22 Mart 2021 Pazartesi

Yeni Dönem de Ekonomi

Her dönemin ekonomik yapısını da siyasal yönetim yapısını da üretim tipi belirler.

Avcılık, Tarım ve Endüstriyel üretim dönemleri kendilerine has ekonomik yapıları ve siyasal iktidarları oluşturdu.
endüstriyel dönemin uzantısı olan Kapitale dayalı üretim tarzı da artık döneminin sonunda...
Günümüzde "bilgiye dayalı üretim" modelleri gelişiyor. elbette deneme- yanılma ve toplum şartlarına göre farklı modeller gelişecek, gelişiyor ama temelde bilgiye dayalı üretim hakimiyeti artıyor.

Siz şimdi kalkmış kapitalist sistemlerin son modelerinden Keynesçi ekonominin kalıntılarını ele alıyorsunuz.



Artık büyümeye dayalı ekonomik model sorgulanmalı. Yüksek tüketim, yüksek üretimi getirmiyor. Ülkeler ekonomilerini GSMH üzerinden değerlendiriyor ama esasen net GSMH üzerinden ele almak lazım.
Yüksek büyüme aynı zamanda yüksek tüketime işaret ve bu tüketimin çoğu da yurt dışından tedarikle oluyor.
Net sonuca baktığınızda, ülkenin büyümek için ihtiyaç duyduğu artık değer miktarı çok düşük kalıyor. Yani kısaca rakamlar aldatıcı. Politik.

Net GSMH'nın ana kaynağı günümüzde "bilgi üretimi"dir.

O yüzden bu diyagramlar veya rakamlar hiç bir şey ifade etmiyor. Eski ekonomiler ve değerleri öldü veya ölüyor.

Bilgi üretimi için düşünen ve sorgulayan insana gerek var. Düşünce çeşitliliği ve farlı bakış açıları ile çözüm üretebilme kapasitesinin desteklenmesi için düşünce için özgür ortamlar lazım.
Bunu desteklemek ve geliştirmek için sanat, edebiyat desteklenmeli...
Oysa bunun ayrıca siyasal sonuç ve bedelleri var. İktidarlar için de bu istenen bir birikim değil.
Sonuç Covid bu konu da onlara kurtarıcı bile oldu. Bu yüzden daha uzun süre bizler Covid ile de yaşayacağız gibi gözüküyor.

22 Ocak 2021 Cuma

İş, iştir...



Çocukların hayat karşısında bu kadar erken mücadele etmek zorunda kalması, bizim ayıbımız.

Sorun kişilerin, çözüm olarak hemen kamu kurumlarını veya siyaseti adres göstermesi.
Parasını vereyim de beni uğraştırmasın.
(Benim de vicdanım para verdiğim için rahat, o para da kolay kazanılmıyor ve kendi hayatımızdan bir ödün sonuçta..)

Doğruluğu tartışılabilir. Eksikleri var.

Ama toplum olarak bu tip konularda sorumluluğu ve yetkiyi verdiğimiz ve üstelik gelirlerimizin yarısıyla vergi olarak desteklediğimiz kamu kurumlarından çok da çözüm üreten şeyler çıkmıyor.
Bana göre hatta bazıları, "biraz şişirilmiş renkli balonlar"... Fazla şişince veya ilk engelde patlıyorlar.

Hammaddesi yurt dışından ithal edilen hazır kedi-köpek mamalarına milyonlarca dolar ödeyen ve bunu "sevgi, merhamet" adına yapan bir milletiz.
Kapasitemiz var. Paramız da...

Çocukların sokaklarda çalışmasını yasaklamak, aileyi cezalandırmak da çözüm değil.
Başka yollar üretmeliyiz.
En başta da bu konuda çalışan, sivil sosyal yardım kuruluşlarına katılıp, desteklemeliyiz.

Havadan para elbette kıymetsiz.

Birey olarak bağımsız olması önemli.
Bu ülke de ciddi bir istihdam sorunu var.
Bir çok sebebi var ama en başta geleni, planlama hatası...
Örneğin: Adamın işe ihtiyacı var. ama kalifiye değil, boşluk olan alanda.. Ona eğitim imkanı sunulmalı.

Ya da (daha çok gençlerimiz) iş beğenmiyorlar. İşin iyisi kötüsü olmaz.

Üç temel sebep var, gözlemlediğim.

İlki çocuklarımızı bizler yani ebeveynler olarak çok pohpohluyoruz. Koruyoruz.Harçlık verip, ihtiyaçlarını karşılıyoruz.
Önüne konan işi ve getirisini, sahip oldukları ile kıyaslıyor. Genelde rahat durumda kalmayı tercih ediyorlar.
Benzer mantık, yardım, sosyal yardım ve destek alan yetişkinler içinde geçerli...

