Çocukların hayat karşısında bu kadar erken mücadele etmek zorunda kalması, bizim ayıbımız.
Sorun kişilerin, çözüm olarak hemen kamu kurumlarını veya siyaseti adres göstermesi.
Parasını vereyim de beni uğraştırmasın.
(Benim de vicdanım para verdiğim için rahat, o para da kolay kazanılmıyor ve kendi hayatımızdan bir ödün sonuçta..)
Doğruluğu tartışılabilir. Eksikleri var.
Ama
toplum olarak bu tip konularda sorumluluğu ve yetkiyi verdiğimiz ve
üstelik gelirlerimizin yarısıyla vergi olarak desteklediğimiz kamu
kurumlarından çok da çözüm üreten şeyler çıkmıyor.
Bana göre hatta bazıları, "biraz şişirilmiş renkli balonlar"... Fazla şişince veya ilk engelde patlıyorlar.
Hammaddesi
yurt dışından ithal edilen hazır kedi-köpek mamalarına milyonlarca
dolar ödeyen ve bunu "sevgi, merhamet" adına yapan bir milletiz.
Kapasitemiz var. Paramız da...
Çocukların sokaklarda çalışmasını yasaklamak, aileyi cezalandırmak da çözüm değil.
Başka yollar üretmeliyiz.
En başta da bu konuda çalışan, sivil sosyal yardım kuruluşlarına katılıp, desteklemeliyiz.
Havadan para elbette kıymetsiz.
Birey olarak bağımsız olması önemli.
Bu ülke de ciddi bir istihdam sorunu var.
Bir çok sebebi var ama en başta geleni, planlama hatası...
Örneğin: Adamın işe ihtiyacı var. ama kalifiye değil, boşluk olan alanda.. Ona eğitim imkanı sunulmalı.
Ya da (daha çok gençlerimiz) iş beğenmiyorlar. İşin iyisi kötüsü olmaz.
Üç temel sebep var, gözlemlediğim.
İlki çocuklarımızı bizler yani ebeveynler olarak çok pohpohluyoruz. Koruyoruz.Harçlık verip, ihtiyaçlarını karşılıyoruz.
Önüne konan işi ve getirisini, sahip oldukları ile kıyaslıyor. Genelde rahat durumda kalmayı tercih ediyorlar.
Benzer mantık, yardım, sosyal yardım ve destek alan yetişkinler içinde geçerli...
Küçük yaştan itibaren sınavlardı, ödevlerdi derken çocuklara kendilerini tanımaları ve hobi edinmeleri için fırsat vermiyoruz.
Karar verme zamanı gelince, iyi kötü bir karar veriyorlar ve genellikle bu karar geçici süre işe yarar oluyor.
Çocuklarımızı serbest bırakmalıyız. Günlük çalışma planlarında, ne olursa olsun, kendilerine ayıracakları bir kaç saat belirlemeliyiz. Ve bu boş vakit olarak asla isimlendirilmemeli.
Boş vakit, hakikaten boş ve dinlenme , düşünme ile geçen zamandır. Bırakın çocuğu 3 saat daha az test çözsün, ödev yapsın.
Sanki okulu iyi derece ile bitirse veya sınavda çok yüksek not alsa, geleceği daha iyi ve mutlu mu olacak?
O sadece bir olasılık. Kesin değil.
Üçüncüsü ise bizim yani toplum olarak, çalışanın-gencin etrafındaki kişiler olarak ön yargı ve beklentilerimizin yüksek oluşu.
Çocuk bir iş yapmaya kalksa, beğenmiyoruz, ona yakıştıramıyoruz.
"- Onca yılın ve emeğin, parası bu mu?" diyoruz.
Gençte bunu benimsiyor. Sanki mezun olur olmaz, büyük sorumlulklar alacakmış gibi kariyer beklentisi ve havası oluyor.
Bu bulaşıcı bir şey ve kalifiye olmasa bile herkes yaptığı işin kendisini temsil edip etmediğini, yakışıp yakışmadığını sorguluyor. Çünkü gizli de olsa bir mahalle baskısı hissediyor.
İş iştir, evi geçindiren ve toplumun ihtiyacı olan her iş değerlidir. (Bazıları ahlaken normları zorlasa bile onlar bile bir iştir. Çünkü toplumda talep var, işlevi var.)
O yüzden hırsızlıkla, yalanla, aldatma ile veya fırsatçılıkla ilgili yapılan işler haricindeki tüm toplumca talep edilen işlere saygı duyulmalı.
Bir kanalizasyon temizliği de iştir, bir fabrika veya devlet dairesi yöneticiliği de... Yeter ki toplum içinde işlevi olsun ve çalışana dürüst kalmasını sağlayacak şekilde fayda sağlasın..
Bu bakışımızı değiştirmeli ve çocuklarımıza bunu da aşılamalıyız. İş, iştir. Dürüstçe oldukça, her türlüsü saygıya layıktır.
Elbette kişiliğimin ilk şekillendii dönemlerde anne ve babamın tutumları,alışkanlıkları rol model olarak üzerimde çok etkili oldu. Biz primatlar (yassı tırnaklılar) sosyal varlıklarız. Çoğu alışkanlığımızı, bilgimizi içinde bulunduğumuz topluluktan öğreniriz.
İnsan kişiliğinin temellerinin atıldığı ilk 6 yıl içinde ise en çok ebeveynlerle ilişkide olduğumuz için, kişiliğimizin temelini büyük oranda onlar şekillendirir. Bu öyle bir düzeydedirki, en derin korkularımıza kadar yansır. Ebeveynlerden fiziksel olarak aldığımız ve kişiliğimizi etkileyen şey ise biyolojik yapımızdır. Sinir sisteminin yapılanması, düşünce sistemimizi etkiler. Fiziksel yapımız, ilgi duyduğumuz başarılı oyunları ve ilgisiz olduklarımızı belirler. Sinüs boşlukları ve gırtlak yapısı, konuşma şeklimizi ve tonumuzu etkiler. Bu ise sosyal ilişkilerde diğerleri ile konumumuzu biçimeldirir. Hormon yapısı, kalıtsal özelliklerimizi belirleyebilir. Az veya çok salgılanan biz bez, tüm tutumlarımızı etkileyebilir.
Ama kişilik biçimlenmesinde bunlar, öğrenerek benimsediklerimizin yanında ikincil plandadır.
Çocuk bu üçünün karmasında(genetik aktarımlar+ aileden öğrenilenler+ sosyal ilişkilerden öğrenilenler), kendisine bir harman yapar. Ebeveynler, iyi özelliklerini aktarmak için uğraşırlar ama tüm özellikler çocuğa geçmez. Çünkü o yorumlayıp, kendi yapısına göre en uygun olacak şekilde bunları harmanlar. Böylece tamamen yeni bir yapı çıkar, Ergenlik dönemi ise bu harmanlamanın doruk noktasıdır. Ebeveynlerle çatışmanın en çok olması ise bundan... Eski ile yeni'nin kaynaşmasıdır bu. Tamamen bağımsız bir birey olmak için, farklı ve daha başarılı bir tutum-bakış açısı geliştirmek zorundadır. Tabi deneyim ve bilgi eksikliği ile bolca hata da yapılır.
Bir zamanlar ebeveynlerim ile özellikle güc ve statu simgesi olan babamla çok çatıştım. Ona benzememek için çok uğraştım. Ama zamanla, olgunlaştıkça, bir çok temeli ondan hazır aldığımı ve onu taklit etmeye çalıştığımı görüyorum. Elbette farklı olarlar da var. Zamanın şartlarının getirdiğig ve yeni koşullara göre geliştirilmiş tutumlar.
