Şu
aralar bilime ve evrime inanan biri olarak şunu demek istiyorum. Çok boş
yaşamıyor muyuz? Ölümden sonra hayat yoksa,toprağa karışıp sonsuza kadar
yok oluyorsak, Veya dünyaya kattığımız iyi şeyler elinde sonunda
yeterliğini yitiriyorsa yaşamanın ne anlamı var ki ?
Mami Burğaç 01 Kasım 2015
Evrim insanın yaratılışının bir parçasıdır. Bize çok uzun süre gibi
gelen bu zaman, sahibine göre bir an'dır. Sebepleriyle anlaşılsın ve
ibret alınsın diye gösterdiği bu aşamalara inanılmaz. Ya bilinir ya da
anlaşılmaz ve bilinemez. İnanmak, bilmek değildir. Anlaşılmayan şeyleri,
sorgulamadan olduğu gibi kabul etmektir. (Ne yazık ki birçok açıkgöz
de, inancın bu saflığını ve kabullenişini kendi doğruları ve/veya
çıkarları yönünde kullandığı için, inanç konusu gereksiz bir tartışma
içinde, bilimle çatıştırılmıştır)…
Bilim, temelini inançtan alır. İnancı
doğrulamak ve kabul etmek için, kullanılabilinecek en tarafsız ve saf
yolu arar. Yani matematik mantığı ile sorgular. Cevapları da aynı mantık
süzgecinden geçirir. Ki bunlar çok sert ve şüpheci kıstaslardır. Bu
sayede bulunan sonuçlarla doğruya ulaşılır. Bir sonraki sorgulamanın
temel taşlarından biri olarak, bu doğru kullanılır. Böylece başka bir
doğruya (bilgiye) ulaşılır. Bilimin bu yanı; yani şüphecilik, bağımsızca
tekrarlanabilirlik, her seferinde aynı sonuca ulaşılabilirlik ve
sürekli sorgulanabilirlik, insan düşüncesini, dolayısıyla insanı
özgürleştirir. Bu da az evvel kast ettiğim inancı sömürenlerce hoş
karşılanmaz. Çarpıtma, farklı yorumlama, doğru bir veriyi, (artık
doğruluğu kesin olduğu için sorgulanamadığından) farklı bir şeyin
doğrusu gibiymiş göstererek yıpratma ile kafaları karıştırmaya
yönelirler. (Mesela "evrim ve göz" konusunun suiistimali gibi).
Yaşamımızın boş olmasına gelince, ölüm sadece bir aşamadır:
Bedeninizdeki tüm parçacıklar 13.7milyar yıl önceden, tüm atomlarda
yaklaşık 6 milyar yıl evvelden (güneşimizden önceki patlayan yerindeki
güneşten) kaldı. Bedeninizdeki tüm moleküller 600 milyon yıldır,
binlerce canlıda yer aldı. Siz, madde için sadece bir aşamasınız. Sizden
sonra gene bir yerlere dağılacak.
Sizden geriye sadece
soyut kavramlar kalacak. Yaptıklarınız, anılarınız, insanlarda
bıraktıklarınızın izi kalacak. Bunların adı anılmasa bile, etkileri
kalacak. Örneğin, MÖ 1.yy'da Romalı imparator August'un mısır'ı kendi
toprağı ilan edip, tüm vergilerini şahsi malı sayması gibi. Bu sistemle,
(en son Rusya'da 1840'larda kalktı) bütün ortaçağa ve dünya ( o zaman
için bilinen) ya serflik sistemi üretim yapısına damgasını vurdu.
Derebeylik sisteminin bu yapısı hala günümüzde çeşitli şekillerde, biçim
değiştirmiş olsa da yaşamımıza etki ediyor. Ya da 5 bin yıl evvel
annesine şiir yazan Sümerli çocuğun şiiri, ya da günümüze gelen
efsaneler, şarkılar, destanlar, vs... Sonuçta eğer arkanızda sonrakiler
için bir şey bırakmıyorsanız, gerçekten boş yaşamışsınız demektir. Bu da
dinlerde anlatılan, nefsin galibiyeti demektir. Çünkü bu şekilde ancak
idrak kabiliyeti pek olmayan canlılar hareket ediyor.
Yine
de eğer ölüm sonrasını bir son olarak görüyorsanız, şunu düşünün,
yaşamınız boyunca çıkardığınız tüm sesler uzayda titreşim olarak,
nesnelerde bir kuvvet izi olarak sonsuza kadar kalacak. Zihninizden
geçen tüm düşüncelerin ve rüyaların elektromanyetik dalgaları sonsuza
kadar uzayda yol almaya devam edecek. Siz öldükten sonra bile bu elektro
manyetik dalgaların bir kısmı, yollarına devam edip, bir şeylere
(çarptıkları gök cisimleri) katılacak ya da etkileyecek. Ya bir üst
boyut açısından bunların hepsi aynı merkezde toplu kalıyorsa?
Bana göre insanlar, ezelden beri gelen varlıklarında
sadece şu an, o da hayat dediğimiz bu süre zarfında, kendi iradeleri ile
bir şeyleri biçimlendirme, şekillendirme gücüne sahip oluyorlar.