İkincisi çocuklarımız istedikleri, zevk aldıkları işlerde çalışamıyorlar.
Gerçi çoğu ne yapmayı sevdiğini bile bilmiyor.
Küçük yaştan itibaren sınavlardı, ödevlerdi derken çocuklara kendilerini tanımaları ve hobi edinmeleri için fırsat vermiyoruz.
Karar verme zamanı gelince, iyi kötü bir karar veriyorlar ve genellikle bu karar geçici süre işe yarar oluyor.
Çocuklarımızı serbest bırakmalıyız. Günlük çalışma planlarında, ne olursa olsun, kendilerine ayıracakları bir kaç saat belirlemeliyiz. Ve bu boş vakit olarak asla isimlendirilmemeli.
Boş vakit, hakikaten boş ve dinlenme , düşünme ile geçen zamandır. Bırakın çocuğu 3 saat daha az test çözsün, ödev yapsın.
Sanki okulu iyi derece ile bitirse veya sınavda çok yüksek not alsa, geleceği daha iyi ve mutlu mu olacak?
O sadece bir olasılık. Kesin değil.

Üçüncüsü ise bizim yani toplum olarak, çalışanın-gencin etrafındaki kişiler olarak ön yargı ve beklentilerimizin yüksek oluşu.
Çocuk bir iş yapmaya kalksa, beğenmiyoruz, ona yakıştıramıyoruz.
"- Onca yılın ve emeğin, parası bu mu?" diyoruz.
Gençte bunu benimsiyor. Sanki mezun olur olmaz, büyük sorumlulklar alacakmış gibi kariyer beklentisi ve havası oluyor.
Bu bulaşıcı bir şey ve kalifiye olmasa bile herkes yaptığı işin kendisini temsil edip etmediğini, yakışıp yakışmadığını sorguluyor. Çünkü gizli de olsa bir mahalle baskısı hissediyor.

İş iştir, evi geçindiren ve toplumun ihtiyacı olan her iş değerlidir. (Bazıları ahlaken normları zorlasa bile onlar bile bir iştir. Çünkü toplumda talep var, işlevi var.)

O yüzden hırsızlıkla, yalanla, aldatma ile veya fırsatçılıkla ilgili yapılan işler haricindeki tüm toplumca talep edilen işlere saygı duyulmalı.
Bir kanalizasyon temizliği de iştir, bir fabrika veya devlet dairesi yöneticiliği de... Yeter ki toplum içinde işlevi olsun ve çalışana dürüst kalmasını sağlayacak şekilde fayda sağlasın..

Bu bakışımızı değiştirmeli ve çocuklarımıza bunu da aşılamalıyız. İş, iştir. Dürüstçe oldukça, her türlüsü saygıya layıktır.


12 Ocak 2021 Salı

Siyaseti ne yozlaştırıyor?

Siyasetçi insan olarak yozlaşmaz. O hala iyi bir insan, tutkulu bir vatansever ve tamamen toplumu için bir şeyler yapmak istiyor olabilir. Ahlakı ve hatta geçmişi olumlu referans olabilir.

Ama bunlar siyasetçiyi yozlaşmaktan kurtarmıyor.

Siyasetçinin önce şu bilince ulaşması lazım.
Devlet, toplum tarafından kendi aralarındaki işleyişi düzenlemesi için oluşturulmuş bir kurumdur. Varlığı toplumu bağımlıdır ve toplumsuz bir devlet bu yüzden olamıyor.

İkincisi siyaset eleştiri alanı değildir. Farklı bakış açılarının işbirliği alanıdır.
Hiç bir görüş, öneri tek başına geçerli doğru değildir. (Doğru olması için çok geniş bir veri kaynağından destek alması gerekir.)
Bu yüzden çok kutuplu siyaset alanı, aslında toplum için o anki en uygun çözümleri içeren süperpozisyonudur.
( https://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCperpozisyon_prensibi_(fizik) )

Bizdeki sorun, siyasetin, ortamında çoğunluk olanların tek söz sahibi olmalarında... Bu siyaset değil ki, bir tür topluluk diktatörlüğü..

Üçüncüsü ise siyasetçinin ekonomik düzeyi... Ülkemizde hayatını hatta ailenin, çocuklarının geleceğini garanti altına almak istiyorsan, siyasete gir.
Ama bu işte kolay değil. Siyaset düşük ve orta gelirli vatandaş için çok masraflı ve riskli bir alan.
Bu kadar parası olsa zaten ne işi var siyasette? İşleri yolundadır.

