile farklı bir yol çizdi. 
Devlet anlayışı da bu dönemde değişmeye başladı. Daha önce iktidar, Tanrı'nın temsilcilerinin hakkı iken, devlet bunları ifade ediyordu. Devletsiz millet olabilir, mümkündür. Ama milletsiz bir devlet var olamaz. Bu düşünce gelişmeye başladı. Çünkü tüccar orta sınıf korundukça ve desteklendikçe devlette güçlü oluyordu. (Zamanla bu görüş milliyetçiliğe doğru evrildi.)


Eğer genel olarak uzaktan bakarsanız değişime, esas nedenin ekonominin yapı ve üretim araçlarını, yöntemlerini değiştirmesi olarak düşünebiliriz. Savaşlardan ve vergilerden beslenen devlet ekonomisi, ticarete, keşiflere ve sömürgeleştirmelerden beslenmeye yöneldi.
İslam dünyası ve onun önde gelen temsilcisi Osmanlılar, bu dönemden çıkamadı. Kendi skolastik düşüncelerine daha da derinlemesine daldılar. Bir bakıma kurtuluşu, çareyi eksi şaşalı dönemlerini sağlayan Din'de aradılar. Tabii bunun için yorumlamak ve günün şartlarına uygulamak gerekiyordu. Bu da fazla dallanıp budaklanan, hacimsel derinliği artan kendi skolastiğini geliştirdi. Bolca tarikat türedi.Onlarda kendi derinliklerini geliştirdi. O kadar derinleşti ki, içine bir kere giren çıkamaz oldu. Bir çok yenilikçi düşünce ve gelişme oralarda boğuldu gitti.

Batı ise dinsel anlayışı sadeleştirmeye, basitleştirmeye , mümkün olduğunca çok kimseyi yüzeysel basit temellerde birleştirmeye çalıştı. Mümini ayrıntılarda değil, genel temel özelliklerde aramaya yöneldi.  Bu da kilisenin gücünü daha da zayıflattı.

Düşünce ve bakış açısı bir kere değişti mi, bir çok sistem de değişmeye başlar.

Mesela Bankacılık sistemi sistemli olarak gelişti. Devletlere borç vermeye başladı. Oysa daha önce bu alanda genelde sadece Yahudiler çalışabiliyordu.
(Bu arada Yahudiler, Roma imparatorluğu döneminde, göçlere zorlanıyorlar. Gittikleri yerlerde toprak satın almaları ve tarımla uğraşmaları mümkün olmuyor. Yasaklanıyor veya toprak satılmıyor. Devlet yönetimine de memur olarak alınmıyorlar. Gittikleri yerlerde sadece zanaatkar olarak veya para taciri olarak çalışabiliyorlar sadece. Çünkü Hıristiyanlığın ve kilisenin aksine, Yahudilik faiz almaya izin veriyor. Bu şekilde aile meslekleri halinde babadan oğula geçen ticari temelli iş yapıları gelişiyor. Yani parayı herkesten fazla sevmiyorlar sadece bu alanda çalışmalarına izin veriliyor çoğu yerde...)
Bankacılık sisteminin gelişmesi, orta sınıfın girişimcilik ruhunu da destekliyor. Risk ve fayda analizleri, sigorta sistemleri ile dağıtılan riskler, yeni girişimlerin önünü açıyordu.

Vs. Vs... konu ayrıntılandırırsak sürer. Ancak özetle, toplumsal üretim ve gelir yapısı değişince, toplumsal ihtiyaçları karşılamak için diğer şeylerde değişti. bilim de bu arada hem bir ihtiyaç hem de bir kaynak oldu, desteklendi, gelişti...

Tabii bunların hepsi aşama aşama ve zamanla ciddi bedeller verilerek, bu uğurda bir çok hayata da mal olarak sağlandı.  

Günümüzde felsefe, sebep ve sonuç adına yeterli mi?

Felsefe ile pozitif bilimin yollarını ayrılalı yaklaşık 300 yıl oldu. Bundan önce hemen hemen her bilimci aynı zamanda filozofdu. Hatta akademik unvan olan  Ph.D  “Doctor of Philosophy”dir.
Tabii buradaki felsefe, günümüzde kullanmaya alıştığımız kavramdan biraz farklı. Bilimi, bilgiyi sevme anlamında. Eski Yunan'da felsefe, "mantık kuralları ile bilgiden bilgi üretme" karşılığı idi...

