birliktelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birliktelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2019 Cuma

Romantizm Nedir?

Internet ortamında Romantizm üzerine bulduğum en iyi tanım şöyledir.


"Sözlükler Romantizmi ve romantik olanı, ona dair her şeyi kapsayacak ve yine ona dair hiçbir şeyi dışarıda bırakmayacak şekilde tanımlamanın mümkün olmadığını gösterircesine, farklı farklı anlamlar arasında dolaşmamızı teklif etmektedir. Romantizm “şiddetli aşk duyguları”, “hayal gücünden derinden etkilenmiş olmak”, “verili gerçekliğin ötesine geçme arzusu”, “imkânsızı isteyen hayaller kurmak”, “sarsıcı eleştirel fikirlere, devrimci ideallere sahip olmak”, “tutkularla hareket etmeyi makul olana yeğlemek” gibi anlamlar içermektedir.
Aslında Romantizm dendiğinde hemen herkesin aklından geçenleri dile getiren bu atıflar, kavrama biraz edebi, biraz felsefi, biraz politik anlamlar yüklendiğinde usul usul şekillenmeye başlayıverir. Böylelikle edebiyatta romantizm aşk ve tutkulu hislere, prenses ve şövalye ruhluluğa; felsefede romantizm aşkın değerlere, doğaya ve yüceye, mitolojiye, deha-kültüne; politikada romantizm ise özgürlük, âdil bir toplumsal düzen, devrim ya da altınçağ arzularına merak duyup yönelmeye, hatta zemin oluşturmaya başlar.
" (http://www.ekdergi.com/romantizm-nedir/)


Ortamda, kitaplarda erkeklere nasıl romantik olacakları konusunda bir çok öğüt veriliyor. Kadınlara ise, erkeklerin bazı egolarını övmek romantiklik olarak anlatılıyor.

Sanki kadınlar doğuştan romantik de, erkekler için bu seks ile sınırlı kalıyor gibi...

Oysa bir çok ilişkinin sonlanmasının ana nedenlerinden biri de, sadece erkeklerin değil, kadınların da aslında pek romantik olmamasından kaynaklanıyor.

Çoğu kadın, bir erkeğe karşı nasıl romantik olunur? bilmiyorlar.

Bunu başarabilen kadınlar hem erkeklerini, hem de aşklarını ömür boyu canlı tutabiliyorlar.

Bir erkeğin romantizminin ölüşünün ana nedeni, duygularının ve beklentilerinin anlaşılmaması ve karşılık bulmamasıdır.
Çoğu kadın güzel ve bakımlı olmanın, bir kaç övücü iltifatın erkek için yeterli olduğunu düşünüyorlar. Oysa bunlar, erkek için bir kadına bağlanmada sadece onu kadının alanına çeken ilk adımlar.
Aslında pek de güzel veya çekici olmayan bazı kadınlar, erkeğin duygularına karşılık vererek onların duygularını ve ilgilerini canlı tutabiliyorlar.

Oysa, özellikle günümüzde olduğu gibi, ilişkilerin de hız çağına uygun olarak çok çabuk yıprandığı ve yüzeysel kaldığı bu ortamda, romantizmin tüm yükü ve sorumluluğu erkeğin sırtına yüklenmiş gibi...

Aslında esas sorun, kadınların romantizmi bilmiyor ve romantik olmamalarından dolayı, bu işi erkeğe bırakmış olmalarından kaynaklanıyor.

Ne yapabilir, erkek için? Hiç bir fikri yok ki yapsın...

Ondan sonrada "çevrede hiç erkek kalmadı" diye serzenişte bulunurlar. Halbuki aynı söylemi erkeklerde, kadınlar için çok sık kullanıyor.

Kısa süren, saman alevi tadında ve yapısında aşklar, huzursuz sorunlu birliktelikler, uyumsuz ve iletişimsiz çiftler.

Özellikle
karşı cinsten beklentilerini yüksek tutan bireylerin (kadın-erkek) sanki her zaman karşılaşabileceklermiş ve istedikleri zaman mümkünmüş gibi, "aşk'a burun kıvıracak" kadar duyarsız oluşları da romantizmin sönmesinde ciddi bir etken.