Bu yüzden siyasete, aday adaylığı ve adaylık harçlarını partilere il ve ilçe örgütlerine yatırabilenler girebiliyor.
Ehh...Haliyle yüksek gelir grubunun arka bahçesine dönüyor siyaset arenası...
Ondan sonra da yırtınıyorlar. Halka inemiyoruz diye..
İnemezsiniz!
Aranızda elektrik su, yol, okul, pazar, kira, ulaşım, vb masrafları daha ay başından düşünmeye ve planlamaya alışmış o kadar az adam var ki...
İstediğiniz kadar vatansever ve iyi niyetli olun. Olmuyor. Çünkü bu refah şartlarının verdiği alışkanlıklar ve kültürün bakış açısı ile sorunlara sadece kendi cephelerinden çözüm önerebiliyorlar.

Bakış açıları dar kalıyor. Sıradan bir vatandaş için hayatı önemi olan bir meblağ, onun için küçük bir rakam olarak kalıyor.
Eskiden siyasete maddi durumu iyi olanlar, partiyi ekonomik olarak desteklesin ve karnı toktur, tenezzül etmez diye davet edilirlerdi... Doğru da o dönemin siyasetçileri en azından devlet adamıydılar.
Ama şimdi? Adamın milyarları var. Kendisi veya oğlunu, damadını sokuyor siyasete...
Eğer faydalı bir şey yapacaksan vatana, git bir oda'nın başkanı ol, tacire esnafa destek ol ki onlarda halka destek olsun.
Ya da sivil toplum örgütlerini destekle geliştir.
Zaten bu ülkenin faydasını isteyen ve maddi durumu iyi olanlarda genelde böyle yapıyor.

Siyaseti ve siyasetçiyi yozlaştıran bir diğer şey de, ekip ruhunu, itaatkarlıkla karıştırmış olmaları.
Ekipler, çözümü zor bir sorunu; çoklu bakış açısıyla ele alıp, çözüme doğru yerden başlamak ve sürdürmek için vardırlar.


Ekip lideri, bunları koordine eder, işbirliklerine yönlendirir ve seslerinin-görüşlerinin diğer ekip üyelerince de duyulması ve dikkate alınması için uğraşır.
Biz de ise lider demek, belli bir süre için de olsa "tek karar merci"demek.
Ekip üyeleri itaat edip, mevçut işlerin sorumluluk yüklerinden kaçtıkça, liderin gücü artıyor ama altı da boşalıyor. onu destekleyen kadro, altından çıkıp, yanına geliyor.
Liyakatın yerini sadakat ve yalakalık alıyor.

Sonuç, toplu çöküş çünkü yükseldikleri zemin alttan desteğini kaybediyor ve onları taşıyamıyor.
-----------------
Bence ülkedeki tüm siyasi oluşumlar kendilerine bir reset atmalılar.

23 Ekim 2020 Cuma

Kaliteli bir yaşama neden ulaşamıyoruz?

Hepimiz, iyi ve düzgün bir hayat sürüp, yaşam kalitemizi iyileştirmek için uğraşıyoruz. Bire bir baktığımızda ise, herkes haklı, herkes iyi, herkes en doğrusunu yapmaya çalıştığını söylüyor.

Çok az kişi yaptıklarının haksız, yanlış veya gerçekçi olmadığını söylüyor. Çocuklarımıza, imkanlarımıza göre en iyi eğitimi vermek için uğraşıyoruz. Toplum içinde faydalı ve iyi birer bireyler olmaları için doğruları aşılıyoruz.

Bu kadar çok doğrunun bir araya gelmesinden, ortaya doğru bir şeylerin çıkmasını umuyoruz ama ... Baktığımızda durum tam tersi.

Diğerlerinin yanlışları yüzünden, işler bir türlü istendiği gibi gitmiyor. Tutumlar ve alışkanlıklar gençlere ideal şekilde yerleşmiyor.(???)

Yani biz doğruyuz, diğer herkes kısmen doğru veya yanlış.


Peki sorun nerede, gerçekten?

Toplumbilimciler, sosyologlar, aklı selim aydınlar, eğitimciler, din adamları, siyasiler, medyatikler, haberciler, yorumcular, vs., vs. herkes bir şeyleri çözümlüyor ama sorun devam ediyor.

Bence konunun temelinde, toplumsal görgümüzün değişmesi var. Eskiden normal gelmeyen şeyleri yadsımaya ve kabullenmeye başladık.


Bu nasıl oldu?

Elbette her toplum zamanının şartlarına adapte olurken, bazı eski değerlerini de değiştirir. Biz bunu yaparken, daha iyisi ile değil daha kötüsü ile değiştirdik.

