Hepimiz, iyi ve düzgün bir hayat
sürüp, yaşam kalitemizi iyileştirmek için uğraşıyoruz. Bire
bir baktığımızda ise, herkes haklı, herkes iyi, herkes en
doğrusunu yapmaya çalıştığını söylüyor.
Çok az kişi yaptıklarının haksız,
yanlış veya gerçekçi olmadığını söylüyor. Çocuklarımıza,
imkanlarımıza göre en iyi eğitimi vermek için uğraşıyoruz.
Toplum içinde faydalı ve iyi birer bireyler olmaları için
doğruları aşılıyoruz.
Bu kadar çok doğrunun bir araya
gelmesinden, ortaya doğru bir şeylerin çıkmasını umuyoruz ama
... Baktığımızda durum tam tersi.
Diğerlerinin yanlışları yüzünden,
işler bir türlü istendiği gibi gitmiyor. Tutumlar ve
alışkanlıklar gençlere ideal şekilde yerleşmiyor.(???)
Yani biz doğruyuz, diğer herkes
kısmen doğru veya yanlış.
Peki sorun nerede, gerçekten?
Toplumbilimciler, sosyologlar, aklı
selim aydınlar, eğitimciler, din adamları, siyasiler, medyatikler,
haberciler, yorumcular, vs., vs. herkes bir şeyleri çözümlüyor
ama sorun devam ediyor.
Bence konunun temelinde, toplumsal
görgümüzün değişmesi var. Eskiden normal gelmeyen şeyleri
yadsımaya ve kabullenmeye başladık.
Bu nasıl oldu?
Elbette her toplum zamanının
şartlarına adapte olurken, bazı eski değerlerini de değiştirir.
Biz bunu yaparken, daha iyisi ile değil daha kötüsü ile
değiştirdik.
Etki ve görgü alanı olarak, o
dönemin iletişim araçları ile toplum gündemine oturan çeşitli
konulara bakarsak, "Anayasa'nın bir kere delinmesi ile bir şey
olmaz!" ile toplumdaki zihinler değişmeye başladı.
Çünkü yasalar, yasa koyucuların
bile uymak zorunda olduğu ve onların dahi sınırlayıp kontrol
eden adalet kurumları idi. (Yasalar, toplumsal dinamiğin ve iş
bölümünün temelini uyguladığı adalet oranında destekler.)
Evet, küçük bir adımdı. O an ki
şartlarda zararsızdı. Ufak tefek sevimli bir adamın, kökleşmiş
kurumsal yapıya meydan okuma cesareti idi. Köhneleşmiş sistem de
değişim adımlarını müjdeliyordu. Ve etkiledi.
Etki, bir bebeğin büyürken,
sınırlarını adım adım bir geri iki ileri ile genişletmesi,
gibi genişledi.
Toplumsal yargı ve görgülere meydan
okuyup, köşeyi dönenlere, fırsatları değerlendirenlere göz
yummaya başladık. Hatta kimilerini sıvazladık. Tamam, yaptıkları
yanlış idi ama mevcut durumu değiştirerek, herkese bir değişim
fırsatı sunuyordu. Kimse bunu kaçırmak istemedi. Önüne bir
fırsat geldiğinde, değerlendirmediğinde eleştirilir oldu.
Zamanla da bu tür haberleri
kanıksadık, olayları canımız yanmadığı sürece görmezden
gelmeye başladık. Uç nokta da "Çalıyorlar ama
çalışıyorlar!" ile durumu mazur görenler çoğunluğu
oluşturmaya başladı. Böylece toplum çoğunluğunun değer
yargıları da buna göre şekillendi.
Büyükler bunu yapınca, daha
küçükler, yani sıradan halk da değişime adapte oldu.
En başta çalışma hayatımız ve
üretim ahlakımız deforme oldu. Zaman, nakittir sözü unutuldu.
Boşa zaman harcayan toplantılar, planlamalar arttı. Seçim
vaatleri gibi pempe tablolar sunan projelerle hem yöneticiler
kendilerini, hem de dinleyicilerini inandırmaya başladılar.
Sınırlı kaynaklar, şatafatlı ama toplumsal çıktı faydası
düşük alanlara kaydı.
Iş hayatı, uzun vdeli planlamayı ve
bu plana uymayı unuttu. Çünku şartlar o kadar hızlı değişiyordu
ki, ancak kısa vadeli bakış açıları ile bir şeyler
yapılabiliniyordu.
Vergi vermemek, az vergi vermek,
başkasının parası ile iş yapmak ve borcunu geciktirmek yerleşti.
Üretim de ise hatalı, eksik veya düşük kalite girdi ile üretim
yapmak "ticaret hayatının gerçeği" olarak görümeye
başlandı.
Bugün mobilya alıyorsunuz, boyası
cilası, kaplaması, vidası hep bir yerlerinde maliyet azaltma için
eksik ya da dana ucuz malzeme kullanıldığını görüyorsunuz.