Günümüzde ise boş konuşmaları mantıklı gerekçelere dayandırmaktan, özellikle sosyal- insan kaynaklı sorunları, konuları değerlendirmeye kadar geniş bir kavram ve karşılık alanı var.
300 yıl evvelki ayrılıştan sonra, felsefe sosyal bilimlerin bir dalı olarak kabul edilmiş.
Sosyal bilimlerdeki bilgi-veri kaynak esnekliği ve çeşitliliği yüzünden de, felsefe kavramı suistimal ediliyor.

Batı bilimi, antik Yunan'dan aldığını iddia ettiği felsefe kültürü ile gelişen bilm de, bugünkü bilimsel durumumuzu temsil ediyor.
Felsefenin temelinde, mantık çıkarımları, tümden gelim ve tümevarım şeklinde vardır. Neden-Sonuç ilişkisi daha sonra  tez-antitez şeklinde de kullanılmıştır.
Bu mantığın temeli ise "1-0" şeklindeki ikili sistemdir. Yani batı biliminin temeli 2'li mantığa dayanır.
Oysa gerek binlerce yıllık (Janizim gibi 7'li sistem -Hint) bazı inanç sistemleri doğa olaylarına bakışlarında daha farklı mantık sistemleri de kullanmışlarıdır.
Kuantum fiziği ise bize evrenin 0 ve 1 arasında sonsuz olasılık üzerinden birinde karar verdiğini, bir belirsizlik olduğunu göstermiştir.

Bilimdeki felsefi yaklaşımda bundan etkilenmektedir. Tabii bu geçiş yani teorinin pratiğe uygulanması, aynı hızda değil. Bilim alıştığı ve geçmişte teknik sonuçlarından dolayı, verimliliğinden şüphe etmediği deney, gözlem ve inceleme ilkeleri çerçevesinde bu geçişi yapmaktadır.
Eh.. Haliyle bu da yavaş olmakta ve bazen günümüz (bilimsel) felsefesinin yetersiz kalmasına neden olmaktadır.

Bilim Özgür mü?

Hayır, değil... Bilim insan ihtiyaçlarına göre yönlendirilmektedir. Bu ihtiyaçlar üzerinden gelir sağlayan-sağlayacak kuruluşlarca tatbik edilmektedir. Çünkü bilim, özünde bağımsız olsa da, araştırma ve diğer giderler için ekonomik kaynağa ihtiyaç duymaktadır. Bu ekonomik kaynak ise ancak (günümüz şartlarında), kapitalist sistem ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır.

günümüz dinsel öğretilerin çoğu, insan hayatını biçimlendirmeye yönelik olduğu için, kapitalizm ile direk ve dolaylı şekillerde yoğun simbiyotik ilişki içindedir. Biri bilimi desteklerken, diğeri sınırlar. Böylece bilimsel merakı ve yönelimi; istenilen, arzu edilen orta bir yerde tutarlar.

Bilim aynı zamanda, toplum algısını kullanmada önemli bir araçtır. (Gerçek) Felsefeye dayalı bilimin ürettiği sonuçlar, doğa yasalarının geçerliliği olarak, tartışmasız güvenirliğe sahiptir. Bu güvenirlik ve kesinlik imajının topluma empoze edilip algı oluşturulduktan sonra, sisteme bilimsel destekler sunarak istediğiniz ürünü sokabilirsiniz.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Kader belli ise yaşamak niye?

Allah (C.C) kimin cennete kimin cehenneme gideceğini biliyormu? Kuranda yazana göre biliyor peki hersey planlanmışsa neden yaşıyoruz? Kaderimizi kararlarımız etkiliyorsa, yanilmış olmazmı?

ÖFA 04 Mayıs 2016



Burası ortamı değil bu sorunun. Ama hüsnüzân'da bulunup, kuantum olasılığı dahilinde sorulduğunu düşüneceğim.
Evet, tüm olasılıkları, en güçlüsünden, en zayıfına kadar tüm sonsuz (bile olsa) olasılığı ve karşılığının ne olacağını biliyor.
Size ise irade ve akıl denilen iki hediye bahşetmiş. Bu olasılıklardan hangisini seçeceğinize siz karar veriyorsunuz. O'nun "hangi kararı/seçeneği alacağınızı biliyor olması, sizin eyleminizi değiştirmiyor. O sonucunu biliyor ve uyarıyor. Gerisi size kalmış.