Bu nedenle onun da bir eseriyim. Yıllarca sevgisini ve ilgisini sürekli üstümde tutarak, her hatamda, kararım ne olursa olsun destek olarak kendisinden ve ruhundan, bazen de mutluluğundan bir şeyler verdi. Tabii aynı durum, annem içinde geçerli, onlardan farklı bir birey olsam da, bu farklılığımda onların desteği ve payı büyük...
Bunun çözümü kolay değil. Ve uzun vadeli. En başta, anneler oğullarını eğitmeli. Çocuk rol model olarak babasını alsa da, toplumsal görgü de yönlendiriyor. Bunu kesmek lazım.
Dizilerle, filmlerle maganda, maço erkek tiplemeleri yüceltilmemeli. Erkeklere kadınla iletişim dersleri verilmeli. Hatta okullarda dans kursları ile karşı cinsiyet ile iletişim kuralları (özellikle tango bu konu da iyi bir araç).
Kadınlara da iletişim kursları ve davranış eğitimi verilmeli. Zannetmeyin, daha narin veya duygusal diye kadınlar "erkekle iletişimi" biliyor. Erkekler hakkında çok fazla şey bilmiyorlar. Çoğu erkeği sadece ..salak zannediyorlar.
Çünkü toplumsal korkularla, erkeklerle iletişim ve sağlıklı arkadaşça ilişkiler kurmaları küçük yaşlardan itibaren hep kontrol edilmiş veya engellenmiş.
Kadın erkeğe dili ile saldırdığın da kavgayı, kontrol etmeyi yönlendirmeyi bilmiyor. Oysa, erkeğin kendini çok yetersiz hissettiği ve kavgayı kaybettiği nokta bu süreçte. O zaman temel içgüdüler kalıyor geriye (Kaç ya da Saldır. Bu fiziksel eylemde de, kadın fiziksel olarak zayıf kaldığı için, öfkeyle hareket ediyor.)
Bunun eğitimi de verilmeli... Okuldan, üniversiteden, kadın gönüllü kuruluşlarından...(Kadınlara, erkekle tartışma, erkeklere de öfke kontrolü...)
Ayrıca, namus kavramı güncellenmeli ve toplumda işlenmeli. Fahişe diye hor görülen bir çok kadının, erkeklerden ve hemcinslerinden daha namuslu olduğu bir toplumdayız. (Gizlileri, saklı emelleri ve planları yok. Açık olarak işleri ne ise onu yapıyorlar.Askerlik gibi binlerce yıllık geçmişi olan en eski sosyal kurumlardan biri...Yok edilemez.)
Buna karşı namuslu gözürken, ama çocuklara zarar verenlerden, toplumun ekonomik birikimlerini israf edenlere bir çok farklı örnek el üstünde tutuluyor.
Başkasına (bilinçli) fiziksel veya ruhsal zararı olmadan yaşamını sürdürüp, idame ettiren kişilere namuslu denmeli.
Kadınlar artık ekonomik hayatta önemli ve üretken roldeler. Üretken rolleri hiç bir zaman bitmedi ama değişiyor. Erkekle eşitlik çabaları ve savaşları çalışma yaşamına yansıyor. Hukuki eşitlik, uygulama olmadan çok anlamlı değil. Ama bu eşitlik kavgasının bir gözardı edilen noktası daha var. Kadın-erkek ilişkileri de artık eşitlerin ilişkisi değişiyor..
Kız kaçar, erkek kovalar şeklinde aktif-pasif rollerden, tarafların ortak hareket ettiği ve orta noktalarda buluştuğu (her iki tarafında kazan-kazan politikası takip ettiği) rol modellere geçiliyor.
Buna karşılık toplumsal görgü ve rol modellerle, hala yüzlerce yıllık alışkanlıkların modelleri beklentileri oluşturuyor. Bu da işlenmeli.
Bu ülke ve toplum sadece erkeklerin omzunda yükselemez. Kadınların omuzlarında da yükselemez. Birbirlerine destek olmayı öğrenmek zorundalar.
Öldürürcesine, Aşk mı (?)
Kadınlar öldürülemez mi? Elbette öldürülebilinir. Erkeklerde keza
aynı...
İnsanların anlamadığı nüans, bir kadının bir araba
kazasında, bir suç işlenmesi sırasında öldürülmesi kadın cinayeti değildir.
Basbayağı cinayettir.
Ama bir erkeğin bir zayıflığı, egosu yüzünden bir kadının
öldürülmesi işte bu kadın cinayetidir.
Erkekler buna ne ad verirlerse versinler, "namus, ar,
kendimi kaybettim, kıskançlık, töre, vs"... Esasında bu kendinden fiziksel
olarak daha zayıf bir varlığa, fiziksel olarak karşı koyamayacağını bilerek
yapılan bir şiddettir. Erkeğin kendisini riske atmadan güç gösterisidir. Kısaca
erkeğin korkaklığıdır... Üstelik bu korkaklığı gizlemek için, kadına
yüklemesidir.
(Aynı maço'lar, kendileri zarar görme riski olduğunda hemen
alttan alırlar.)
Kim ne derse desin. Kadın'a şiddeti önlemenin ilk yolu
annelerin eğitilmesi ve bu eğitimle, çocuklarını (kız-erkek)
yetiştirilmesidir..
Babaların verdiği eğitim işe yarasaydı, bu halde olunmazdı
zaten...
Tüm cinsler, kendi ve karşı cinsin sınırlarını bilip, saygı
göstermeyi öğrenmeli. Artık kadınlar erkeklere ihtiyaç duymuyorlar yaşamak
için, kendi ayakları üzerinde duruyorlar.
Çalışıyorlar ve ekmeklerini kazanıyorlar. Bu yüzden artık hikayelerde,
efsanelerde, törelerde anlatılan kadın tiplemeleri de kalmadı erkekler
karşısında.
Bir erkek nasıl bir başka erkeğin çalışma ve yaşam alanına saygı duyuyorsa,
ister çalışma ister hayat arkadaşı olsun, kadına da aynı şekilde saygı duymayı
öğrenmeli...
İkincisi özellikle gençler arasında, karşı cins ile doğru
iletişim kurulması öğretilmeli.
Çoğumuz bu doğanın gereği zaten oluyor deyip, işi aşk'a,
sevgiye filan bırakıyoruz ama öyle değil artık.
Birbirlerine hiç dokunmadan, sesini canlı duymadan
haftalarca cep telefonları ile aşk ve bağlılıklarını ifade eden gençler dolu.
Bir arada yaşama gibi, fiziksel yakınlık ve gerçek iletişim
isteyen bir duruma geldiklerinde ise, birbirlerini anlayamıyorlar.
Tartamıyorlar. Doğru refleksleri uygulayamıyorlar.
Bir kısmı işi kısa yoldan seks üzerinden çözmeye çalışıyor
ama, onunda devri kısa sürede geçiyor.
Bu yüzden gençlerin ortak çalışıp, bir arada dayanışma ile problem çözecekleri,
bir şeyler yapacakları sosyal yapılar ve organizasyonlar düzenlenmeli. Bir
amaca ortak olarak ulaşmaya çalışırken, birbirlerini de tanıyıp, daha doğru bir
iletişim yolu öğrenecekler...
Ya da her zaman savunduğum gibi, dans, özellikle Tango eğitimi bu konuda önemli
bir gelişmeyi getirecektir.
