sürdürülebilir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sürdürülebilir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2018 Çarşamba

Nükleer ve hidroelektrik santrallerle ilgili görüş...


Her ülkenin - toplumun görüşü kendi teknolojik ve ekonomik durumu ile alakalı.
Mesela Almanya, çok uzun yıllar boyunca nükleer santralleri kullandı. Çernobil’den sonra, bu santrallere yatırım yapmak yerine alternatiflere yöneldi. Çünkü bu konuda toplum baskısı vardı.
Nüfus artış hızı yavaşlarken, üretimdeki teknoloji ile verimlilik artışı sonucu enerji tüketim ihtiyacındaki artış yavaşladı. Üretim yapısını değiştirdi, yüksek enerji tüketen ağır sanayiyi üretimini gelişmekte olan ülkelere ihraç ederken, know-how ve tasarım gelişimi ile bu ürünlerin en yüksek ve karlı girdisi olan "bilgi" üretimini artırdı. 

Ayrıca o dönemde yüksek maliyetli olmasına rağmen, yerel enerji üretimini teşvik eden sübvansiyonlar geliştirdi, Böylece ani bir geçişte milyarlarca Euro’ya mal olacak alt yapı düzenleme ve gelişimini yıllara yaydı ve üretimi de destekledi. (Ev de üretilen düşük amperli ve voltajlı elektriği şehir sistemine öylece bağlayamazsınız.)

Doğalgazlı termik santrallere ağırlık verirken, Rusya- Ukrayna krizinden sonra enerji güvenliği için yenilenebilir kaynaklara yöneldi. Çünkü alt yapısı, mevzuatı, toplumsal bakışı da olgunlaşmıştı. Ayrıca bilgi-teknoloji ve sermaye birikimi de bu işi başarmasına yetecek kadar da (hatta çok daha fazlasıyla çünkü ülkemizin neredeyse 1/3'ü oranında güneş alıyorlar ama sistemlerinin verimliliği daha yüksek) birikmişti...

Tabii rüzgar ve güneşin sürekliliği yok ve garanti altında değil. Bu yüzden sürekli enerji kaynağı olarak termik santraller tamamen vaz geçilmiş değil. Sadece daha çevreci ve yeşil yöntemlerle zararı azaltırken, (kömür yerine doğal gaz, daha iyi baca dumanı arıtması, daha az katı atık. hatta bu atıklara yeni kullanım alanları), doğal gaz bağımlılığını da azaltacak şekilde su arıtma çamurlarından. lağım sistemlerinden ve çöplerden biyogaz (metan) üretimi ile destekleyecek projelerde uyguluyorlar. Hem  sera gazı salınımını (metan, karbondioksitten 26 kat daha güçlü bir sera gazı) azaltırken, hem de çevre koruma maliyetlerini, enerji elde ederek düşürüyorlar.
Üstelik Almanya'nın daha kuzeyde olması nedeniyle hidro elektrik kapasitesi de çok yüksek. Ama sanırım baraj yapılacak yer kalmamış artık.

Buna karşılık Avrupa'nın en büyük Nükleer enerji tüketicisi Fransa, süresi dolan nükleer santrallerin ömrünü uzatıyor, yeni daha güvenli santraller tasarlıyor... Gelgit-dalga enerjisi ve güneş-rüzgar o kadar ağırlıklı değil.

Ülkemize gelince, öncelikle küresel ısınma nedeniyle mevcut su kaynaklarımız, nehirlerimiz, potansiyelimiz gittikçe azalıyor.
Hala yavaşlamışta olsa, nüfus artışı hızlı ve ortalama ömürde uzuyor. Bu daha çok konut, iş ihtiyacı demektir. Büyüyen bir ekonomide her bin dolarlık işlem, 180 kg civarı ham petrol karşılığı ısınmaya neden oluyor diye hatırlıyorum.
Enerji ihtiyacı da aynı oranda artıyor.
Yani nüfus artıkça, konut ihtiyacı artıyor. iş ihtiyacı ve imkanı artıyor, ekonomi büyüyor, çevre kirliliği artıyor ve enerji tüketimi de geometrik olarak artıyor.
Yani nüfus 15-20 milyon artınca, buna bağlı olarak ekonomi büyüdükçe (her %25'de), enerji ihtiyacımız 3-4 kat artıyor.
Gençlerin daha erkenden evden ayrılması, bekar evlerinin sayısının artması da hep çevre ve enerji tüketimine yüzdeler halinde artış getiriyor.