Eğer bir "taş, cansız bir meta gibi" olsaydınız, karar verme ve düşünme yeteneğiniz olmayacağı için, bilinçli eyleminiz olmazdı. Yani yaşıyor olmazdınız.

Aslında bu sizin için bir tercih meselesi... O'nun için sadece bir bilgi. Sizi yönlendirmiyor.

Bu çerçevede bakarsanız, her durum için ayrı bir olasılığı uygulayan/kararını veren siz'den sonsuz adedi, çoklu evrenlerde de bulunabilir.

Amacımız elimizdeki ve bildiğimiz tek evrende, olumsuz sonuçlanacak olasılığı seçenlerden olmamak. (Diğer evrendekilerin durumu -var iseler- bizi etkilemez.)

shibumi_tr 05 Mayıs 2016

=========
Sayın ÖFA, sorunuzun net cevabını bizden almanız mümkün değil. Çünkü her birimiz kendi inancı ve dünya görüşü ile olayı algılıyoruz. Kesin cevap ölüm sonrası belli olacak. Ancak normal hiç bir canlı bunu daha önce öğrenmek için acele etmiyor. :-) Edenlerde geri dönüş yapmıyor.
Hiç bilgimizin olmadığı bir alanda, sadece inançlarla sorunu algılamaya çalışıyoruz.
Eğer ölüm sonrası hayatın güzel olduğunu düşünsek, bu sefer yaşadığımız hayatı anlamsızlaştıracak.

Bu noktadan sonra ancak "yarım felsefe" yapabiliriz. (Tam felsefe ya da felsefe; bilgiden bilgi üretmektir. Yarım felsefe; fikirden, inançtan ve bir miktar bilgiden, bilgi üretmektir.

"Bilgi"; doğruluğu veya yanlışlığı net olarak tanımlanmış durumu anlatan kavramdır.

Doğruluğu veya yanlışlığı kesin olmayan kavram "fikir"dir.
Doğruluğu ya da yanlışlığı hiç sorgulanmayan kavram "inanç"tır.

Bu nedenle "yarım felsefe", net ve kesin bir sonuç üretemez.

Sizin cennetlik olduğunuzu farz edelim. Yapacağınız bir kaç hata ile (ki çevremizde ibadeti ve O'nun adını ağızlarından düşürmeyerek bunu hak ettiğini sanan, tevbe ile son anda yırtacağını umanlar var) bu durumu rahatça tersine çevirebilirsiniz.
Ya da cehennemlik olduğunuzu düşünelim, bu andan sonra içtenlikle yapacağınız eylemler ile bunu rahatça değiştirebilirsiniz.

Çünkü şu anki durumunuzu belirleyen şey, değiştirilmesi mümkün olmayan geçmişiniz.
Ancak gelecek, her zaman farklı olasılıkları içerdiği için, her an değişir. Değişecektir.

Önünüzde iki seçenek var; ya bu durumu olduğu gibi kabul edip, sonuç alınamayacak sorgulamaları bir kenara bırakıp, hayatınıza devam etmek. Ya da hayatınızı bu olasılıkları düşünüp, yaşayamamak.

Her iki durumda da sonuç değişmeyecek. Öleceğiz ve yok olacağız ya da bir yerlerde var olacağız.
Eğer sadece yok oluyorsak, bıraktığımız geçmişimiz, diğer insanlarca yaptıklarımıza göre değerlendirilecek. Yaşadığımız hayatın anlamı, buna göre belirlenecek.

Eğer bir yerlere gidiyorsak, hem dünya da hem de ahirette gene aynı şekilde değerlendirileceğiz.
Sorun, özgürlük ve sınırsızlık isteklerimizle, diğerlerinin özgürlük ve sınırlarını ne kadar ihlal ettiğimize bağlı olması. Hayatımızın bir anlamı olup olmadığına göre de bir yere yerleşeceğiz.