Kadına şiddet'e karşı idam cezası hk...
Hiç
bir suç, caydırıcı cezalarla azalmamış. Kadın cinayetlerinde de durum
aynı. Ancak idam kararı bir kere çıktı mı, kapsamına alınacak kişilere
bakmak lazım.
Bugün bir tek kadın cinayeti iken, yarın terör
denecek. Başka bir gün tüm muhaliflere terörist, teröristle işbirlikçi
filan denecek...
Zamanında İdam cezasının kalkmasına karşıydım. Hapislerde besleneceğine, derdim... Bu konudaki fikrimi değiştirmedim.
Ancak o dönemde yargının bağımsızlığı konusunda da şüphem yoktu.
Kadın cinayetlerini önlemek mümkün değil. Ama azaltmak mümkün.
Önlemek
mümkün değil, çünkü tüm toplumda bir zihniyet değişikliği gerektiriyor.
Oysa her gruptan ve yaştan, çok tutucu ve bağnaz zihinler bolca var.
Ancak yeni nesil üzerinden gidilerek bu sorun hafifletilebilinir.
Ve şiddetin şekli, erkek-kadın niteliğinden çıkartılıp, insanın insana şiddetine dönüştürülmeli.
Elbette şiddet hoş değil ama maalesef, günümüz dünyasında bu toplumsal, ulusal ve uluslararası yaygın bir sorun.
Bu sorunun temelinde, Kadın-Erkek iletişiminin sakat/eksik olması yatıyor.
Erkek,
kadına nasıl davranacağını bilmiyor. Kadın da erkeğe... Gerçek hayatta,
kadınlar erkeği idare eder, yönlendirir. Biçimlendirir.
Bir
kadının yetiştirdiği bir erkek, başka bir kadına hele geçmişte veya
gününde ilişkisi olan bir kadına karşı şiddet uygulayabiliyorsa, bu
sorunun salt erkek değil, kadın tarafından da kaynaklanan eksiklikleri
var demektir.
Bu konuda en azından gençlere, hem
birbirleriyle iletişim kurup doğru ifade ile anlaşabilecekleri, hem de
kaynayan kanlarındaki heyecanı-ateşi kontrol etmelerini sağlayacak
eğitim metotları gerekiyor.
Çocuklarımıza Centilmen Beyefendi ve Hanımefendi kurallarını ve yöntemlerini öğretmeliyiz.
Kadın erkekte yüreğe mi, cüzdana mı öncelik verir?
Ne kadında, ne de adam da öyle iddia edildiği gibi koca yürekler kalmadı. Bu yüzden hiç değil ise rahatını düşünmesi doğaldır insanın.
Bunun için kimseyi itham etmenin gereği yok. Toplumsal yozlaşmanın uzantıları, etkileri bunlar.
Kadın artık eski kadın değil, ekonomik özgürlüğünü=bağımsızlığını kazanmış durumda. Erkek ise hala ananevi öğretilerle, evde eşini bekleyen kadının görevlerini bekliyor ondan. İster çalışsın, ister çalışmasın.
Ev kadını dediklerimizde, hem çalışan kadının yaklaşımlarından etkileniyor, benimsiyor hem de günümüz şartlarına göre uygun bir yaşam standartı oluşturmaya çalışıyor. Bugün ortalama bir ev kadınının aile bütçesine işgücü olarak katkısı 1-1,5 asgari ücret düzeyinde.. (Tabii para değil, ayni olarak)
Erkek ise eski erkek değil, eskiden tüm kadınlar kulede prensini bekleyen prenseslerdi. Onlara prenses muamelesi yapılması doğru idi...
Şimdi çoğu iş hayatında, sosyal alanlarda, sporda ve bir çok dalda Red Sonya gibi rakip oluyor erkeğe...
Zaten iş imkanları dar, ortalama gelirler ev için yetersiz. Bir de kadın iş gücü ve ona (çocuk gibi haklı nedenlerle) tanınan pozitif ayrımcılıkla mücadele etmek gerekiyor. Karar mekanizmalarının çoğunda erkeklerin olmasından ve işyerlerindeki maaş ve kariyer konularındaki cinsiyet ayrımcılığından şikayetçiler.
Oysa onlara tanınan pozitfi ayrımcı politikalar erkeklere de uygulansa, bu sorunların çoğu otomatikman kalkardı.
Sonuçta, Erkek hangi kadına prenses, hangisine savaşçı gibi "ne zaman? ve nasıl?" davranacağını bilemiyor.
Romantizm ise dijitalleşmiş durumda. Lokantalardaki yemek ve farklı ortamlarda gezmelere indirgenmiş eğlenme anlayışı, doğrudan iletişimi öldürmüş durumda...
Hele korona kültürü ile yetişen çocuklar, 15-20 yıl sonra nasıl el ele tutuşulacağını, öpüşüleceğini bilemeyecek, sanal ortamda öğrendikleri ile bir şeyler yapmaya çalışacak sanırım.
Oysa iletişimin çok az bir kısmı sözeldir. Çoğu ise vücut dili, jesler, ses tonu ve kokularla feromenlerden kaynaklanır.
Bir kadına değer vermek? Ya da bir erkeğe değer vermek? klişe kalıplara sıkışmış gibi. Aslında tam anlamıyla, bunları tanımlayabilecek kimse de pek kalmadı.
Çünkü bu kalıpları alabileceğimiz, görgü kaynakları da azaldı. Ne toplum, ne aile ne de medya ...
Hangisi insanlara , diğerlerine değer vermeyi gerçek ve gerekli şekliyle öğretiyor ki? Ya da gösteriyor?
Bir erkek, bir kadına gerçekten değer veriyorsa, prensesmiş gibi davranır. Kadın da adama Prensmiş gibi... ilişkinin asaleti ve derinliği de bu karşılıklı saygı ve eşdeğerlilikten çıkardı...
Oysa günümüzde, erkeğe prens gibi davranan kaç prenses adayı kaldı ki?
Sözün özü, para sadece onunla eksikliklerini kapatma ihtiyacında olanlar için ön plandadır.
Eğer erkek bunu (kadında) kapatamıyorsa paranın, kadın kapatamıyorsa (erkek için) fiziksel özelliklerinin öne çıkması doğaldır.
Sorunuzun cevabı, hala muallakta kalıyor böylece :-) (21.10.2020)
Son günlerde gündem gene, erkeklerce gerçekleştirilen "kadına şiddet" haberleri ile çalkalanmaya başladı. Medya'nın hızı ve etkisi ile haberler ön plana çıkıyor.
Bu sorun uzun zamandır çözülememiş bir toplumsal yara. Elbette erkeğin kadına (fiziksel) şiddeti veya kadının erkeğe uyguladıkları (mobbing -duygusal) şiddet, çağlar boyunca vardı. Ama yoğunluk ve derinlik olarak hiç bu kadar genelleşmemiş, toplumca yadsınmış değildi. Medya sayesinde şiddet, her türlüsü ile günümüz toplumunda artık "olağan"laşıyor.
Oysa çok değil, 30-40 evveline kadar bile çok özel şartlarda nadir
olarak gerçekleşen olaylardı. Özellikle kadına şiddet uygulanması,
hassasiyeti yüksek, kabul edilmeyen bir olaydı.
Bu şiddet
türünün temeli için bir çok sebep sayılabilir. Bence en başta,
bireyselleşme ile kadın - erkek arasındaki iletişimin yapısını
değiştirmiş olması önemli bir etken.