Çoğu zaman tüketilmiş ya da ateşi sönmüş ama hala var olduğunu sandığımız  aşkların gölgesinde hayatımızı sürdürüyoruz.
Evet, aşk nadirdir!
Çoğunlukla, planlarımız dışında, hesapladığımızdan farklı şartlar altında karşımıza çıkar.

Aşk fırsatlarından ancak bir kaç tanesi, gerçek aşk'a dönnüşür.Ve insanın hayatında karşısına en fazla 1 veya çok şanslıysa 2 defa çıkar. Kalanları ise genelde tutku düzeyini aşamaz.
Bazen çok kısa sürse bile (biyolojik olarak salgılanan hormonların etkisiyle, ortalama en fazla 4 yıl), aşkın insana verdiği enerji ve tutku, hayatında bir çok şeyi değiştirmesi ve kendisini yenilemesi içinde önemli bir fırsat sağlıyor.
Yeter ki kişiler, bu nadir fırsatı tepmesinler...
Kısa süren bir mutluluk anısı bile insan hayatına önemli bir ivme kazandırabiliyor.

Bu yüzden insanın karşısına çıkan aşk fırsatına burun kıvırması, büyük bir lükstür. Genelde de bu fırsat kaybedildikten sonra fark edilir ama o aşk ateşini yakan malzeme çoğunlukla yanarak tükendiğinden, geri dönüşler eskisi gibi olamaz.

Bazen de aşk duyguları aynı anda ateşlenmez bireylerde.
Birilerinin ki sönerken, diğerinin ki yeni canlanır. Bu uyumsuzluk üzerinde, inişli-çıkışlı bir ilişki sürdürürler.

İşte romantizm, bu noktada o ilk ateşi canlı tutan ve koruyan etkendir. Hatta aşk ateşiyle üretilen ve doruğa çıkan hormonlar ve salgılar tükenip, parçalandıktan sonra bile...

Peki nedir romantizm?
İlk başta, insanın karşısındakinin istek, arzu ve ihtiyaçlarına değer vermesidir. Umudun canlı tutulmasıdır.

Sadece karşı tarafı mutlu etmek için değil, onun kendi kendisiyle de mutlu olmasına destek vermektir.
(İşte iltifatlar ve benzeri tutumlar bu noktada işe yarıyor.)



Erkeğin, kadın için yaptıklarının değer görmemesi veya doğru şekilde takdir edilmemesi ve hissettirilmemesi (sözlerle değil, tutum ve davranışlarla) erkeğin romantizminin gerilemesinde ilk başta gelenlerdendir.

(Mesela hediye çiçeğin, iki gün sonra çöpe atılması, parfümlerin takıların kullanılmaması.. Benim stilim denip, giyim tarzında ara sırada olsa, arzu edilen bazı değişikliklerden kaçınılması, v.b.)

Hiç bir insan, kadın veya erkek, başkalarıyla kıyaslanmaktan, onlarla aynı kefeye gerekçesi ne olursa olsun, hoşlanmaz. Erkekler içinde aynı durum geçerlidir.
Her insan, eşinden kendisini diğer insanlardan ayıran, onu farklı kılan özelliklerinin ön planda olmasından hoşnut olur.


Ve saygı... Romantizm içinde önemlidir. Bireylerin birbirlerinin özel alanlarına saygı duyması ve sınırlarını ihlal etmemesi değerlidir.
Bir erkekten, dinlenme veya hobby zamanında zamanını kullanım şeklinin değersiz olduğu fikrini yansıtan talepler ve söylemler de bu alanın ihlal edilişidir.


Elbette çoğu erkek, ev işlerinde veya ihtiyaçlarında pek istekli değildir ama onu buna zorlamak, aradaki romantizm açısından öldürücü  darbedir.

Erkek, kadınının sokulgan olmasını ve yaklaşmasını dokunmasını ister.
Bazıları ise ister ama istemiyormuş gibi davranıp, kadının ne kadar istekli olduğunu görmek ve o kadının gerçekten istediği kişi olup olmadığını görmek, teyit etmek ister.

Ve hiç bir erkek, bağımsızlık gücünü kaybetmiş, hayatını ve arzularını artık tamamen erkeğe ve onun isteklerine, hayallerine bağlamış bir kadını sürekli yanı başında görmek istemez.