Etki ve görgü alanı olarak, o dönemin iletişim araçları ile toplum gündemine oturan çeşitli konulara bakarsak, "Anayasa'nın bir kere delinmesi ile bir şey olmaz!" ile toplumdaki zihinler değişmeye başladı.

Çünkü yasalar, yasa koyucuların bile uymak zorunda olduğu ve onların dahi sınırlayıp kontrol eden adalet kurumları idi. (Yasalar, toplumsal dinamiğin ve iş bölümünün temelini uyguladığı adalet oranında destekler.)

Evet, küçük bir adımdı. O an ki şartlarda zararsızdı. Ufak tefek sevimli bir adamın, kökleşmiş kurumsal yapıya meydan okuma cesareti idi. Köhneleşmiş sistem de değişim adımlarını müjdeliyordu. Ve etkiledi.

Etki, bir bebeğin büyürken, sınırlarını adım adım bir geri iki ileri ile genişletmesi, gibi genişledi.

Toplumsal yargı ve görgülere meydan okuyup, köşeyi dönenlere, fırsatları değerlendirenlere göz yummaya başladık. Hatta kimilerini sıvazladık. Tamam, yaptıkları yanlış idi ama mevcut durumu değiştirerek, herkese bir değişim fırsatı sunuyordu. Kimse bunu kaçırmak istemedi. Önüne bir fırsat geldiğinde, değerlendirmediğinde eleştirilir oldu.

Zamanla da bu tür haberleri kanıksadık, olayları canımız yanmadığı sürece görmezden gelmeye başladık. Uç nokta da "Çalıyorlar ama çalışıyorlar!" ile durumu mazur görenler çoğunluğu oluşturmaya başladı. Böylece toplum çoğunluğunun değer yargıları da buna göre şekillendi.

Büyükler bunu yapınca, daha küçükler, yani sıradan halk da değişime adapte oldu.

En başta çalışma hayatımız ve üretim ahlakımız deforme oldu. Zaman, nakittir sözü unutuldu. Boşa zaman harcayan toplantılar, planlamalar arttı. Seçim vaatleri gibi pempe tablolar sunan projelerle hem yöneticiler kendilerini, hem de dinleyicilerini inandırmaya başladılar. Sınırlı kaynaklar, şatafatlı ama toplumsal çıktı faydası düşük alanlara kaydı.
Iş hayatı, uzun vdeli planlamayı ve bu plana uymayı unuttu. Çünku şartlar o kadar hızlı değişiyordu ki, ancak kısa vadeli bakış açıları ile bir şeyler yapılabiliniyordu.

Vergi vermemek, az vergi vermek, başkasının parası ile iş yapmak ve borcunu geciktirmek yerleşti. Üretim de ise hatalı, eksik veya düşük kalite girdi ile üretim yapmak "ticaret hayatının gerçeği" olarak görümeye başlandı.

Bugün mobilya alıyorsunuz, boyası cilası, kaplaması, vidası hep bir yerlerinde maliyet azaltma için eksik ya da dana ucuz malzeme kullanıldığını görüyorsunuz.

Bırakın marketteki seri üretim ürününü, köylüden aldığınız karadut şurubunda, pekmezinde, balında, mışır nişastası şurubunu buluyorsunuz. Buna karşılık fiyat, sanki doğru malzeme varmış gibi oluyor.

Ustaya gidiyorsunuz, en iyi o'dur ama yaptığı taş duvarda, su tesisatında, elektrik aksamında hep bir eksiklik veya yanlış yüzünden günlerinizi düzeltmeye harcıyorsunuz. Otonuzu götürüyorsunuz, size piyasa değeri 50 olanı, (bilginize göre) 150'den sokmaya çalışıyor.
Hatta işi daha önce yaptığını unutursa, bir sonraki görüşünde kendi işine b.k atıp, daha iyisini yapacağını söylüyor. Çünkü ideali biliyor ama yaptığının o idealde olmadığını da görüyor.

Kamu çalışanı için, iş yerinde 1 dakika fazla kalmak verimlilik ve zaman kaybı oldu. Saatlerinizi ayarlayabilirsiniz kişilere göre artık.

Alt yapı işleri yapılır; su, elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, yol, kaldırım vs., ama yapılan işler daha miadının (toplam kullanım ömrü) ilk çeyreğinde aynı bölgede yapılan başka bir iş ile bozulur ve o bölgenin tükettiği toplam alt yapı yatırımlarını 3-4 kat artırır. Tabi ihale alan firmalar için önemli değildir. Kamu parası devlet tarafından karşılığı olmadan basılıyordur, kaynağı halktan toplanan vergiler değildir sanki... Yanında çalıştırdığı ustanın ise düşük maliyetli olması önemlidir. İşsiz çok nasıl olsa, düşük bilgide olması ve üretim-kalite sorunlarına yol açması önemli değildir aynı düzeyde.