Kadın-erkek eşitliği
kavramının, gerek savunucuları, gerek ise karşıtları tarafından yanlış
tanımlanıp uygulanması da bu sorunun gelişimini destekliyor.
Sebeplerde çok ayrıntıya girmeden, tüm sorunların temelinde, insan'ın
insan'a karşı, "nasıl davranması gerektiğini" ve iki insan arasında
olması gereken "aradaki saygıyı" unuttuk.
Diğer yandan çözüm için bir toplum mühendisliği önerim var.
İlk olarak anaokulları ve ilkokullardan başlayarak, milli eğitim
müfredatına "toplumsal görgü ve davranışlar (Adâb-ı Muaşeret Kuralları)
eklenmeli. Çünkü toplumumuz, aileler olarak artık bunu sağlayamıyor.
Öğrenciler, birey olarak, çevrelerindeki diğer insanlara karşı hangi
ortamlarda nasıl davranması gerektiğini, yemek yeme kurallarından,
topluluk içinde takip edilmesi gereken ilkelere kadar eğitilmeli.
Eğer bu eğitim, milli eğitim müfredatına eklenemiyorsa, yerel
yönetimler vasıtasıyla da bu konuda eğitim çalışmaları yapılabilinir.
İkinci olarak özellikle ergenlik çağına giriş döneminden başlayarak,
gençlere karşı cins ile iletişim ve saygı konularını içerecek şekilde
bilgilendirmek gerekiyor.
Ve bunu yapmak çok kolay.
Bireyselleşme, insanı çok yalnızlaştırmış durumda. (Hatta bazı ilişkilerde, aynı ortamdaki kişiler bile birbirini göremiyor.) Medya ve sosyal medya araçları ise gençler arasındaki ilişkileri ve iletişim yollarını çok değiştirmiş durumda. Uzaktan eğitim gibi, uzaktan hoşlanma, iletişim, sohbet, fikir birliği oluyor ama.. İş, yüz yüze iletişim ve gerçek bir ortama dönüşünce genel de çuvallıyorlar.
Çünkü işin içine, vücut dili, söz ve tavırlar giriyor. Uzaktan sohbet
sırasında, üzerinde konuşulması daha kolay ve rahat olan konular, bakış
açıları, yargılar, yüz yüze iletişimde iken hayatın gerçek değerleri ile çakışıyorlar.
Bunun aşmanın ve bu eğitimi vermenin yolu ise, Tango...
Sosyal Latin danslarından Tango, diğer dans türlerinden farklı olarak
evrensel kurallar ve ritüellere sahip. Bu kurallar ve davranış
kalıpları, sadece kadın-erkek arasındaki değil, kadın-kadına ve
erkek-erkeğe olan davranış kalıplarını da içeriyor. Bir bakıma
centilmenlik ve hanfendilik kuralları diyebiliriz. Bu kurallara
uymayanlar, zorlayanlar ise kısa sürede toplumdan soyutlanarak, topluluk
baskısına tabi kalıyor.
Kurallar; dansa davet, kabul veya ret
etme, topluluğa - dansa dahil olma ve ayrılma, diğerlerinin alanlarına
saygı gösterme gibi bir çok alt unsur taşıyor.
Eş'li dans
olmasına rağmen, kişilerin birbirleri ile dans etme süresi ve şekilleri
de sınırlı. Aradaki mesafeyi ve duruş şeklini kadın belirlerken, dansın
nasıl yapılacağını erkek belirliyor. Bir çiftin dans etme süresi de
sınırlı. Bu süre sonunda, kişiler başka kişiler ile dans edecekleri
aşamaya geçerek tekniklerini geliştirmek zorundalar.
Dansın amacı
ise, müzikten haz almak. Genellikle kiminle dans ettiğiniz ikinci planda
kalıyor. Sadece o an ve müzik ön planda...
Bu dans, Tango,
vücut temasında da sınırlamalar getirmiş durumda. Kişiler dansın
yapısından dolayı bu sınırları zorlayamıyorlar. Yoksa dans, dans
olmaktan çıkıyor.
Günümüzde toplum bireylerinin birbirine en
saygılı olduğu ülkelerden biri olan Arjantin'de bu dansın eğitimi,
babalar tarafından çocuklarına ilkokul yaşlarına geldikleri zaman
verilmeye başlanıyor.
Bu yüzden bu dansın en azından özel
okullarda, beden eğitimi dersleri gibi haftalık 1-2 saat olarak
eklenmesi bile önemli ve olumlu değişimler getirecektir.
Hatta belediyelerin, kültür ve sanat dairelerinin bu eğitim imkanını,
semtlere kadar götürmesi, özellikle gençleri yönelik olarak Tango eğitim
ve etkinlikleri sağlayacak alanlar oluşturması toplum üzerinde olumlu
etkiler sağlayacaktır.
İddia ediyorum: Her semte bir tango
eğitim merkezi açılıp, gençlere haftada bir tango kurallarına uygun
olarak dans etme imkanı verilsin; yerlere çöp atmaktan, çiğdem kabuğu
fırlatmaktan, kadına şiddet'e kadar bir çok toplumsal problem orta vade
de şiddetini kaybeder. Diğer Yazılar
Sayın Bayanlar ve Baylar, Eğitimciler... İnsanımızın durumundan memnun olmayanlar.
Eğitimi verende, eğitimi alanda; eğitimdeki sorunlara karşı ileri sürdükleri gerekçelerde haklılar. Herkes haklı ama yine de ortada bir sorun var.
Esas sorun, sorunun nereden kaynaklandığında fikir birliği olmaması. Çok zeki ya da çok bilgili olmanız ile normal sıradan birisi olmanız arasında bir fark da yok bu konuda. İnsan bir şeyi görmüyorsa, o onun için yoktur. Açıp bakmadığımız sürece, kedinin ölü mü canlı mı olduğunu bilemeyeceğimiz gibi...
İnsan zihin gücü, entelektüel kapasite, hayal gücü, merak açısından diğer ülkelerden hiç aşağı değiliz. Üstelik çoğumuz farkında olmasa da Türkçe gibi bir dilin getirdiği düşünme alışkanlıkları ve sistematiği gibi, esnekliğe açık bir avantajımız da var. (Bu avantaj ne yazık ki, yurt dışına giden arkadaşlarımızın kullanabildiği bir avantaj.)
Eğitim sistemimizde bir sorun var. Evet, ama bu sorun istediğiniz kadar sistemi yenileyin, istediğiniz kadar eğitimcileri yenileyin değişmeyecek. Çünkü sorunun kaynağı ve nedeni tam anlaşılmış değil.
En başta eğitim sistemimizi ele alalım. Şu an ilk okullardan itibaren tüm dünya da uygulanan eğitim sistemi, Fransız Devrimi ile çıkan yeni ekonomik dönemin felsefesinin ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir sistemin kalıntısı...
Nedir bunlar? İlki, topluma milliyetçi ruh aşılayacak üç araçtan biridir milli eğitim. (Diğerleri askerlik hizmeti ve milli bayramlar) İkincisi, vatandaşlık hakları altında fırsat eşitliği olarak herkese eşit eğitim imkanı iddiasının altı doldurulmasıdır. Üçüncüsü, kırsaldan kentsele göç eden ucuza çalışmaya hazır işgücünün, sanayileşme girişimlerinde rol alabilmesi (işçi olup, makine çalıştırabilecek standart düzeyde eğitim), iş gücü sağlayabilmesi içindir.