Bağımsız ve özgün karakter değil miydi? Erkeği kadına bağlayan, kadın erkek için kendisi olmaktan vaz geçtiğinde, artık o erkeğin aradığı, sevdiği kadında olmayacaktır.

Tabii aynı durum, kadınlar içinde geçerli olmalı ama ne hikmet ise, kadınlar erkekleri kendi istek ve beklentilerine göre eğitmekle ve yontmakla çok uğraşıyorlar.
Erkek, romatizmin desteği ile koruduğu aşkı süresinde bunlara katlanabiliyor. Ama o da kendisi olmaktan çıktığını hissettiği zaman uzaklaşmaya başlıyor.

İşte karşılıklı saygı bu noktada bireylere destek verebiliyor ancak...

Ama bir erkeğin romantizminin korunmasında en önemli etkenlerden biri de, seks sırasında kadının bu eylemden kendisi için de haz aldığını görmesidir.
Bu bireyler arası uyumun en uç noktasıdır. Aynı anda hissetmek ve yapmak...
(Tabii seks için aşk'ı, romantizmi bir araç haline getirmiş düşük düzeyli erkekler bu duruma dahil değilller.)

Aslında ister seks, ister başka bir şey (bir etkinlik, özveri, hediye, eylem, söz) olsun, erkek kadının bu şey'den aslında pek de mutlu olmadığını, önemsemediğini hissettiği anda romantizm de ölmeye başlıyor. Geri dönmek için ise bu sefer çok efor gerektiriyor.

Erkekler, kadınların beklenilmeyen sürprizler yapmasından genelde hoşlanırlar. Aksini söyleseler bile... (Yeterki bu sürpriz, ekstra iş ve maliyet yükü getirmesin :-))

Çünkü bunun diğer anlamı, kadının onu düşündüğü ve onun mutlu olması için uğraştığıdır.
Ama ne yazık ki, çoğu kadın sırça köşkte bekleyen prenses psikolojisinden çıkamadığından, sadece  kendilerine süpriz yapılmasını, romantizm olarak tanımlarlar.
Haa... Arada bir erkeğin sevdiği yemekleri yapmayı da romantizm olarak görürler. Karşılığında, erkeğinde arada bir onlara yemek yapması da, romantizm kapsamına girer böylece...
Elbette güzel şey ama romantizmden çok değer vermedir bu...

Romantik olma yükünü, erkek üstüne bırakmayı ve ondan romantik olarak tanımlanmış genel  tutum ve davranışları talep eden çoğu kadın, kendilerini romantik olarak tanımlıyorlar.
Böyle olunca, bu beklenilen hareketleri yapmayan ya da yapamayan erkeklerde "kütük" sınıflandırmasına dahil ediliyor.

Oysa kadın-erkek eşitliği üzerinde bu kadar duran kesimlerin, bu konuda da eşitliği sağlayacak yeni öneriler geliştirmesi gerekiyor.

Çünkü artık zamanın ve ekonomik şartların gerektirmesi nedeniyle, çoğu erkek evin ve ailenin günlük ihtiyaçlarıyla eski dönemlere oranla çok daha fazla ilgileniyor.
Hatta öyle ki, eskiden erkekler için bir utanma sebebi olan, "kadın çalışırken, erkeğin işsiz evde olması" durumu çok sık karşımıza çıkıyor.

Hala bu konu, erkekler üzerinde ciddi mahalle baskısı oluşturduğu için, kadının romantizmi de, ilişkiyi destekleyen önemli bir etken oluyor.

30 Ağustos 2019 Cuma

Şiddete karşı, toplumsal eğitimde dansın yeri

Şiddet !

Son günlerde gündem gene, erkeklerce gerçekleştirilen "kadına şiddet" haberleri ile çalkalanmaya başladı.
Medya'nın hızı ve etkisi ile haberler ön plana çıkıyor.

Bu sorun uzun zamandır çözülememiş bir toplumsal yara.
Elbette erkeğin kadına (fiziksel) şiddeti veya kadının erkeğe uyguladıkları (mobbing -duygusal) şiddet, çağlar boyunca vardı.
Ama yoğunluk ve derinlik olarak hiç bu kadar genelleşmemiş, toplumca yadsınmış değildi.
Medya sayesinde şiddet, her türlüsü ile günümüz toplumunda artık "olağan"laşıyor.