Esnaf, şikayet eder, müşteri yetersizliğinden ama müşteri gelince ona bir kaç liralık ufak bir kusur kitlemekde mahsur görmez. Zaten para tanıdıktan, dosttan kazanılmaz mı?
Serbest piyasa ekonomisidir ya... Fiyatları gisli el belirliyordur. Kalite ve standartları da... Bu gizli el, satıcısının eli ise, ticaret adını alıyor.

Kimileri dini sömürdü, kimileri devletin temelini oluşturan ilke ve izmleri..

Çoğunluk "-kendi işini bilir" hale gelince, millet birbirini hoş görmeye başladı. Çünkü herkesin bir kusuru vardı ve eşitlenmişlerdi. Bu durum kanıksanmış şekilde topluma yerleşti. Zaten medya da o kadar hızlandı ki, bilgi-haber o kadar çabuk eskimeye başladı ki, biri daha anlaşılmadan bir sonraki darbe vura vura, insanları daha da duyarsızlaştırdı.

Özetle toplumumuz, komşu kovandan bal çalan arıların hikayesine döndü.
Gerçek üretim çok azaldı. Ortada bir kaç kovan bal var ve tüm kovanlara yetmiyor.
Mevcut balda kovandan, kovana hırsız arılarca taşınıyor.



Arılar, çalışmayı çiçek çiçek gezmeyi unuttu, birbirinin gözünü oyup, balını almaya harcıyor tüm enerjisini ve zekasını...

Çiçeklerden bal toplayanlar bile sayıca az kaldıkları ve topladıklarını diğer zorbalara kaptırdıkları için (örn: köylüler gibi) onlarda, bu ortamda sağ kalmak için zorbalaşma dışında bir alternatif göremiyorlar.


Ha... Bu durumu, dürüst ve adil vatandaşlar olarak eleştiriyoruz, yadırgıyoruz. Ama genellikle başımıza bir zarar geldiği zamanlarda...Yoksa kimse, kimsenin işine karışmak istemiyor, kimse kendi işine karışılmasından da hoşlanmıyor. Ona ne?

Karıştı mı, mahalle baskısı oluyor. Ancak artık görmezlikten gelinemeyecek kadar çok büyük olaylarda mahalle baskıları kaldı.

Listeyi uzatmak mümkün. Herkesin ekleyeceği bir şey çıkar nasıl olsa...

Çözüm ne?

Bu işin toplumsal bir çözümü yok gibi gözüküyor. Ancak bireysel düzeyde bazı değişikliklerle hafifletilebilinir.

O da bence bir şey ile mümkün; "her şey'e rağmen kaliteli standartlarda iş çıkartmak". Yani, bal toplayarak örnek olarak. Belki insaflı bir kaç kişi örnek alırda, uyar, zamanla bu kişiler çoğunluk olur.

Yoksa, kar'ını riskte gören arıcı, tüm kovanları yakacak.

17 Eylül 2020 Perşembe

Bell eşitsizliklerinin mantıksal yapısı ve felsefesinden yeni bir epistemoloji ve ontolojiye ulaşılabilir mi?

Kuantum mekaniğinin ciddi sorunlu ve belirsizliğe fazla bel bağladığını, evren belirsiz hiç bir şey olmadığını düşünüyorum.

Bence,
Belirleyebildiğimiz ve ölçebildiğimiz her nesne bir sistemdir. Bu güneş sistemi de olabilir, bir atom da fark etmez. Hatta ışık bile kendi başına bir sistemdir. (?)
Her sistem, alt birimlerin toplamından oluşur.
Alt birimlerin her biri veya bazıları da, kendi başlarına bir sistem olabilirler. Bu önemli değil aslında...

Önemli olan sistem bütünlüğünü koruduğu sürece, her zaman içinde bulunan birimlerin konum ve değerlerinden kaynaklanan bir denge içinde olmasıdır. (Bunu, hız ve momentum olarak da ele alabiliriz bence...)
Bu alt birimlerin birbirleri ile olan ilişkisi, sistem içi karşılıklı dengeyi (toplamda sıfırı) sağlar.
Alt birimlerden birinin (veya onun alt ünitelerinden birinin) konum veya değer değiştirmesi ile tüm diğer sistem birimleri de buna uygun yapılanmaya yönelirler.