Dünya ekonomik anlamda bir yeni döneme giriyor. Devrim gibi bir dönemin geçişin sancıları var. Çünkü sadece geçişin değil, bitmek üzere olan dönemin getirdiği sıkıntılarında atık sorunları var. Dünya tarihinde ne zaman üretim yöntemleri değişse, yönetim yapıları da değişmiş, kültürel eğilim ve yapılarda...
Şu an dünya üzerinde üç grup var. Gelişmiş, sanayileşmesini tamamlamış ve bilgi teknolojisi altında sürdürülebilir ekonomiye geçen toplumlar. Gelişmekte olan yarı sanayileşmiş, yarı bilgi toplumu aralığında olan, tüketime dayalı büyüme ekonomisinde duran toplumlar. Bir de daha yeni gelişmeye başlamış, tarım ve sanayi toplumları aralığında olan toplumlar.
Aslında her toplumda, çeşitli bölgelerinde bu üç tip toplum yapısı da var ama oranları, ülkelerden ülkeye değişiyor.
Milli Eğitim sistemleri henüz, bu değişimi kavramış ve adapte olmuş değiller. Bir kaç İskandinav ülkesi hariç bu konuda değişim çok zor oluyor. Değişim isteklerine karşı çıkanların siyasi ve toplumsal baskılarda yoğun. Çünkü kimse, neyin tam doğru olduğunu bilmiyor. Bu durumda eğitim sisteminden bir medet ummak, beyhude bir çaba... Zaten değiştirseniz bile, neye göre, nasıl değiştireceksiniz?
Toplumsal bakış açısındaki değişim uzun vadeli olmasından dolayı, onlardan da bir şey beklemek boşuna... Toplum çoğu zaman, aniden sıkıştıran ihtiyaç ve sorunları ile değişiyor. Problem bitince de eski rayına benzer pozisyona oturuyor.
Burada iş eğitimcilere ve ailelere kalıyor. Ailelerin çoğu, eğitim yükünü neredeyse eğitimcilere bırakmış durumda... Çocuk için dünyanın parasını, kurs, servis, özel hoca için harcayan aileler, aynı çocuğa eğitimi de parayla satın almaya çalışıyor. Bir kaç saatlik bir sohbet zor geliyor. Daha önemlisi, tutumlarında değişiklik yapmak zor geliyor. Sanki bu kadar para harcadıkları için, çocukları onların beklentilerini karşılamak için zorunlu, yükümlüymüş gibi...
Eğitimcilerimize bakınca, ülkemizdeki olumsuz yaşam koşullarından birinci derecede etkilendiklerini görüyoruz. Ev-iş arası yeknesak bir kısırdöngü içinde günü bitirmeye, evlerinin ihtiyacı olan parayı sağlamaya odaklanmış durumda. Evet, haklılar bu konuda ama ülkede benzer koşullar altında olmayan ve aynı durumu yaşamayan kimse yok ki... Herkes aynı sorunlarla boğuşuyor.
Akademisyenlerimize gelince; ülkemizde bir kaç farklı tür akademisyen var. İlki piyasa da iş bulamayacağını düşünerek okulda kalmayı tercih edenler. Düzenli bir gelir, yıllar içinde bazı şartları tamamlamayla gelir artışı güvencesi umanlar. İkincisi, bilim aşkından değil, statü aşkından bu tercihi yapanlar. Ne yazık ki, bu iki grupta eğitim kadrolarımızda ağırlığı oluşturuyor.
Üçüncü grup ise, idealist, üstün zekalı (çok zeki anlamında değil, farklı ayrıntıları görecek şekilde düşünce farklılığına sahip kullanıyorum) bilimden zevk alanlar. Ne yazık ki bunların çoğunun, akademik ortamdaki çekişmelerin katkısıyla da, ülkemizde barınması ciddi özveride bulunuyorlar. Bir kısmı hedefleri için kaynak veya imkan da bulamadığı için, yurt dışına kaptırılıyor. Akademik ortamdaki yükselmelerdeki politikalardan, rektör dekan seçimine kadar bir çok nokta da, liyakat ve beceri yerine siyaset ve (güç-yönetim erki) taraftarlık da yerleşmiş durumda.
Bu kişilerin bir yandan istedikleri araştırmaları kısıtlı imkanlarla yapmaları, bir yandan da eğitim vermeleri, zaman imkanları olarak bile ciddi sorun...
Peki bu şartlar altında, nasıl bir politika izlenmeli. Eller kollar bir anlamda bağlı çünkü. Herkes başka birilerinin bir şey yapmasını ve onu takip etmeyi bekliyor gibi bir pozisyonu var. Bence eğitim sistemimizi değiştirmek, anında mümkün olmadığından, çocuklara karşı tutumlarımızı değiştirmek ilk adım olmalı. Hem aile olarak, hem eğitimciler olarak.
İlk önce aileler, çocuklarına sevdikleri alana yönelmeleri için, beğensinler beğenmesinler desteklemeli. Mühendis, doktor olursa işsiz kalmaz diye bir şey yok bu ülke de... Nasıl olsa "büyük adam" olacak kontenjanı çok sınırlı hem ülke de hem dünya da... Bırakınız seviyorsa, antropolog, paleontolog, ressam,matematikçi, fizikçi, sosyolog olsun. Sevdiği, zevk aldığı, merak ettiği işi yapsın. Ayrıca çocukları birbiriyle kıyaslayıp, yarıştırmaktan da vaz geçmeli. Onları ekip çalışmasına, birbirlerini tamamlayıcı şekilde iş ve görev bölünmesi ile çalışmaya teşvik etmeli. Veli olarak okullardan da bu tür aktivitelerin artırılmasını talep etmeliler. Artık dahi adam dönemi bitti gibi... Dahi gruplar, ekipler çağındayız. İşler o kadar uzmanlaşma ile dallanıp budaklandı ki, kimse tek başına tüm bilgilere hakim bir bakış açısı geliştiremez.
Eğitimcilere gelince, çocukları grup çalışmalarına teşvik etmeliler. Hatta sınav not sistemi bile kişilere değil, ekiplere uygulanmalı. Günümüzün çocuğu, bizim gibi değil. bilgileri kafasında taşımak istemiyor. Cep telefonu, tableti ile ihtiyacı olan bilgiyi internete sorarak almayı ve kullanmayı tercih ediyor. Bu yüzden kafalarında bizlere oranla çok az bilgi taşıyorlar. Onlarda ilgi alanlarına yönelik oluyor genelde.
Eğitimciler de buna uyum sağlamalı. Kapalı kitaplara gerek yok sınavlarda...Kitaplardan kafalara geçen bilgiler sadece ezberlenmiş ve işi (sınav) bitince unutulacak bilgiler.
Eğitimciler burada çocuklara doğru bilgiyi bulma ve analiz etmeyi öğretmesi gerekiyor. Çünkü internette bir çok doğru ve yanlış bilgi iç içe... Bu bilgi analizini, ekip olarak yapmayı öğretmesi gerekiyor. Eğer ekip imkanı yok ise, bilgi doğruluk analizi için temel teknikler saptamaları gerekiyor. (İşte kaynaklar ve güvenirliği, konuyla ilgili tezler ve anti tezlerin kıyaslanması, vs.)
Ayrıca çocuklara doğru düşünme teknikleri, (matematiksel) mantık dersleri altında verilmesi gerekiyor. Bir sistemin eksik ve hatalarını analiz etmenin en kolay ve verimli yollarından biridir, mantık analizi. (Sebep-Sonuç ilişkisindeki kopukluklar, uyumsuzluklar bilginin doğruluk derecesini de gösterir.)