Oysa çok değil, 30-40 evveline kadar bile çok özel şartlarda nadir olarak gerçekleşen olaylardı. Özellikle kadına şiddet uygulanması, hassasiyeti yüksek, kabul edilmeyen bir olaydı.

Bu şiddet türünün temeli için bir çok sebep sayılabilir. Bence en başta, bireyselleşme ile kadın - erkek arasındaki iletişimin yapısını değiştirmiş olması önemli bir etken.

Kadın-erkek eşitliği kavramının, gerek savunucuları, gerek ise karşıtları tarafından yanlış tanımlanıp uygulanması da bu sorunun gelişimini destekliyor.

Sebeplerde çok ayrıntıya girmeden, tüm sorunların temelinde, insan'ın insan'a karşı, "nasıl davranması gerektiğini" ve iki insan arasında olması gereken "aradaki saygıyı" unuttuk.


Diğer yandan çözüm için bir toplum mühendisliği önerim var.

İlk olarak anaokulları ve ilkokullardan başlayarak, milli eğitim müfredatına "toplumsal görgü ve davranışlar (Adâb-ı Muaşeret Kuralları) eklenmeli. Çünkü toplumumuz, aileler olarak artık bunu sağlayamıyor.

Öğrenciler, birey olarak, çevrelerindeki diğer insanlara karşı hangi ortamlarda nasıl davranması gerektiğini, yemek yeme kurallarından, topluluk içinde takip edilmesi gereken ilkelere kadar eğitilmeli.

Eğer bu eğitim, milli eğitim müfredatına eklenemiyorsa, yerel yönetimler vasıtasıyla da bu konuda eğitim çalışmaları yapılabilinir.

İkinci olarak özellikle ergenlik çağına giriş döneminden başlayarak, gençlere karşı cins ile iletişim ve saygı konularını içerecek şekilde bilgilendirmek gerekiyor.

Ve bunu yapmak çok kolay.

Bireyselleşme, insanı çok yalnızlaştırmış durumda. (Hatta bazı ilişkilerde, aynı ortamdaki kişiler bile birbirini göremiyor.)

 
Medya ve sosyal medya araçları ise gençler arasındaki ilişkileri ve iletişim yollarını çok değiştirmiş durumda.
Uzaktan eğitim gibi, uzaktan hoşlanma, iletişim, sohbet, fikir birliği oluyor ama..
İş, yüz yüze iletişim ve gerçek bir ortama dönüşünce genel de çuvallıyorlar.

Çünkü işin içine, vücut dili, söz ve tavırlar giriyor. Uzaktan sohbet sırasında, üzerinde konuşulması daha kolay ve rahat olan konular, bakış açıları, yargılar,
yüz yüze iletişimde iken hayatın gerçek değerleri ile çakışıyorlar.


Bunun aşmanın ve bu eğitimi vermenin yolu ise, Tango...


Sosyal Latin danslarından Tango, diğer dans türlerinden farklı olarak evrensel kurallar ve ritüellere sahip. Bu kurallar ve davranış kalıpları, sadece kadın-erkek arasındaki değil, kadın-kadına ve erkek-erkeğe olan davranış kalıplarını da içeriyor.
Bir bakıma centilmenlik ve hanfendilik kuralları diyebiliriz. Bu kurallara uymayanlar, zorlayanlar ise kısa sürede toplumdan soyutlanarak, topluluk baskısına tabi kalıyor.

Kurallar; dansa davet, kabul veya ret etme, topluluğa - dansa dahil olma ve ayrılma, diğerlerinin alanlarına saygı gösterme gibi bir çok alt unsur taşıyor.

Eş'li dans olmasına rağmen, kişilerin birbirleri ile dans etme süresi ve şekilleri de sınırlı. Aradaki mesafeyi ve duruş şeklini kadın belirlerken, dansın nasıl yapılacağını erkek belirliyor.
Bir çiftin dans etme süresi de sınırlı. Bu süre sonunda, kişiler başka kişiler ile dans edecekleri aşamaya geçerek tekniklerini geliştirmek zorundalar.

Dansın amacı ise, müzikten haz almak. Genellikle kiminle dans ettiğiniz ikinci planda kalıyor. Sadece o an ve müzik ön planda...

Bu dans, Tango, vücut temasında da sınırlamalar getirmiş durumda. Kişiler dansın yapısından dolayı bu sınırları zorlayamıyorlar. Yoksa dans, dans olmaktan çıkıyor.