Bunu en güzel Sudoku ile gösterebiliriz.
Çözülmüş bir sudoku, sistemin dengeli bütünlüğünü temsil eder.
9 karenin her biri ise alt sistemleri temsil eder ve her biri kendi içinde de ünitelerinin konumu (en küçük kareler) ve (sayı) değeri ile dengelidir.
Bu iç denge, diğer alt birimlerin iç dengeleri ile belirlenmiştir.

Eğer bu sistem dışarıdan bir etkiye maruz kalırsa (mesela  gözlem) ve alt birimlerden birini değiştirirsek -uyarırsak, bu alt birim içinde yeni bir denge oluşacaktır.
Böylece onun üniteleri de yeniden yapılanmak zorunda kalır.
Bu yeniden yapılanma esnasında ünitelerin alabileceği konum ve değerleri ise olasılıklar dahilinde dalga fonksiyonları ile de tanımlayabiliriz.

Sonuçta bir alt birim dengeye geldiğinde, tüm diğer olasılıklar çökmüş ve içindeki tüm üniteler için de kesin bir konum ve değer belirlenmiş olacaktır.
Bu değişim sırasında, diğer alt birimlerde etkilenecek ve onlarda ünitelerinin konum ve değerlerini değiştirecektir (Bell eşitsizlikleri şeklinde).

Bu görünürde ölçülemeyen ama sistem dengesini kurma açısından etkin olan gerekliliği de "gizli değişkenler" olarak niteliyorum.

Sudoku çözmeye başlarken her boş kare için bir çok olasılık (dalga fonksiyonu) vardır ama sistem çözümü ancak bunlardan biri (diğerleri çökünce) ile mümkündür.

Üstelik eğer çözüm öncesinde bir alt birimi, hatta bunun bir ünitesindeki değeri ve konumu değiştirseniz, sonuçta elde edeceğiniz çözüm bambaşka olacuktur. (Eğer sistem bütünlüğü -çözüm- bozulmamış ise...)

Bu yüzden Bell eşitsizlikleri mantıksal yapısının ontolojik olarak etkili olabileceğini düşünüyorum. Epistomoloji açısından ise şüpheliyim. Bilgimizi elimizdeki somut veriler üzerine kurma ve geliştirme alışkanlığımız güçlü.


https://www.academia.edu/s/f74f42940a#

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Ailemin eseri miyim?

Elbette kişiliğimin ilk şekillendii dönemlerde anne ve babamın tutumları,alışkanlıkları rol model olarak üzerimde çok etkili oldu.
Biz primatlar (yassı tırnaklılar) sosyal varlıklarız. Çoğu alışkanlığımızı, bilgimizi içinde bulunduğumuz topluluktan öğreniriz.

İnsan kişiliğinin temellerinin atıldığı ilk 6 yıl içinde ise en çok ebeveynlerle ilişkide olduğumuz için, kişiliğimizin temelini büyük oranda onlar şekillendirir.
Bu öyle bir düzeydedirki, en derin korkularımıza kadar yansır.
Ebeveynlerden fiziksel olarak aldığımız ve kişiliğimizi etkileyen şey ise biyolojik yapımızdır.
Sinir sisteminin yapılanması, düşünce sistemimizi etkiler. Fiziksel yapımız, ilgi duyduğumuz başarılı oyunları ve ilgisiz olduklarımızı belirler.
Sinüs boşlukları ve gırtlak yapısı, konuşma şeklimizi ve tonumuzu etkiler. Bu ise sosyal ilişkilerde diğerleri ile konumumuzu biçimeldirir.
Hormon yapısı, kalıtsal özelliklerimizi belirleyebilir. Az veya çok salgılanan biz bez, tüm tutumlarımızı etkileyebilir.

Ama kişilik biçimlenmesinde bunlar, öğrenerek benimsediklerimizin yanında ikincil plandadır.

Çocuk bu üçünün karmasında(genetik aktarımlar+ aileden öğrenilenler+ sosyal ilişkilerden öğrenilenler), kendisine bir harman yapar.
Ebeveynler, iyi özelliklerini aktarmak için uğraşırlar ama tüm özellikler çocuğa geçmez. Çünkü o yorumlayıp, kendi yapısına göre en uygun olacak şekilde bunları harmanlar.
Böylece tamamen yeni bir yapı çıkar,
Ergenlik dönemi ise bu harmanlamanın doruk noktasıdır. Ebeveynlerle çatışmanın en çok olması ise bundan...
Eski ile yeni'nin kaynaşmasıdır bu. Tamamen bağımsız bir birey olmak için, farklı ve daha başarılı bir tutum-bakış açısı geliştirmek zorundadır. Tabi deneyim ve bilgi eksikliği ile bolca hata da yapılır.