En son olarak farklı bilgilerin nasıl kaynaştırılacağı, bilgiden bilgi üretileceği, tüme varım ve tümden gelim ile analiz edileceği de öğretilmeli.
Örneğin, Osmanlı Devletinin yıkılış nedenlerini öğrenciler, araştırıp sonuç olarak ortaya koyup not almalılar.Eğitimci sadece eksik kaldıkları noktaları hatırlatmalı, sormalı ... Ayrıca çocuklara farklı düşünmeyi öğretmek için, (mevcut koşullarla sonuçlar belli olduğuna göre) şartlarda değişiklik yaparak, alternatif olası sonuçları da istemeli.
Akademisyenlere gelince; öncelikle kullandıkları dil çok önemli. Evet, literatürde yerleşmiş yabancı kelimeler çok. Dilimiz bilim dili olamadığı için, bir çok kavramı anlatırken, kolaylık olması ve hatta kavramın anlaşılır olmasında bu terimlere ihtiyacımız oluyor. Ama yeni öğrenen birisine, önce kavramları anlatmak, öğretmek gerekiyor. Öğrenci kavramı anladıktan sonra, o kavramın karşılığı olan kelimenin hangi dilden olduğunun önemli olmayacaktır. Bunun bir diğer avantajı ise, bu alanlara ilgi duyan ama literatürü bilmeyenler içinde o konular anlaşılabilir ve üzerinde düşünülebilinir olacaktır.
Ayrıca akademisyenlerinde çocukları verdikleri bilgileri farklı şekilde değerlendirmeleri ve kullanmaları için teşvik etmesi gerekiyor. Bir problemin kaç farklı açıdan çözülebileceği, bir sonucun -keşfin-yorumun kaç farklı açıdan değerlendirilebileceği de derslerde ele alınmalı. Bir problemin her zaman tek çözüm yolu olmaz. Öğrencilere farklı çözüm yolları gösterilirken, kendi çözümlerini sunmaları da teşvik edilmeli. Bunun en kolay ve verimli yolu ise ortak tartışma platformlarıdır. Birisi bir konudaki mevcut bilgileri, sonuçları açıklar. Bir başkası bu konuda tamamlayıcı bilgi sunar. Başka biri, konuya getirilen alternatifleri koyar. Konu değerlendirilir.
Öğrencilerden ya da kişilerden biri yeni bir fikir veya bakış açısı getirdiğinde ise iki aşamalı taktik kullanılabilinir. Önce ortaya atılan fikrin-tezin eksiklerini bulup gidermek için fikir sahibi ile ortak çalışılır. Böylece hem fikir-tez daha iyi anlaşılır. Hem de eksik kalan noktaları başka beyinlerce tamamlanır. Ardından fikir sahibi başta olmak üzere, ilgili tez eleştirilir. Eksik veya yetersiz olduğu noktalar için alternatifler önerilir. Önerinin kendi içindeki bütünlüğü sorgulanır. İkinci aşamadan sonra, bu tez sadece getirdiği yeni bakış açısıyla değil, getirdiği yanlışlanmış bakışları ile de bir bilgi kaynağına dönüşür.
Fizik konusunda çeşitli zamanlarda olmak üzere üç platformda düşünce beyan ediyorum. Biri yabancı, ikisi yerli. Türk fizik topluluğunda eksikliğini hissettiğim bir nokta var. Dahil olan bir çok başarılı akademisyene rağmen, topluluk içinde şahsi yorumlar yapılmıyor. Evet, bazı parlak beyinlerin çalışmaları yayınlanıyor ama bunlarda Türkçe değil. İngilizce ve dergilerce kabul edildikten sonra... Yani bu akademisyenler, çalışmaları boyunca gerek eleştirilmemek için, gerek ise gerek görmedikleri için bu topluluğa düşüncesini açıklama, paylaşma ve anlatıp, eksiklerini tamamlama ihtiyacı duymamış. Bazen, bazıları da teknik terimlerle yorumlar yazıyorlar. Ama bu seferde konu, Osmanlıcaya dönüyor. Aynı dili konuşanlar haricindekilerde kavramlar yerine oturmuyor ya da anladığı gibi yanlış oturuyor.
Buradan çıkarttığım sonuç, akademisyenlerimizin, eleştiri veya yanlışlanma altında kariyer zedelenmesi endişeleri ile fikirlerini ortaya koymaktan çekindikleridir. Konuştukları zamanda ancak yetkinliklerini sorgulamayacakları kişilerce (kullandıkları terimleri doğru anlayabilecek) sorgulanmayı tercih ettikleridir. Bunun fark edilmeyen anlamı ise, bilimin sadece belirli bir dili konuşanların tekelinde tutulduğudur.
Oysa Batı Dünyası, bilimin topluma inmesi popüler kültürün bir parçası olması için onlarca video, dergi, kitap, belgesel, vs. yapıyor. Çünkü bilim, topluma indiği zaman gelişebilir.
==============================
(Biraz
uzun oldu ama siz yine de lütfen çocuklarınızla, gençlerle geniş
şekilde paylaşın imbikten süzülmüş bu yazıyı şayet yararlı
görüyorsanız.)
Gençlere naçizane tavsiyeler
Mehmet Öğütçü
Hepimiz farkındayız.
Ülkemizdeki mevcut ortam en büyük üstünlüklerimizden birisi olarak
sunulan genç nüfusa gelecek için istikamet duygusu, umut ve güven
vermiyor. Çoğu düş kırıklığı içinde. Fırsat bulsalar arkalarına
bile bakmadan terkedecek çoğu ülkeyi. Kendilerine yurtdışında fırsat
arıyorlar harıl harıl. Gelecek korkusu, tünelin ucunda ışık
görememe gençlerimizde herkeste olduğundan daha fazla. Kaygı düzeyi
arttıkça da hata yapma olasılığı yükseliyor. Hata yapmaktan ölesiye
korkan gençlik kimi zaman hareketsiz kalarak kendini olası
olumsuzluklardan korumaya çalışıyor.
Bugün yaşadığımız hareketsizlik ve duyarsızlığın temelinde belki de bu var.
Aslında hepsi bir atılım, çıkış kapısı, fırsat penceresi, yol gösterici
arıyor. Ellerine bir manivela verilse dünyayı yerinden oynatacaklar.
Tüm gençleri homojen bir kitle olarak görmek doğru değil. Eğitim, aile,
çevre koşullarına göre biçimlenen değişik gençlik kategorileri var. Ne
yazık ki, son yıllarda ilk fırsatta kapağı yurtdışına atmayı çözüm
görmeye başlayanlar yükselişte. Bir de eğitimsiz ya da eksik eğitimli
gençlik var ki -herhalde çoğunluğu onlar oluşturuyor- sayıları sürekli
artan ve işsizliğe en fazla maruz bu kesim toplum için bir "varlık"
değil, ülkenin geleceği üzerindeki "saatli bomba" olabilir.
Bu
gençlerimiz gününü gün eden, şımarık, "televole" gençliğinden ve iyi
eğitim alıp yurtdışına kaçma çabasında olanlardan çok farklı.
Eşit fırsat verilmemesinden, sorunlarına yeterince ilgi
gösterilmemesinden, sahiplenilmemekten dolayı sistemden soğuyarak, aşırı
akımlara ve şiddete kolayca kanalize edilebilebilirler.