Bırakın marketteki seri üretim
ürününü, köylüden aldığınız karadut şurubunda, pekmezinde,
balında, mışır nişastası şurubunu buluyorsunuz. Buna karşılık
fiyat, sanki doğru malzeme varmış gibi oluyor.
Ustaya gidiyorsunuz, en iyi o'dur ama
yaptığı taş duvarda, su tesisatında, elektrik aksamında hep bir
eksiklik veya yanlış yüzünden günlerinizi düzeltmeye
harcıyorsunuz. Otonuzu götürüyorsunuz, size piyasa değeri 50
olanı, (bilginize göre) 150'den sokmaya çalışıyor.
Hatta
işi daha önce yaptığını unutursa, bir sonraki görüşünde
kendi işine b.k atıp, daha iyisini yapacağını söylüyor. Çünkü
ideali biliyor ama yaptığının o idealde olmadığını da
görüyor.
Kamu çalışanı için, iş yerinde 1
dakika fazla kalmak verimlilik ve zaman kaybı oldu. Saatlerinizi
ayarlayabilirsiniz kişilere göre artık.
Alt yapı işleri yapılır; su,
elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, yol, kaldırım vs., ama
yapılan işler daha miadının (toplam kullanım ömrü) ilk
çeyreğinde aynı bölgede yapılan başka bir iş ile bozulur ve o
bölgenin tükettiği toplam alt yapı yatırımlarını 3-4 kat
artırır. Tabi ihale alan firmalar için önemli değildir. Kamu
parası devlet tarafından karşılığı olmadan basılıyordur,
kaynağı halktan toplanan vergiler değildir sanki... Yanında
çalıştırdığı ustanın ise düşük maliyetli olması
önemlidir. İşsiz çok nasıl olsa, düşük bilgide olması ve
üretim-kalite sorunlarına yol açması önemli değildir aynı
düzeyde.
Esnaf, şikayet eder, müşteri
yetersizliğinden ama müşteri gelince ona bir kaç liralık ufak
bir kusur kitlemekde mahsur görmez. Zaten para tanıdıktan,
dosttan kazanılmaz mı?
Serbest piyasa ekonomisidir ya...
Fiyatları gisli el belirliyordur. Kalite ve standartları da... Bu
gizli el, satıcısının eli ise, ticaret adını alıyor.
Kimileri dini sömürdü, kimileri
devletin temelini oluşturan ilke ve izmleri..
Çoğunluk "-kendi işini bilir"
hale gelince, millet birbirini hoş görmeye başladı. Çünkü
herkesin bir kusuru vardı ve eşitlenmişlerdi. Bu durum kanıksanmış
şekilde topluma yerleşti. Zaten medya da o kadar hızlandı ki,
bilgi-haber o kadar çabuk eskimeye başladı ki, biri daha
anlaşılmadan bir sonraki darbe vura vura, insanları daha da
duyarsızlaştırdı.
Özetle toplumumuz, komşu kovandan bal
çalan arıların hikayesine döndü.
Gerçek üretim çok
azaldı. Ortada bir kaç kovan bal var ve tüm kovanlara yetmiyor.
Mevcut balda kovandan, kovana hırsız arılarca taşınıyor.

Arılar, çalışmayı çiçek çiçek gezmeyi unuttu,
birbirinin gözünü oyup, balını almaya harcıyor tüm enerjisini
ve zekasını...
Çiçeklerden bal toplayanlar bile
sayıca az kaldıkları ve topladıklarını diğer zorbalara
kaptırdıkları için (örn: köylüler gibi) onlarda, bu ortamda
sağ kalmak için zorbalaşma dışında bir alternatif göremiyorlar.

Ha... Bu durumu, dürüst ve adil
vatandaşlar olarak eleştiriyoruz, yadırgıyoruz. Ama genellikle
başımıza bir zarar geldiği zamanlarda...Yoksa kimse, kimsenin
işine karışmak istemiyor, kimse kendi işine karışılmasından
da hoşlanmıyor. Ona ne?
Karıştı mı, mahalle baskısı
oluyor. Ancak artık görmezlikten gelinemeyecek kadar çok büyük
olaylarda mahalle baskıları kaldı.
Listeyi uzatmak mümkün. Herkesin
ekleyeceği bir şey çıkar nasıl olsa...
Çözüm ne?
Bu işin toplumsal bir çözümü yok
gibi gözüküyor. Ancak bireysel düzeyde bazı değişikliklerle
hafifletilebilinir.
O da bence bir şey ile mümkün; "her
şey'e rağmen kaliteli standartlarda iş çıkartmak". Yani,
bal toplayarak örnek olarak. Belki insaflı bir kaç kişi örnek
alırda, uyar, zamanla bu kişiler çoğunluk olur.
Yoksa, kar'ını riskte gören arıcı,
tüm kovanları yakacak.