Eğer denilenler doğruysa, insan yaratılışı öncesi bazı bilinçler bağımsızlık ister. (Cenâb-ı Hâk'kın ruhundan bir nefes) O'nun gibi irade sahibi olmak ve O'nun gibi bir şeyler oluşturabilmek.
Bu izin verilenlere bir de sorumluluk verilir. Bu sorumluluk, onların geriye dönüşlerini belirleyecektir. Geri dönüşü, "cennet" olarak niteleyebilirsiniz. Bütüne dahil olamamayı da "cehennem"...

Sonucun önceden biliniyor olması, bizim gibi 5 boyutlu (3 uzamsal, 1 sonsuz ve tam tersi 1 sıfır boyut) varlıklar için, sadece neden sonuç ilişkisine sokuyor. Ama böyle bir kavram "zaman algısı" için geçerli
Mesela foton gibi kütlesiz nesneler için "zaman" diye bir kavram yok. Yani onlar için geçmiş ya da gelecek dolayısıyla "şu an" bile yok.
Zaman algısı; "sadece kütleli nesneler için" geçerli bir "kavram". (Zaman'ın kendisi bundan çok farklı, bir boyut olarak ele alınması gereken ve bir mesafe ile hareket durumunun bilgisini veren bir boyut çünkü) .

Bize göre "öncesi ve sonrası" kavramları, fotona göre yok. Sonuçta sahip olduğunuz momentum ile nereye varacağınızı bilmiyor olabilirsiniz.
Ama sizi bu yola çıkaran, nereye varacağınızı biliyor. Bir de size doğrusal değil, yoldan sapabilmeniz içinde imkan veriyor. (Bunun için "zaman" gerekiyor işte) Çünkü başlangıçta bunu isteyen biziz.
Hangi yola dönersek, hangi hedefe varacağımızı O'nun bilmesi, bizim hangi yoldan gideceğimizi bilmemizi sağlamıyor. Bilmiyoruz nereye varacağımızı.

Eğer hedef belliyse, bu kadar yolu boşu boşuna tepmeyeyim diyorsanız. Sonra sizin, "Ama ben irademi -hediyemi kullanamadım ki!" deme hakkınız olur. Üstelik böyle bir şey, hakkaniyete uymaz.

Kısaca ne yaparsanız, cennetlik veya cehennemlik olacağınızı ve hangi yolları izleyeceğinizi, O biliyor. Siz bilmiyorsunuz. Siz her an sonucu değiştirebilirsiniz. Her gerçeklik için açık kapı var.

Sorunuz; hayattan bıkmış, mücadele ruhunu kaybetmiş ya da mücadeleye girecek kadar kendisini hazır hissetmeyenlerin , ya da istediği her şeyi yapmak isteyenlerin (sınırlanmamak) çok kullandığı bir silahı barındırıyor. (Özellikle bir şeyler yapıp yapıp, bunların olası olumsuz sonuçları ile karşılaşmamak isteyenlerin kullandığı bir argüman. Bu işin fıtratında var deyip, yaptıklarımızın ya da yapmadıklarımızın sorumluluğunu ret etmek hakkına sahip değiliz. Reddedebiliriz, bu kapı da açık. Ama sadece kendimizi kandırırız, bir de bizi sevenleri-bize inananları. Üstelik onları da yanımızda sürükleyebiliriz.)

Neden mi yaşıyoruz? Güzel şeyler yaptığımızı/yapabileceğimizi kendimize ve O'na gösterebilmek için. Bu yolu istedik. İstersek yapabiliriz de çünkü.
Yaşamınızı anlamlı ve güzel kılacak işlerle doldurmanızı dilerim.
Saygılarımla

5 Mart 2016 Cumartesi

Din'i bilgi ve kaynaklar, bilimsel gerçeklerle örtüşmez.(mi? Yoksa?)

Pekçok yerde iddia edildiği gibi, din'i bilgi ve kaynaklar, bilimsel gerçeklerle örtüşmez. Din'i bilgi ve yaklaşım, bilimsel bilgi ve yaklaşımla tamamen zıttır. Din ve bilim birbirini beslemez, iddia edildiği gibi dost falan da değillerdir. (Düşmanlardır demek istemiyorum, düşmanlık ayrı birşey) Konu üzerine bu görüşteyim. Aksini düşünen iddia eden arkadaşların fikir ve açıklamalarını duymayı ve bunun üzerine konuşmayı çok isterim...
Görkem Öge 22 Temmuz 2015



dinin dogmatik bilimin sorgulayıcı olması en temel farklılık zıt olmaları ve ikisininde hayatı kendi bakışlarıyla açıklamaya çalışması çatışmaya zemin hazırlıyor ama insanlık farklı görüşe saygı duymayı bir gün öğrenecek mi ?
mimiuzay 23 Temmuz 2015