Ülkemizde iç dinamiklerin sağlam temelleri olduğunu hepimiz görüyor,
biliyoruz. Mevcut dinamizmi, sinerjiyi devletin nasıl emdiğini görmek,
kabına sığmayan toplumsal ve ekonomik güçleri salıvermek, onların kendi
mecralarında akmalarına izin vermek umutlarımızı daha da artıracaktır.
Tek başına dinamizm yetmiyor. Onun belli bir hedef doğrultusunda
yönlendirilmesi, işlenmesi gerekiyor.
55 yasında bir "genç" olarak bugünün ve 2023'ü n gençlerine mesajlarımın ne olacağını sordular bir üniversitede. Bu, hem kolay hem de zor bir görev.
Kolay... çünkü zamanında bizler de hemen hemen benzeri sorunlarla
boğuştuk, aynı yollardan geçtik... içimizdeki coşkuyu, enerjiyi,
düşünceleri doğru mecralara akıtıp akıtamayacağımız, fırsat trenini
yakalayıp başarı istasyonuna doğru yönlendirip yönlendiremeyeceğimiz
korkusunu, belirsizliğini yaşadık. Parasızlıktan dolayı her bulduğumuz
işte çalıştık naz yapmadan. Zor... çünkü dünya, Türkiye,
teknoloji, siyaset, ekonomik düzen, değerler sistemi köklü dönüşümler
geçirdi. Kuşaklar arası farklılık -her ne kadar inkara kalkışsak da-
giderek derinleşiyor. Bizim tuzumuz kururken gençlik değişimi içinden
yaşıyor. Hem bu süreci biçimlendiriyor, hem de sonuçlarından en fazla
etkileneceklerin başında geliyor.
Geleceğe dönük vizyon
geliştirme ülküsüne samimiyetle inanan, bu yönde çaba gösteren birisi
olarak karınca kararınca deneyim ve birikimlerim ışığında önemli
gördüğüm, hayatım boyunca bizzat uygulamaya, çocuklarıma, dostlarıma
aşılamaya çalıştığım aşağıdaki 15 altın öğüdü gençlerimizle paylaşmayı
bir borç addediyorum:
BİR - Aynanın karşısına geçip kim
olduğunuzu tanıyın. Öğreniminiz, aileniz, çevreniz, deneyimleriniz,
tutkularınız, sevdikleriniz, dış dünya ile etkileşiminiz... Tüm bu
unsurları kafanızda tartıp kağıt üzerine kim olduğunuzun gerçekçi bir
envanterini çıkartın. Sakın kendinizi aldatmaya çalışmayın. Bu hesabı
zaten kendiniz için çıkartıyorsunuz. Güçlü ve eksik yönleriniz çıplak
şekilde ortaya dökülsün. Güvendiğiniz bir dostunuzla envanter
değiş-tokuşu yapıp dışarıdan da öyle görünüp görünmediğinizi sinayın
karşılıklı olarak. İKİ - Hayal edin, rüyalar kurun. Önümüzdeki
bir, beş, on, yirmi yılda nerede olmak, neler yapmak istediklerinizi
kurgulayın kafanızda. Mütevazı davranmayın. Hedef büyültün. En iyi
üniversiteler, en iddialı bilimsel disiplinler, dünya seyahat planları,
okul sonrası nerelerde çalışmak, ne kadar kazanmak, hangi kentlerde
yaşamak istediğiniz, yatırımlarınız, hatta müstakbel eşiniz,
çocuklarınız, yoğunlaşacağınız spor, sanat faaliyeti... Sınır yok.
Bunları da bir kağıda sıralayın ki uçup gitmesin hayaller, izi kalsın. ÜÇ - Şimdi bunları zaman ve öncelik sırasına göre yeniden düzenleyin.
Hangileri menzilinizde ve kişisel yetenek/imkanlarımız görünüyorsa
kararlı bir şekilde, zamanınızı iyi yöneterek onların üzerine odaklanın.
Küçük, kontrolü sizin elinizde ve başarılması kolay olanla işe
başlayın. Adım adım ilerlemek, sonuç aldığınızı görmek özgüveninizi
artıracaktır. Haftada birkaç gece uyumadan önce neler yaptığınızın
hesabını çıkarıverin kafanızda. Neler yapabilecek olup da
yapamadığınızı, izleyen hafta neler yapacağınızı. Beyniniz bir süre
sonra otomatik olarak kendini bu rutine programlayacaktır. DÖRT -
İnsan, sosyal bir varlıktır. Tek başına, kim ne derse desin, mutsuz,
sağlıksız olur. Her kesimden, yaştan, meslekten, cinsiyetten dostlar
edinmeye, dostluklarınızı pekiştirmeye çalışın. Beslemediğiniz dostluğun
yaşaması mümkün değildir. Mutlaka bir çıkar, karşılık beklemeden yapın
bunu. İyilik yapıp denize atın. Çinlilerin en önemli varlık olarak
gördükleri "guanxi"yi, yani şebekeyi, hem geniş tutun hem de canlı
kalması için yatırım yapın zamanınızla, sevginizle, ilginizle. Pozitif
olun, gülümsemeyi eksik etmeyin yüzünüzden. Sikayet ve eleştiri
sözcüklerini bir süre tatile gönderin. Emin olun ki, yaşamınızın ileriki
aşamalarında size mutluluk, başarı ve yeni imkanlar olarak geriye
dönecektir. BEŞ - Anne-babanız her türlü fedakarlığa katlanıp iyi
bir eğitim almanız için çırpınıyorlar. Ne olur onlara saygı ve sevgiyi
hiç ihmal etmeyin hayatınız boyunca. Artık hayat-boyu eğitim sizin
sorumluluğunuzda. İpleri elinize alın. Varınızı yoğunuzu daha iyi eğitim
almaya harcayın. Çok okuyun, çok tartışın, en iyi okulları hedefleyin.
Gidemiyorsanız onların müfredatını, kitaplarını ele geçirin. İnternet
sayesinde şayet istiyorsanız Harvard kalitesinde eğitim mümkün artık
burun kıvırdığınız bir okulda bile olsanız. Danışmaktan çekinmeyin.
Sorun, mutlaka size yol gösterecek farklı bir bakış açısı sunacak
deneyimli birileri ile karşılaşacaksınız. Size okulda, ailede verilenle
sakin yetinmeyin. Daha fazlasını isteyin ve elde edin. Bunu siz
yapmazsanız kimse altın tepsi içinde önünüze sunmayacak. ALTI -
Öncelikle anadilinizi iyi öğrenin. Anadilini kavrayamamış birinin
yabancı dil öğrenmesi mümkün değil. Olan yabancı dilinizi daha da
geliştirin, bir tane daha ekleyin öğreneceğiniz diller arasına. Şayet
dil bilmiyorsanız başta gelen önceliğiniz İngilizce öğrenmek olmalı. Dil
kursları, yabancı dilde dergi, TV, müzik, radyo elinize ne geçerse.