Böyle giderse, 2025 de şu an’kinin yaklaşık 2 katı enerjiye ihtiyacımız olacak.
Oysa hidro kaynaklarda sınıra yakınız. Yeni kurulan barajlardan da istenilen enerjiyi alamayacağız.

Güneş enerjisinde sadece çatıda su ısıtma da Avrupa Lideriyiz ama elektrik üretimindeki mevzuat, aslen engelleyici. 2 kw'lik çatı sistemi kuruluşu ile  (bir evin günlük temel tüketimi yaklaşık-aylık 125 kw) 2 mw'lık tesis için (neredeyse bir kaç semt) gerekli evraklar ve prosedür, tesis, proje, ruhsat, altyapı, onay, Çed rapor ve onayları filan neredeyse aynı... Bu bürokratik engeller yüzünden kurulamıyor bile...Çünkü..... (Oysa bu konu ticari değil, olmamalı, milli -enerji- güvenlik meselesi..).

Sadece büyük enerji şirketleri rüzgar ve güneşe yönelebiliyor ama kömürle çalışan termik santraller karşısında fiyat/maliyet olarak rekabet etmeleri zor.
Bu nedenle termik santraller mantar gibi çoğalıyor. Kısa vadeli faydalar uğrunu, uzun vadeli kayıpları, gelecek kuşaklara bırakıyoruz...

Nükleer Santraller, ilk kuruluş maliyeti çok yüksek olsa da, risk analizi olarak en az hidroelektrik santralleri kadar güvenliler. en az 25-30 yıl sürekli ve düzenlenebilir enerji demek. (Elektriğin en önemli sorunu, depolanamaması, üretildiği zaman kullanılması lazım. O yüzden enerji üretim planlaması; gündüz yenilenebilir enerji, gece düzenlenebilir termik-nükleer, kısmen hidroelektrik-enerji planlaması gerekiyor.)
Nükleer santralin karbon salınımı da inşaat süreci sonrası yok. (İnşaat sektörü küresel ısınmanın neredeye %15'inden sorumlu en az...)

Dünya, gelişmiş ülkelerin hepsi nükleeri bırakmış değil. ABD başta olmak üzere, Çin Rusya, Fransa başta olmak üzere en az şu anki aktif kadar daha santral yapılacak.

Kararı siz verin. Gerçekten karar veremiyorsanız…
https://www.coursera.org/learn/future-of-energy/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/global-energy/home/welcome

(Bazı rakamları buralardan hatırladığım kadarı ile kullandım. Dünya istatistikleri ve enerji politikaları, teknikleri –petrol-doğalgaz-biyogaz çeşitli kaynaklardan, kaya gazı, yenilenebilir enerji kaynakları, biyo dizel, biyogaz, ülkelerin enerji politikaları karşılaştırmalı olarak var.)

Orijinal Soru: https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/35723/  07.02.2018

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Yakın Gelecekte Enerji İhtiyaçlarımız


Petrol rezervlerinin yaklaşık 20 yıllık bir süresi kaldı. gerçi yer kabuğunda hala petrol var ama çıkarma maliyeti çok yüksek. Bu petrolü çıkarmak için ham petrol varil fiyatı 100 dolar civarında olmalı. Oysa 40 dolar civarında.