Dini bilgiler de, Tanrı'nın din gönderdiği fikri de mantıkla örtüşmez. Zaten 3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur. İnsan mantığının ulaşabileceği limit nokta, evrende, insanı aşan bir bilgi olduğudur.
Ali Uçar 23 Temmuz 2015

Bu linki devamli takip ederseniz ve derin arastirmaya girerseniz aslinda bilim ile ilimin celismedigini ayni seyi anlattigini farkedebilirsiniz...Evrensel isleyis sistemi TEKtir...http://okyanusum.com/
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015

Mimiuzay… Sizinle hemfikirim ama bu fikrimizin konuyla zerre ilgisi yok. Unutmayınız ki “Gerçeklere demokrasi ile ulaşılmaz!” Bunu açıklayıp sözü uzatmayayım, anlayacağınızı umuyorum. Ali Uçar… “3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur” iddianızda yanılıyorsunuz… İslam, “Her ümmete uyarıcı gönderdik” der. Bu iddiaya göre, başka galaksilerdeki akıllı yaşamlara da peygamber gitmiş olmalı. Evrensel Sırlar… Verdiğiniz sitede, önerdiğiniz gibi derin araştırmaya girmeme hiç mi hiç gerek yok. Çünkü orada derinleşecek hiçbir şey yok. Astrolojiyi bilimsel bir disiplin olarak gören, “İnsanlığın oluş düzeni ve sistemi Astroloji ilminde mevcuttur” gibi bir cümleyi içeriğine alan hiç ama hiçbir kaynağı ve bu kaynağı bana öneren sizi de, en küçük ölçekte bile ciddiye almam olanaksız. Zaten nerede “bilim” kelimesi yerine “ilim” kelimesi kullanılıyordur, oradan hızla uzaklaşınız. Bunun üzerine binlerce sayfa/saat konuşmuşuzdur. Bu başlığı açmamdaki esas amaç zaten, “inanılacak” şeylerle “bilinecek” şeyleri ayırt edebilmemizin önemi. Sizin bu ayırımı fark edemediğinizi görüyorum ve umarım bir gün fark edersiniz diye umuyorum. Astroloji bilim değildir. Astrolojinin her kelimesi, cümlesi, dayanağı, noktası virgülü baştan sona “SAÇMALIK”tır… Aksini iddia ediyor iseniz, gerçekten akademik vasfa ve kimliğe sahip tek ama tek bir kuruluştan çıkmış, astroloji üzerine bir araştırma tez sonucu elde edilmiş kanıt, ispat gösteriniz. Tek bir tane… Gösteremezsiniz. Buna göre siz astrolojiye “inanıyorsunuz”dur Buna bir sözüm yok. İnanıyor olmanıza yani… Bu sizin tercihiniz. Ancak inanılmak üzere tasarlanmış hiçbir şeyi lütfen bilimle karıştırmayalım.
Görkem Öge 24 Temmuz 2015

inanmak ve bilmek ayrı kavramlar olabilir ama bütün algılarımız birbiriyle bağlantılıdır.yani bazı insanlar bilmediği şeye inanmak istemez basite indirgemekte istemez düşünceler komplekstir tıpkı nöron ağlarının bağlantıları gibi.
mimiuzay 24 Temmuz 2015