Günümüzde toplum bireylerinin birbirine en saygılı olduğu ülkelerden biri olan Arjantin'de bu dansın eğitimi, babalar tarafından çocuklarına ilkokul yaşlarına geldikleri zaman verilmeye başlanıyor.

Bu yüzden bu dansın en azından özel okullarda, beden eğitimi dersleri gibi haftalık 1-2 saat olarak eklenmesi bile önemli ve olumlu değişimler getirecektir.

Hatta belediyelerin, kültür ve sanat dairelerinin bu eğitim imkanını, semtlere kadar götürmesi, özellikle gençleri yönelik olarak Tango eğitim ve etkinlikleri sağlayacak alanlar oluşturması toplum üzerinde olumlu etkiler sağlayacaktır.

İddia ediyorum: Her semte bir tango eğitim merkezi açılıp, gençlere haftada bir tango kurallarına uygun olarak dans etme imkanı verilsin; yerlere çöp atmaktan, çiğdem kabuğu fırlatmaktan, kadına şiddet'e kadar bir çok toplumsal problem orta vade de şiddetini kaybeder.



Diğer Yazılar






Medyadaki şiddet ve yansımalarına karşı
Kadına şiddet'e karşı idam cezası hk... 

Kadınlar öldürülemez mi?

14 Aralık 2016 Çarşamba

“Teröre karşı Toplumsal ve Bireysel Duruş” için


Ülkemizdeki terör sorununu aşmak, en azından kontrol edebilmek için artık toplum olarak bir duruş sergilememiz gerekiyor.

Siyasi kurumların kendi ideolojik amaç ve hedefleri açısından da sorunun çözümünde etkili olamadıklarını görüyoruz.
Her terör olayından sonra yapılan söylemlerin, lanetlemelerin, protestoların sorunun çözümünde etkisi çok fazla olmuyor.

Devlet kurumları var olan sorunlarda boğulmuş durumda. Güçlü devlet imajı korunmaya çalışılsa da, devlet kurumunun zamanında çözüm üreteceğine olan güven ve inanç ciddi yara almış durumda.
Üstelik yapılan çalışmalar, terör eylemlerini engellemeye yönelik, yoğun çaba ve özveri gerektirdiğinden, daha esaslı ve kökten çözüm üretmelerini beklemek şu anki durumda haksızlık olur.
Ülkemizdeki terör, uluslar arası politikaların ülkemizdeki sosyal yaraları deşmesinden ve kullanmasından da kaynaklanmaktadır. (Ana hattı ile bence; Basra körfezindeki doğalgaz kaynaklarına, doğrudan Akdeniz'e açılan alternatif bir boru hattı ile ulaşmayı isteyen gelişmiş "bazı?" devletlerin, en büyük doğal gaz müşterisi oldukları Rusya ve şimdi Türkiye'yi bu masadan uzak tutma çabalarının bir sonucu. O yüzden çok uluslu karşılıklı politikalar bu kadar yoğun bölgede...)
 

Toplum olarak terör konusunda inisiyatif almamız gerekiyor. Çünkü kamplaşmalar artıyor ve haklı tepkiler sertleşiyor. Bu durumun uzun vade de Türk toplumunun birliğini artırmayacağı da kesin. Bir sorun çözüldüğü zaman, daha önce koalisyon olan gruplar, bu sefer kendi aralarında çatışmalara başlayacaklar. Yani bu eğilim, daha çok soruna gebe...

Kimse "dur!" demeyi başaramadığına göre, iş başa düşüyor. Toplum olarak bizler inisiyatif almalıyız.

Ve işe, "teröre karşı toplumsal ve bireysel duruş-tutum nasıl olmalı"dan başlamalıyız...
     ----------------------------------0-----------------------------------------
Bir toplumda terörizmin doğmasında ve gelişmesinde etken olan; 3 tane temel neden var.

İlki, hukuk sistemine olan güvenin zayıflaması. Bireylerin, kendilerinden daha güçlüye karşı haklarını koruyamayacaklarını düşünmeleri ve hissetmeleri ilk neden.