Bir zamanlar ebeveynlerim ile özellikle güc ve statu simgesi olan babamla çok çatıştım. Ona benzememek için çok uğraştım.
Ama zamanla, olgunlaştıkça, bir çok temeli ondan hazır aldığımı ve onu taklit etmeye çalıştığımı görüyorum. Elbette farklı olarlar da var. Zamanın şartlarının getirdiğig ve yeni koşullara göre geliştirilmiş tutumlar.

Bu nedenle onun da bir eseriyim. Yıllarca sevgisini ve ilgisini sürekli üstümde tutarak, her hatamda, kararım ne olursa olsun destek olarak kendisinden ve ruhundan, bazen de mutluluğundan bir şeyler verdi.
Tabii aynı durum, annem içinde geçerli, onlardan farklı bir birey olsam da, bu farklılığımda onların desteği ve payı büyük...

25 Ağustos 2020 Salı

Toplumsal birlik ve alt kültürlerin durumu hk.


Genetik kökenleri bilemem ve de umursamam da ama zihniyetleri önemli görürüm.
Bu toprağın ve toplumun insanı olmak isteyip, istememek önemli. İstemeyenler genellikle, kendilerini bir şekilde, öncelikli olarak bir gruba dahil ederek tanımlıyorlar zaten.

Önemli olan bu toprağa, insanına ve tarihine sahip çıkmaktır. Bizler, Anadolu halkı, Türk toplumu olarak, bu toprakların en iyi özlerinden oluştuğumuzu düşünüyorum. Din, inanç, köken, hepsi bu oluşmun bir özü. Ama öncelik değiller.

Yoksa gereksiz konularda bolca ciddi ciddi tartışılır. Gereksiz, çünkü var olan durumu daha iyiye, güzele tüm toplum için götürmeyecek. Fayda sağlamayacak.

Diller, evrimleşir. Kelimeler evrimleşir, İsimler evrimleşir. Ortaçağ Avrupasındaki hangi dil, aynen sürüyor? Bırakın, 50 yıl evvelki dil nerede var?
Hele elektronik ileşimle gelen kısaltmalar, dili değiştiriyor. Kavramları da... Yeni kelimeler de zaten yeni kavramları isimlendirme ihtiyacından doğuyor.
Çoğu isim ilk halinden farklı olsa da, aynı kökten türüyor. Bu çok doğaldır.

Cumhuriyet başlangıcı ve 10 yıllık süre bir devrimdir. Anadolu insanının, binlerce yıllak alışkanlıklarından ve bağlılıklarından kurtarmak için bir devrimdir.

Yoksa çok değil, 20-30 yıl sonra tekrar, farklı da olsa monarşik bir sistem başlardı. Çünkü zihinsel alışkanlıklar hala baskındı. O yüzden bu değişim rüzgarı içinde, yer isimlerinin de güncellenmesi normaldir.
Bu Anadolu insanınını tarihinden, kökünden değil, zihinsel ve kültürel bakışıyla geçmişe dönme çabasını bırakıp, yüzünün geleceğe döndürme amacıdır...

Keza, her şey'e rağmen, aradan geçen 100 yıla rağmen bu zihniyettekiler hala toplumsal hayatta baskınlar ve geçmişin sadece olumlu yönlerini dile getirerek, toplumu kısmen dönüştürmektedirler.

Şu var, biz de devlet abartılıyor. Çünkü birey kendini, daha üstün bir güç karşısında kul olmaya şartladırılmış.
Oysa, devletler, toplumların cismanileşmiş tezahürleridir.
Devletsiz toplumlar var olabilir, yaşayabilir.
Ama toplumsuz hiç bir devlet var olamaz.

Bu yüzden devlet, onu oluşturan toplumun özlerinden birinden değil, tüm özlerden oluşur, varlık bulur.

Bunu anlamak için, önce "benim insanım, toplumum" kavramı öne çıkmalı.
Köken, din, vb, kavramların öne çıkması ise sadece bu bütün içindeki çatlakları genişletir. Sonucu ise her durumda toplumsal acizliktir.

-----
Soru- Devlet bunu belli etnik gruplara karşı yapıyprsa bu etik değil. Tek tip bir dil tek bir kültür oluşturmaya çalışırsan renklerini kaybedersin ve o etnik gruplara da baskı asimilasyon vs şeklinde yansır.

Cevap - Bu şekilde algılamıyor ve düşünmüyorum. Asimilasyon bu şekilde olmaz.
Sadece belli bir dili kullananlar için anlam ifade eden isimlerin, tüm toplum için eş anlamlı hale getirilmesi olarak algılıyorum.
Başka türlü, toplum içi eşgüdüm nasıl sağlanacak? Yerleştirilecek? Zaten insanlar, kendilerini şu'yum, bu'yum diye küçük topluluklarla tanımlamaya alışmış.. Hala da bunun peşindeler...