Geleceğin dilleri, İngilizce'nin yanı sıra Çince, Rusça, Arapça ve
İspanyolca bizler için. Elinizin altında ınternet var. Nasıl
yapacaksanız yapın ama yabancı birkaç dili en iyi şekilde öğrenmeye
kilitleyin kendinizi. Günümüz dünyasında ve gelecekte yabancı dilin yanı
sıra farklı kültürlerden ve dillerden insanlarla ekip içinde
çalışabilme, sezgi/öngörü becerileri, farklı kültürleri yönetebilme
özelliğiniz de ayırt edici olacak. YEDİ - Tarihi ve coğrafyayı da
iyi öğrenin. Çapraz kaynaklardan. Bugünkü ve gelecekteki dünyayı
anlayabilmek, karşılaştığımız risk ve fırsatların arka planını
kavrayabilmek, akılcı stratejiler geliştirebilmek için hem kendimizin
hem de ilişkilerimizdeki öncelikli ülkelerin coğrafya ve tarihine iyi
vakıf olmak gerekiyor. Böylece, olayları size doğru gelen tek pencereden
görmek yerine kendinizi başkalarının yerine koyan daha geniş
perspektifler geliştirebileceksiniz. Bu konulara hakimiyetiniz kişisel,
sosyal ve iş ilişkilerinize de olumlu yansıyacaktır. SEKİZ -
Kendi kimliğini kaybetmeden "küresel" bir insan olmayı hedefleyin. Hem
kendi ülkenizde hem de sınırların ötesinde "mobilite" yeteneğinizi
geliştirin. Özellikle genç yaşta elinize geçen her fırsatı seyahat
ederek değerlendirin. Her şeyden önce yaşadığınız kenti daha sonra
ülkenizi iyi tanımakla başlayın. Aksi takdirde, başka kentlerin ruhunu
anlamanız da güç olacaktır. Baba parasıyla keyif seyahati değil sadece
kastettiğim. Çalışarak, sıkıntı çekerek, risk alarak seyahat... Ufkunuzu
genişletecek, sizi kendi ayaklarınız üzerinde durmaya sevk edecek, yeni
insanlarla tanıştıracak, düşünce kalıplarınızı kıracak öğretici
seyahatlar. İlerideki mesleki yaşamınızda böylesi "seyyar" olmanın büyük
avantajlarını göreceksiniz. İşe alınmada, ayırt edici bir özellik
olarak kredi hanenize yazılacak. DOKUZ - Sağlığınız, en değerli
servetinizdir. Gençken farkında olmadığınız için hoyratça kullanma
eğilimi yüksek, ama ne kadar erken uyanırsanız beden ve ruh sağlığınızı
zinde tutma gereğine ileride o kadar rahat edersiniz. Sağlık için spor
ve beslenmeyi ibadet ölçüsünde benimseyin. Ruhunuzu taze ve neşeli
tutmanın yollarını arayın, özellikle de insanlarla sosyal etkileşimleri
yoğunlaştırarak, dostlukları pekiştirerek. ON - Kişisel ve çevre
temizliğine önem verin. Bugün ve gelecekte, aynen geçmişte olduğu gibi,
bıraktığınız ilk izlenim kritik önemde. "Temiz insan" olmak, kişisel ve
çevre temizliğine, korunmasına önem vermenin yanı sıra ilişkilerde de
"temiz" olmayı gerektirir. Her ne olursa olsun dürüstlükten ve omurgayı
dik tutmaktan taviz vermeyin. Hem kendinize saygının devamı hem de
çevrenizde kalıcı güven yaratmanız için bu şart. Dostlarınıza sadık
olun. Kısa dönemde kaybediyor gözükseniz de inanın çok geçmeden
kazanmaya başladığınızı göreceksiniz. ON BİR - İş piyasaları
gelecekte ön plana çıkacak uzay, nanoteknoloji, mikrobiyoloji, yapay
zeka, temiz enerji ve benzeri alanlardaki yetkinliklere göre
biçimlenecek. Onun için, gerek gelecekte iş hayatına yeni başlayacak
gerekse mevcut işlerinde yükselişlerini sürdürmek isteyen gençler bilgi
teknolojilerini, yükselen sektörleri yakın takibe alın. Şebekelere üye
olun. Kendinizi güncel tutun. İdealinizde yarattığınız işi kısa süre
içinde bulamayabilirsiniz. Merdivenleri tırmanmadan üst katlara
asansörle çıkmak bazen mümkün ama uzun süre orada kalamayabilirsiniz.
Okul tatillerinde, yazın ücreti iyi olmasa da mutlaka çalışacak
-tercihen sevdiğiniz- bir iş bulun. Staj yapın. Yardım kuruluşlarında
çalışın. Her çalışma size ileride büyük avantaj kazandıracaktır.
Olgunlaştığınızı, piştiğinizi hissedeceksiniz. ON İKİ - Mutlaka
öğrenim ve iş hayatınız dışında uğraşlar, hobiler geliştirin. İyi
okullara, işlere alınmada sıra dışı yaptıklarınız artı puan olarak
karnenize yazılıyor. Topluluk karşısında konuşma yeteneğinizi
geliştirmek için tüm fırsatları değerlendirin. Konusuna hakim başka
insanların arasında öne çıkmak istiyorsanız, yaşadığınız dünyaya
kayıtsız kalmayacak duyarlılığınızı geliştirin. Fark yaratın. Özel
tutkularınızla insanları ve iş konunuzu etkileyebilirsiniz. İster
paraşütle atlamayı, ister derin denizlerde dalmayı, ister balık tutmayı,
ister şiir yazmayı, ister 1930'lu yılların pullarını biriktirmeyi,
ister Tayland yemekleri yapmayı... deneyin. Varsa paranızı bu tür
meşgalelere, seyahatlara harcayın. İyi ve temiz giyinin ama marka
peşinde koşup harçlığınızı, ailenizin kazancını heba etmeyin. Onlardan
uzak durun. Varsa paranız tüketmeye değil üretmeye, öğrenmeye, gezmeye
harcayın. Başkalarına bir şeyler göstermek için değil, kendiniz için
yaşamayı ne kadar erken öğrenirseniz o kadar iyi olur. ON ÜÇ -
"Uzmanlık" sihirli sözcük. Eskiden her işten bir şeyler anlamak
önemliydi. Belki bugün de çok yanlı olmak, değişik hobilere sahip olmak
cazip kılabilir insanı. Ama asıl saygıyı uyandıran, önünüzü açan bir iki
konuda uzman olmak, hatta mümkünse çok iyi olmak. Dolayısıyla çok fazla
disiplinde ortalama biri olmaktansa bir iki disiplinde "usta" olmayı
seçin. Uluslararası geçerliği, saygınlığı olan, sevdiğiniz işi yapın.
Çok para kazanacağınız değil, çok tatmin olacağınız işi seçin. Zaten
sevdiğiniz işi iyi yapıyorsanız, bir gün (en azından o işin piyasasında)
iyi para kazanmanız da kaçınılmaz.
ON DÖRT - "Tekkeyi bekleyen
çorbayı içer". Sebat edin. Kendinize güvenin. Arka arkaya birkaç şirkete
transfer olarak her seferinde biraz daha fazla maaş kazanmayı
amaçlamayın. Bir kariyer planlaması olmadan küçük ödüller karşılığı
transferlere soyunursanız her ödülün bedeli de olacağını unutmayın. Bu
demek değildir ki, her şeyi göze alarak içinde bulunduğunuz duruma
tutunun,. Maceracı olmamayı hedeflerken tutuculuk da yapmayın. Sebat
etmek ile kabuğundan çıkamamak aynı şeyler değil. Bu ikisi arasında
dengeyi kurmada anahtar, gelecek planlamasında. Geleceğinizi planlarken
bir hamleden fazlasını hesap etmeli, bütün değişkenleri
değerlendirmelisiniz. ON BEŞ - Kendinize güvenin. Dünyayı,
ülkenizi, yakın çevrenizi olumlu yönde değiştirmeye kendinizden
başlayın. Konuşmayın, şikayet etmeyin, hemen harekete geçin. Ömür,
ortalama 700 bin saat civarında. Gelecek, sizin elinizde ve bugün
başlıyor. Ertelemeyin onu.