Bu durumda birey, durumunu düzeltmek için mevcut yasaların öngördüğü yollara yöneliyor.
Hukuk sisteminin değişkenliği ve keyfiliği de, hukuk’a karşı güveni sarsıyor. Her ne kadar bazı kanunlar zamanın ihtiyaçlarına göre tekrar düzenleniyor olsa da,  siyasi iradenin çok fazla kanun çıkartıp, değiştirmesi bu güvensizliği artırmaktan başka etkisi olmuyor. Çünkü birey, bu değişikliğin kendisine nasıl yansıyacağını kısa vade de bilemiyor.

Hukuk kurumlarının, devlet yönetiminden tamamen bağımsız ve denetleyici olması.  Ve karşılık olarak, başka bağımsız devlet kurumlarınca da denetlenebilir olması, devlet için hayati önemde. Oysa ülkemizde son 20 yıldır özellikle hukuk sistemimizin, ciddi badirelerden geçtiğini görüyoruz.

Bu durumda toplum ve birey olarak yapılması gereken şey; hukuk sistemi ile azaltılması, çözülmesi gereken çatışmaları bizim azaltmamız.

Eğer işveren isek işveren olarak, çalışan isek çalışan olarak, komşu isek komşu olarak, çevremizdeki, beraberimizdeki kişilere hakkaniyet çerçevesinde adaletli davranmak.
"Çalışanın hakkını tam vermek", "İş yerinin beklentisi olan işleri, tam ve doğru yapmak", "Komşumuza, arkadaşımıza değil sadece, tanımadıklarımıza karşı da adil davranmak"; "fırsatçılık yapmamak",  "Toplumsal kurallara (sırada beklerken, trafik ışığında geçerken bile…) uymak", vs. vs...  Hatta diğerleri uymasa da, özellikle ve inadına…

Eğer bireysel düzeyde teröre karşı duracaksak, ilk yapmamız gereken şey bu. Bize nasıl davranılmasını istiyorsak, öyle davranmalıyız.

İkincisi, toplumun ekonomik yönden güçsüz bireylerinim sosyal refah'ının azalması. Çoğumuz yaşam mücadelemiz de bireysel açıdan bakıyoruz. Düşük gelirli kişilerin sosyal sorunlarının çözümüzü ise devlete bırakıyoruz. Çünkü devlete bu işleri yapması için vergi veriyoruz.
 Gerek terör harcamalarından, gerek ise devlet yatırımlarının büyük projelere kayması sonucu, vergilerden sağlanan gelirlerin, toplumun sosyal refahını artıracak uzun vadeli projeler yerine, çeşitli sermaye gruplarında toplanması gerçekleşiyor.
Bunu GSMH artışı esnasında, artan zengin sayısı ve gelir uçurumunun derinleşmesi ile de görebiliyoruz. Şirketler kar amaçlı kurumlardır. Elde ettikleri kâr’ın önemli bir kısmını, toplumsal refah artırıcı yatırımlar yerine, kar amaçlı yatırımlara sevk etmeleri doğaldır. Onlardan bu yönde bir çalışma beklemekte anlamsızdır.
Devlet, milletin cismanileşmiş tüzel kişiliğidir. Yani, gücünü milletin varlığından alır. Bu nedenle, milletsiz bir devlet var olamaz. Bu nedenle, "önce millet, sonra devlet".
Çeşitli nedenlerle, belki gerekli, belki de zamansız devlet yatırımlarının, toplumun sosyal refahından başka alanlara yönelmesi, hele bir de vergi sistemi ideal olması gerektiği gibi çalıştırılamıyorsa, bireyler arasındaki sosyal refah farkı iyice açılıyor. Sorunlar güçleniyor, katmerleşiyor.

Kimseden sahip olduğu gelirden kısmi olarak vazgeçmesini de isteyemeyiz. Zaten işe de yaramaz. Toplum, birey veya firma sahibi olarak, bu durumda yapılması gereken şeylerin başında beraberimizdeki insanlarla sosyal ve ekonomik dayanışmayı artırmak geliyor.

Sosyal yardım etkinliklerine, kurumlarına gönüllü katılmak, destek vermek ve yakınlarımızı teşvik etmek, teröre karşı bireysel duruşta önemli bir araç.
"Sadece ya da önce ben" eğilimine izin vermemeye çalışmak.