Sevgili Gorkem Bilen kimseye birsey ogretilemez...Bu sayfayi objektif olarak bildiklerini bir kenara koyarak degerlendirmeyi denemelisin...Yoksa kaybediceklerini hayal bile edemezsin...Bilim ve din birlikte olamaz onyargilarinla ciddiye almamanin faturasini sonsuz bir hayatta kaybedeceklerinle odersin...Tabii karar senin ve herkes kendi secimlerinin sonuclarin yasar....Insan beyninin Evrendeki tum frekanslari OKUYAbilecek ve desfire edebilecek kapasitesinden ve bunlarin Noron aktiveteleriyle baglantilarindan haberi olmayan birinin bilimsel konustugunu sanmasida ayrica cok tuhaf...Ve dinde kader adiyla isaret edilen ALlahin Yaratma mekanizmasinin GAlaksilerden , KAranlik madde denilen bilimin bugun algilayamadigi yapilardan, burclar denen yildiz ve gezegen sistemlerinden gelen FOTONlarin,enerji parcaciklarinin DNAlarimizi ve gezegenimizi devamli formatliyarak bizlerde degisikliklere yol actigini ve duygulari, akil yetilerimizi, fiziksel yetilerimizi, genetigimizi, tum enerjimizi etkiledigini bilmemek, redetmek hele bugun kara cahil olmakla esdeger...Kucucuk AY bile okyanuslari kilometrelerce gelgit yaptirirken, vucudunun fiziksel bolumunun %90 i su olan bizler nasil etkilenmeyiz...Bunlar bile objektif dusunen insanlara kapi acmaya yeter...Karar senin...Kimseye zorla birsey tavsiye edilemez...Nacizane dost tavsiyesi yolladigimiz linki ve soylediklerimizi ciddiye aliver...sevgiler
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015



Görkem Öge, dini bilgi ve kaynaklardan kastın nedir bilmiyorum ama ben dinimizin kitabı olan Kur'an'daki ayetlerden Allah'ın, peygamberlerinden sonra gelen en emin insanlar olarak bilim adamlarını gösterdiğini okudum. Allah’ın bizler için gönderdiği kitabının başında kullarına “Oku” dediğini, içindeki birçok ayette (Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk olsaydı, Kur’an’ın içinde kaç kez geçtiğini de söylerdi) aklımızı çalıştırmamızı istediğini, aklını çalıştırmayanın üzerine pislik yağdıracağını okudum. Ayrıca en büyük düşman olarak ne ateisti ne de namaz kılmayanı konu etmediğini, dini ihtiraslarına alet edip insanları sömürenleri ve sinsi emellerine ulaşmak için namaz kılanları ve kamu hakkı yiyenleri lanse ettiğini okudum. Din ile bilim arasındaki ilişkilere, söylentiler bazında değil de Kur’an içindeki ve Kur’an dışındaki dini bilgilerin birbiriyle bağdaşıp bağdaşmadığını ve bağdaşıp bağdaşmama nedenlerinin neler olabileceğini bilimsel kurallar çerçevesinde araştırma bazında bakmak ve ondan sonra bir yargıya varmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Unutmamalı ki bilginin doğru olanı değerlidir, doğru olmayan bilginin el üstünde tutulması değil elimine edilmesi gerekir. Konu üzerinde sayfalarca bilgi alışverişi yapılabilir. Ben din açısından giderek kısa bir açıklama yaptım. Bunun bir de bilim tarafından bakılarak açıklaması var ki onun da düşündüğünün tersi doğrultuda olduğunu biliyorum. Kolay gelsin
Cem Murat 25 Temmuz 2015