O kadar kısa sürede, ancak net ve devrimsel değişimlerle mümkün bu.

Yüz yıl sonra, insanlar kendilerini neye göre tanımlayacaklar ? Bir düşünün. Şu anki şekilde mi kalacaklar?

-----
Soru- Doğu anadolu bölgesinde halkın kendi dilinde isimlendirdiği köy kasaba dağ tepe isimlerini değiştirmek asimilasyon çabası değil mi ve bu seninle kader birliği yapmış bir halka yapılıyor.

Cevap- "kader birliği yapmış bir halka yapılıyor" diye bir şey yok. Halkların kardeşliği palavrasındaki gibi, birbirinden farklı halklar yok.
Aynı halkız. Aynı toplumuz. Hepimiz birden aynı toplumu oluşturuyoruz. İki farklı ve birbirinden bağımsız parçanın bir araya gelmesi diye bir şey yok. (Ama olması için çok uğraşan var.)
Durumumuz, kardeşlerin ayrılığından daha ötesi olamaz.
-------

Soru- O halde neden belirli yerlerde bu politika uygulandı?

Cevap- Tam konuyla alakalı olmasa da, dil örneği üzerinden gideyim.
Günümüz Türkçesinde kullandığımız bir çok yabancı kökenli kelime var. Batı Avrupa kökenli olanların yanında, Farsça ve Arapça olanlar da var. Aynı şekilde, günlük kullanımda farkında olmadan kullandığımız yerli kelimelerimizde var. Günümüz Türçesinde, mesela Kürtçe veya Lazca kelimelerde yok mu kullanılan. Telafuzu değişmiş olsa da?

Bir ara Türk Dil Kurumu, dilde sadeleşme diye "tavuksal fırtlangaç" gibi abuk sabuk kelimeleri de sokmaya çalıştı. ama olmadı...

Bir kelimenin, toplumsal hayata yerleşmesi, kökeniyle veya hangi dilden geldiğiyle alakalı değildir çünkü.
İfade ettiği kavramı tanımlamasıyla hayat bulur ve yerleşir.

Türkçe'nin bilim dili geliştirmede yetersiz kalması ile bu alanda kavramları ifadea eden yabancı kelimeler, sanat ve edebiyatda, huhukta, diplomasi de, her alanda o kavramı zenginliği ve doğru tanımı ile ifade eden kelimeler baskın olur.

Kimse kelimeleri, ırkından veya dininden dolayı seçmez. Kullanım kolaylığı ve herkese aynı kavramı anlatmasıyla seçer...

Sözgelimi, bilimsel keşif ve gelişmelerde Kürtçe kökenli kelimeler baskın olsa veya şehirleşmede veya tarımda veya sanatda, herkes bu kelimeleri kullanır. Çünkü o kelime, kavramı herkes için aynı şekilde doğru ve tam ifade ediyordur.
Yerleşir.

Siz belli bölgeler de sadece o bölge halkının anlayacağı kavramlar yerine, tüm topluma yeni bir tanımla ortaya koyarsanız. Toplumsal Zihniyet de tümleşir.

O günün iç ve dış dinamikleri altında, siyasi ve ekonomik açılardan da olayı ele almak ve ona göre sorgulamak daha doğru olur.

Günümüz şartlarında, siz hümanizma, eşitlik, insan hakları gibi kavramlar altında yetiştiniz. Size bunlar, ideal olarak benimsetildi. Bu bakış altında sorguladığınız zaman varacağınız yargı ile
100 yıl evvel, padişahın kutsallığına, aşiret liderine tam itaate ve şıhların, şeyhlerin kutsal gücü ile cenneti garantilediğini düşünen bir zihnin yargısı ve yaklaşımı farklı olurdu.

Hatta toplumsal sorunları çözüm önerileriniz bile farklı olurdu..

Siz tarihçisiniz, bilirsiniz ki, olaylar ve yaşananlar o dönemin ve o döneme kadar olan olguların birikiminin sonucudur.
Verilen kararlar ve uygulamalar da o günün koşul ve ihtiyaçlarına göredir.
O döneme göre, o şartlar altında hata yapıldıya, o koşullar altında ve ele alınmalı ve yargılanmalı. O döneme göre, alternatifleri ele alınmalı, yapılacak doğru buydu denmeli.
Günümüzün doğruları ışığı altında, tarih incelenemez.

(Yavuz'un İran seferinde tanıdığı ayrımcılığın ürünleri bugünkü sorgular hep.)