Terörü besleyen üçüncü etmen ise toplumsal kutuplaşma…
Hangi gerekçe olursa olsun; dini, ideolojik, kültürel, morfolojik, bölgesel toplumun alt kümeleri arasındaki kutuplaşmalar, zamanla terör olaylarını körüklüyor.

Ancak burada sorun, insanın doğası. İnsanoğlu, hele bir de paylaşılacak olan kazanç sınırlı ise, mümkün olduğunca çok faydalanmak ister. Ancak tek başına sağlayacağı faydayı koruması ve artırması kolay olmayacağı için, bir şekilde kendisiyle benzerlik kurdukları ile gruplaşma eğilimine girer. Böylece sonuçta, toplamdan daha fazla pay alma imkanı olabilecektir.
Modern dünya da, bu çıkar gruplaşmalarına ve grup korumasına farklı adlar veriyoruz.
Siyasi bir partinin ideolojisinden, herhangi bir izm’e, dinsel bir yaklaşımdan, ırksal veya kültürel bir gruplaşmaya kadar değişebiliyor bu...

Ama sonuçta hepsinin işlevi aynı; bireye grup içinde daha güvenli bir ortam ve imkan sağlamak. Bireyler bu güvenceyi artırmak için, başkalarını da kendilerine (grup normlarını kabul edecek şekilde) benzetme eğilimindedir.

Bireysel ve toplumsal olarak teröre karşı duruş olarak yapılması gereken şey; empati ve  karşılıklı ama sınırlı anlayışı telkin etmek ve uygulamak.
(Sınırlı, çünkü bir noktadan sonra siz de empatiyi ve anlayışı hak ediyorsunuz. Bu karşılılık ve eşitlik çerçevesinde olmalı.)

Ne kadar itici bulursanız bulalım; kendimize nasıl yaklaşılmasını istiyorsak,  hoşlanmadıklarınıza da o şekilde yaklaşmalıyız. Ön yargısız, anlamaya çalışarak kişileri ve söylemlerini değerlendirmek. Verilen cevaplarda, asla onlarla aynı düzeyde nefret ve öfkeye düşmemek.
Bir kere öfke kaynaklı nefrete izin verilirse, karşılıklı olarak çığ gibi büyüyor. Sağduyu kayboluyor. Bu yüzden, bazı yerlerde kavga eden çocuklardan sonra iki mahalle birbirine girip, öldürüyor ya... Böyle bir çatışma ortamından, kimsenin kazançlı çıkmasına imkan yok. Ortama dahil olan herkesin muhakkak kayıpları oluyor.


Terörün nedenlerinden değil ama önlemlerinden biri de gençlerimize-çocuklarımıza doğru şekilde sahip çıkmak.

Genç bireyler terör örgütleri için en cazip kaynaklar, deneyimsizlikleri, hayal gücüyle desteklenmiş umutları ve kendilerinden beklentileri, bunların  kolayca etki altında kalmasına neden olabiliyor.

Terör örgütünün bu gençlere  yaptığı yatırımlar, deneyimli elemanlarına göre düşük olduğundan rahatlıkla gözden çıkartılabilir üniteler olarak, ön saflara sürülüyorlar.

Okullarda verilen eğitim, üniversite sınavı kazanmaya yönelik, bireysel anlamda gençlerin kişilik gelişimlerini desteklemeyen bir yapıda.
Aileler olarak, çocuklarımıza sahip çıkmamız, sadece onlarla sohbet edip, dertlerini ve ihtiyaçlarını dinlemek ve bunlara çözüm üretmek değildir.
Bir birey olarak kişisel gelişimine de katkıda bulunmaktır. Bu amaçla onları toplumsal dayanışma ve yardım etkinliklerine katılmaları için teşvik etmek, bu ortamları onlara oluşturmak bu işin bir parçasıdır.
Çocuklarımıza "toplum içindeki haklarını ve topluma karşı sorumluluklarını " anlatmalıyız. Bu bilgileri eğitim kurumlarımız vermiyor.
Gençlerimize, toplum içinde bir yerleri ve toplum için önemleri olduğunu anlatmalıyız.
Ayrıca gençlerimizi bu bilgileri arkadaşlarıyla da paylaşmaları için teşvik etmeliyiz.
Onlara bu tür değerlendirmeler yapabilecekleri ortamlar oluşturmalı, topluluklar karşısında konuşabilmeleri için söz hakkı vermeliyiz.