Bunda da bir kaç neden var. Petrol şirketleri elde kalan son petrolleri de bir an önce elden çıkarmak istiyorlar. Çünkü, Son bir kaç milyon yıldır, atmosferik ısılar yükselip artmış olsa da, karbondioksit oranı 250 ppm üzerine neredeyse hiç çıkmamıştı. Oysa şimdi 400 ppm üzerinde ve geri düşme ihtimali çok düşük.
Diğer bir sorun ise doğalgaz. Dünyanın yaklaşık 130 yıllık doğalgaz rezervi (kolay erişilebilen yoksa asıl miktar çok daha fazla) var. Üstelik bu artan nüfusla,artacak enerji ihtiyacını destekleyecek şekilde hesaplanmış.
(2035 de 2 kat, 2050 civarında 4 kat, 2100 de 11-13 kat fazla enerji tüketecek şekilde)
Doğalgaz fiyatları petrol fiyatlarına endeksli, bu nedenle düşük şu an.
Bu da alternatif, yenilenebilir enerji ye yönelimi azaltıyor. Üstelik daha yeni teknoloji oldukları için, artan enerji talebini karşılayacak düzeyde de değiller.
(Bu çerçevede ne kadar itici ve kaçınılması gereken olduğuna inansam da , nükleer enerji vazgeçilemez bir zorunluluk oluyor. :-( )

Şimdi bu çerçeve de düşünürsek, karbon emisyonunu azaltmak için yenilenebilir enerjilere yönelmenin yanında nükleer enerji kullanılacak. Termik santrallerde de kömür yerine, doğalgazlı bir alt yapıya dönüşüm gerekiyor.
Ancak salınan karbon emisyon gene de fazla olacağı için
(nükleer'in sıfır ve yenilenebilir enerjinin çok düşük karbon salımı var. doğalgazlı termik santraller den yayılacak karbon emisyonunu düşürmek gerekiyor.) zorunlu olarak kullanılacak termik santrallerindeki karbon emisyonu nasıl düşürülür bunu değerlendirmek gerekiyor.

Termik santrallerinde elektrik üretmenin daha ekonomik yolları olabilir:
Mevcut sistemde santrallerde su buharı ile türbinler döndürülüyor.
Kömürün ısı olarak enerji verimi düşük %40'larda... Oysa doğalgaz da %60'larda...
Stirling motorları, dıştan yanmalı motorlar olarak düşünülmeli. Hem santral bakım, onarım, yedek parça maliyetlerini düşürecektir. Hem de direk ısıdan hareket üretildiği için,
(su ve su buharı devre dışı bırakılıyor) elektrik verimi daha yüksek olacaktır.

İkinci olarak, çöpler. Özellikle gelir seviyesi düştükçe, kentsel çöplerdeki organik gıda atıkları oranı artıyor. Bunların sızıntı sularının toprağı kirletmesi yanında, yeraltı sularına karışmaları da mevcut. Ülkemizde çöpten kompost üretimi ve tarımda kullanımı düşük. Üstelik çoğu çöp, "vahşi depolama" ile depolanıyor. Çöplerden üretilen metan gazı, tam olarak olmasa da ekonomik olarak maliyet ve toplam sera gazı emisyonu azaltmada ciddi bir destekleyici olabilir.
Yani çöplerden metan gazı üretimi ve kullanımı teşvik edilmeli.

Günümüzde bir çok Batı Avrupa şehrinde, çöplerden ve atık sulardan (lağımdan) sağlanan metan gazı ile çalışan otobüsler, iş makineleri var.
Metan gazı, bütan, propan gibi kolayca sıvılaştırılamıyor. Maliyeti çok yüksek
(-167 derece diye hatırlıyorum sıvılaşması için) Ancak çelik tüplerde basınçlı olarak sıkıştırılıp, direk motora verilebiliyor. Yani mevcut benzinli, dizel motolarla direk uygulanabilir bir yakıt.

(Biodizel, ekonomik olarak uygun gözükse de, bir çok ormanlık arazinin tarım arazisine dönüşmesine neden olduğu için, gezegen sıcaklığın kontrolüne orta ve uzun vadede zarar verdi.)