Din insanın bilinmeyen karşısında güvenini artıran ve destekleyen bir kavramdır. Çoğu din; insanın, günlük hayatındaki kontrol gücünü artırma ihtiyacından doğmuştur. Doğa dinlerindeki büyülere, sihirlere, fallara, yıldızlara; çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerde dualar eklenmiştir. ( Bir kelimeyi- cümleyi belli bir sayıda söyleten dualar ile sağlık, sıhhat, huzur, aşk veya başarı beklemek aslında sihirin yeni bir görünümü olmuştur. Yani, (bence) şirktir.) Klan yaşamından, şehir devletlerine yöneliş ile doğa dinleri çok tanrılı dinlere, büyük krallıklar ve imparatorluklar ile de tek tanrılı dinlere yöneliş olmuştur. Çünkü din aynı zamanda elit ve yönetici tabakanın toplumu daha kolay idare edilebilmesi ve yönetebilmesi için düzen kurucu biçimlendirici olmuştur. Özellikli biat ve itaat işlenmiş, sorgulamadan kabul etme yüceltilerek bir meziyet olarak sunulmuştur…
Tek tanrılı dinlerin ilk dönemlerine yani topluma sunuldukları döneme bakarsak, bir devrim gibi hepsi var olan düzenleme ve uygulamaları sorgulayarak, eleştirerek işe başlamışlardır. Sorgulamayı, düşünmeyi öğütleyen ve destekleyen dinler, tekelcilerin (ruhban sınıfın, (bizde hocaların, şıhların, efendilerin, bürokratların, padişahların, din alimlerinin) kontrolüne geçtikçe sorgulamadan itaat yüceltildi.
(Batı Rönesans ile bu dönemi geçerken, orta doğu hala aynı zihniyet dönemini yaşıyor. Oysa İslam da sorgulama, okuma, düşünme esastır)
Din ile bilim arasındaki çatışmanın temeli de bu noktaya dayanır. Bilim hiçbir konuda dogma zorlamaz. Bir durum ele alınır, sorgulanır, gözlemlenir, tekrarlanır ve bağımsız farklı kaynaklarca da aynı süreç tekrarlanır … Her seferinde aynı kesinlikle sonuç alınırsa bu durumun bir kural olduğu kabul edilir. Eğer evrim gibi çok uzun bir süreci ele alıyorsa, gözlem ve matematiksel mantık ile tümevarım yapar. Yine de tekrarlanarak gözlemleme süreci çok uzun olduğu için günübirlik yaşayanların bolca saldırısına açık olur. Üstelik canlı gibi çok fazla değişkene sahip bir nesne de temel kuralları ve destekleyici ayrıntı kurallarda zor kurulur. Yine de elde edilen sonuçlar, bir çok bağımsız gözlemcinin farklı sonuçları ile uyumlu olduğu için ana kurallar çıkartılabiliyor. Yine de evrim, doğanın canlılar dünyasındaki kuantum alanıdır. Yani size tek, net bir sonuç vermez. Olasılıklar ve değişkenlere göre olası sonuçları verir. Bu yapısı ne yazık ki, bir çok firsatçı için saldırı ve propaganda aracıdır.

Din ile bilimin ayrı olduğu ve kişileri zorladığı noktayı bu örnekleme ile sanırım anlatabildim.
Bilim din ile çelişir mi? Bu tamamen subjektif bir konu. Eğer dine ya da bilime yaklaşımınızda bunlardan birinin gözü ile diğerini değerlendirirseniz, elbette çelişir.  Ama eğer dini insanın bilinmezi arayışı ve cevaplaması olarak ele alırsanız, bilim içinde aynı şeyi düşünürseniz  birbirlerini destekleyici tamamlayıcı olurlar. Din size bilimin asla gitmeyi düşünmeyeceği yollarda  bakış açısı ve yaklaşım sunar. Bilim ise bu yaklaşımların doğruluğunu denetler…

Örneğin, tüm dinlerde başlangıçtan önce hiçbir şey yoktur. Sonra bir anda her yer ışık olur ve her şey oluverir. Üstelik zaman kavramları da görecelidir.

Bilime göre her şey, tek ve homojen bir kaynaktan doğmuştur. Üstelik bu kaynak zamanla farlılaşmış olsa da her yerdedir.

Bizim hatamız, canlılığı, cansızlığa göre çok üstün görmemizde. Oysa canlı birimlerin uzun vadeli fizyolojik durumlarını özellikle enerji girdi ve çıktıları açısından ele alsak; entropiye uygun olarak enerjinin ortalamaya dağılmasında farklı bir yol olduğunun düşünebilirdik. Besleniriz enerji alırız, iş yaparız enerjiyi dağıtırız. Ölürüz, yaşam boyunca depolanmış cansız maddeler ve kaynaklar daha küçük birimlere dağıtılır.

Bu nedenle din ile bilim aynı kefede ele alınmamalı. Elma ile armut toplamak olur bu. Eşdeğer, aynı, benzer değiller. Aynı sorulara farklı cevapları olabilirler. Bunlardan işinize geleni kabul edebilirsiniz. Ya da etmeyebilirsiniz.
Sonuçta ikisi de insanlığın bilinmeyene cevap verme çabasının ürünüdür. Her ikisi de kendi koşullarına göre doğruları ya da doğruya yakınları içerebilir. Mesela, eğer Planck uzunluğu şu an‘kinin iki katı olsaydı; sonsuza giden sabit Pi sayısı farklı olabilirdi. Yani çapını veya çevresini bildiniz bir çemberin diğer ölçüsü ve buna bağlı olan tüm trigonometri farklı olacaktı. Çünkü evrenin eğimi farklı olurdu.

Yani sayısal değerlerin kesinliği için bile “ceteris paribus” var.

Burtay Mutlu 27 Temmuz 2015.