Elektriğin depolanma teknolojisi hala emekleme aşamasında, yüksek verimli depolama teknikleri geliştirilmedikçe, direk kullanımı zorluklarla karşılaşıyor. Akülerin kısa ömrü, depolanan elektriğin sınırlı oluşu ve akülerin ağırlığı ana engeller.
Belki yüksek alanlı kapasitör sığaları geliştirilirse,
(ki Almanlar bu konuda çalışıyor) elektrik depolayıp,araçlarda kullanmak daha ekonomik ve kolay olacak.

Geleceğin enerjisini ve kullanımını düşünürken; maliyet, verimlilik, imkanlar şeklinde ele almak ve bir değerlendirme yapmak daha uygun olur gibi geliyor bana..


 http://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/17353/
22.08.2016

Yoruma kaynak olan bilgiler

https://www.coursera.org/learn/geopolitics-europe/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/changing-global-order/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/global-environmental-management/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/global-diplomacy/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/environmental-law/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/earth-climate-change/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/global-energy/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/economic-growth-part-1/home/welcome
https://www.coursera.org/learn/future-of-energy/home/welcome






14 Ağustos 2016 Pazar

EKONOMİ DE OTOMASYON VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



 Sizce sanayi de ve inşaat işleri gibi ağır işlerde mekanikleşme yani robotların kullanılması etik açıdan doğru mudur?  http://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/16250/

Konu aslında karmaşık bir konu.

Gelişmiş ülkelerin demografik durumuna ve ekonomi felsefelerine bakmak lazım önce. Gelişmiş ülkelerde, ölüm yaşı ortalaması sağlık alanındaki gelişmelerle yükselirken, kadın emeğinin iş gücüne katılım oranı ve eğitim düzeyi artıkça doğum oranları düşüyor. Kaba tabirle nüfusları yaşlanıyor. Doğum oranının düşmesi, çocuklara sağlanan eğitim ve sağlık desteğinin ve kalitesini artırıyor. Daha donanımlı, kol gücünden ziyade beyin gücüne dayalı çalışacak nesiller yetiştiriyorlar. Ayrıca bu şekilde kişi başına düşen GSMH da artıyor. Bu da sosyal refah düzeyini yükseltiyor.


Diğer yandan yaşlanan nüfus ile sağlıklı emekli sayısı artıyor. (Mevcut sosyal güvenlik kurumları, ortalama yaşın 70 olduğu ve 65 yaşında emeklilik öngören, sanayi-endüstrileşme dönemine ait. Oysa günümüzde bu ortala yaş 81 -83 civarında, Bunun anlamı, 5 yıl yerine 15 yıl boyunca emeklilik maaşı ve sağlık giderleri ödenmesi demek).
Bir kaç 10 yıl önce, 1 emekliye 15 çalışan düşerken
(emeklilerin masrafları, çalışanlardan kesilen primlerle sağlanıyor çünkü), günümüzde 1 emekliye 2 çalışan düşüyor. (Emekli sayısı artıyor). 


3ncü nokta olarak, liberal ekonomi felsefesi "büyümeye dayalı bir ekonomi" sistemine dayalı. Firmalarda büyümek için, daha az maliyet daha çok kazanç ve kar, bu sistemde yaşayabilmeleri-var olmaları için kaçınılmaz şart.

Bütün bunları bir araya getirince, gelişmiş ülkelerde otomasyon sistemlerinin kullanılması kaçınılmaz. Aksi takdirde, büyümeye dayalı ekonomi sistemi çöker.

  Ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde durum farklı. Ölüm yaşı daha düşük, bu nedenle emeklilik sistemi farklı. Eski tekniklere daha bağımlı. Diğer yandan, kamu yönetimindeki bürokrasi ve şeffaf olmayan yapı, suiistimale daha açık. Bu nedenle çalışanlardan toplanan primler, doğru şekilde yatırıma dönüşmeyebiliyor. Üstüne üstlük, kaçak veya eksik çalışan (devlete sosyal güvenlik primini ödemeyen ya da en düşük düzeyden ödeyen) sayısı çok fazla. Çünkü kamu işleyişi şeffaf değil ve toplanan gelirleri (primleri) yatırım yerine farklı kalemlere harcamak mümkün, sistemin (şeffaf olmayışı) yapısı buna imkan sağlıyor, hatta dolaylı yoldan teşvik ediyor.


Yeterli primin toplanamaması ve toplananların doğru yatırımlara kaynak olmamamsı, işsizlik oranını da yüksek tutuyor. Çünkü yanlış yatırımlara (topluma değil, bireylere kısa vadede gelir sağlayacak) finansman sağlanıyor.



Ülkemizde bu sorunu, nüfus artışı ile çözmeye çalışıyorlar (3 ve üstü çocuk). Böylece ihtiyaç-talep artacak, artan taleple üretim artışı sağlanacak ve ekonomi dönecek. Üstelik işgücü arzı artacağı için (hem iş gücü arzına katılan genç nüfus ve yükselen emeklilik yaşı ile kalan deneyimli orta yaşlı nüfus) toplanan primde artacak, emeklilik yaşı yükseldiği için, emekli maliyeti de azalacak şeklinde düşünülüyor (bence).

Emeklilik yaşının ileri alınması doğru bir karar. Çünkü çoğu insan, halen dinç, çalışmaya hazır ve bilgi-deneyim olarak en verimli çağlarında çalışma yaşamından ayrılıyor.

Ancak nüfus artışının desteklenmesi bence yanlış bir politika, ham kişi başına düşen milli gelir oranını düşürüyor. Hem de yeni nesilde, birey başına ayrılan sağlık ve eğitim maliyetlerini dolayısı ile kalitesini düşürüyor.

Böyle bir ortamda, üretimde mekanizasyon yatırımcıya daha yüksek kar getirse de, topluma ve sosyal güvenlik sistemine olumsuz etkisi olur.



Bunun bir kaç ek nedeni daha var. İlki gelişmiş ülkeler büyümeye değil, sürdürülebilirliğe dayalı ekonomik modele yöneliyorlar.

Bu her ne kadar zor gözükse de, Büyümeye dayalı ekonomik modelin Keynes ile başlayan 60-70 yıllık bir geçmişi var. Ondan önceki dönemlerde ülke ekonomileri farklı temellere dayanıyordu (sürdürülebilirlikten, sömürgeciliğe... 1929 buhranı ile başlayan, başlangıçta devlet harcamaları ile desteklenen ülke ekonomilerini, firma büyümeleri ve bunu destekleyen tüketim artışına dayanan "büyümeye dayalı ekonomik model", 2nci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlık kazanmaya başlamıştır.).


Gelişmiş ülkeler sürdürülebilirliğe geçiyorlar, çünkü dünya çapında yaşanacak olan ekonomik daralmadan (resesyon), sadece bu ekonomiler çıkabilecek, Diğerlerinde ise ciddi çıkmazlar ve çözümsüzlüklerle, kayıplar yaşanacak.

Tekrar çünkü dünyanın insanlığa sunabileceği doğal kaynaklar ciddi anlamda, aşırı artan nüfus ve bunların ihtiyaçları ile tüketilmiş durumda. Halen, dünya ekonomisi 30–40 yıl sonrası nüfusa ait kaynakları tüketerek ayakta duruyor. Yani geleceğimizden, mevcut yaşam standartlarımızı korumak ve geliştirmek için borç alıyoruz. Yani çocuklarımızın, torunlarımızın lokmalarını yiyoruz, sularını içip kirletiyoruz. (BENCE)



Şimdi bu bilgiler altında, sanayi ve inşaatta robotları kullanmayı, fayda ve kayıplarını (zarar değil) tekrar düşünebilirsiniz.