“Hayat” (bu izin) insanlara bunun için verilmiş. (Büyük ihtimalle diğer
canlılara da bundan bir miktar bahşedilmiş ama en yoğun ve güçlü olanı,
insanlarda...)
Bu nedenle "hayat" değerlidir. Ve arkanızdan bir şeyler
bırakabiliyorsanız harikadır. ( Not, bence bir insanın geriye
bırakabileceği en değerli eser de, evladıdır. Çünkü onu her şeye karşın,
sevgiyle, itinayla biçimlendirmeye ve kendinden bir şeylere vermeye
çalışır. Oda bunu çocuklarına aktarırsa... Bu zincir dağılarak (dalgalar
gibi) yüzlerce yıl sonralara bile etki eder.) Yaşamınıza anlam katmak
istiyorsanız; öğrenin, dinleyin ve tüm canlılara sevgi gözü (kalp gözü)
ile bakın. Adil ve dürüst olun. Mutluluğu sahip olmadıklarınıza bakarak
değil, sahip olduklarınızı kavrayarak hissedin. Her canlıya saygı
gösterin. Kesinlikle yaşamının anlamını ve değerini kavrayacaksınız.
Sevgi ve Saygılar (Felsefi bir soruya kendimce felsefi bir cevap oldu) Burtay Mutlu 03 Kasım 2015
5 Mart 2016 Cumartesi
Tarihin başından beri herşeyi kontrol eden, yönlendiren bir tarikat olabilir mi?
Sizce
eğitim sistemi neden tüm dünyada bu kadar kötü,sizce insanlara gerekli-gereksiz
bilgiler yükleyerek,test makinası yaparak ve stres yaparak zeka ve hayalgücünü bitirip
köleleştirilmesi kolay akılsızlar,bilime zor iş diye bakan magandalar mı
oluşturuyorlar bu saçma sapan sistem,diziler,para kazanma
hırsı,adaletsizlik...birkaç insan tarafından uydurulmuş olsada gereksiz yere
paraya ve diğer kurallara tapıyoruz ve sınav-para hırsından bunu farkedemiyoruz
madem sınav için geldik bu sınavı niye kendimiz zorlaştırıyoruz ki.Sakin sakin
çalışıp sakin sakin öğrenip mutlu gelsek mutlu gitsek nasıl olur değil mi?Ama
olmaz çünkü herşeyin arkasında bir grup olduğuna inanıyorum ve o grup bunu
istemez bence...(Grup=Tarihin başından beri olan bir tarikat olabilir)
Düşüncelerinizi bekliyorum...
kaan
nuri asar 28 Eylül 2015
Peki
sizce nasil yurumeli bunca nufusa sahip dunya da egitim, ki her kulturun kendi
icinde farklilasacagini dusunursek bu soruyu daraltip en azindan sadece
ulkemizde egitim sistemi nasil olmali, bence birazda sorun problemi yeteri
kadar bilip cozum uretmede o kadar etkili olmayisimiz, yapilan her kusru da
banane onlar engelledi onlar istemiyor diye uzerimizden atamayiz bence,toplum
bir yerde kararli olup istedi mi gercekten onun onunde hicbir gucun
duramayacagi kanaatindeyim.
H.D
29 Eylül 2015
Her
olumsuz durumun arkasından, birbirine bağlantılarla bir çok grup ya da topluluk
bağlantılı çıkartılabilir. Bunların çoğunu, oradan buradan şehir efsanelerinden
ya da direk efsanelerden duyuyoruz. Geçmişte gerçekleşmiş bir çok olay arasında
bağlantı kurmak mümkündür. Çok da kolaydır. Sadece yeni bir bilgi ve farklı
bakış açısı gerekir. İnsan sayısı kadar bakış açısı olduğundan, doğru ya da
yanlış, bolca; "kendi içinde tutarlı ve mantıklı" bir çok senaryo üretilebilir.
Hatta bazıları bunlara inanıp, bunlara dahil olduğunu düşünebilir de....
Bu durumun altında yatan temel neden de, çoğu insanın asla kavrayamadığı bir durumdur. Tüm düşünceler, görüşler, ideolojiler, idealler, izmler, felsefeler "CANLI"dır..... Böyle soyut bir durumdan Canlılık nasıl üretiliyor derseniz.... (Hepsine birden, " topluluk amacı" diyelim.)
Her topluluk amacı (ta) önce bir ya da bir kaç kişinin düşüncesinden doğar. Cılızdır. Zamanla İlk kişiden etrafa yayılarak güçlenir. O ta'yı ya da türevlerini benimseyenler artıkça ta'da güçlenir. Çoğunluğunun ömrü insan ömründen uzun olsa da kısadır. Çünkü her düşünce kendi zamanının şartlarından ve ihtiyaçlarından doğup gelişmiştir. Ancak zamanla koşullar ve dolayısıyla ihtiyaçlar değiştikçe, ta'lar yetersiz kalır.
Son çırpınışlarında daha da koyu bir taassuba düşseler de, yok olurlar. Çünkü yerlerine yenileri gelir. Ancak çok nadir bazı ta'lar yaşamaya devam eder. Bunun anahtarı ise, çağının koşullarına göre değişim geçirebilme yeteneği ile alakalıdır. Eğer bir ta, çok sert olmayan kurallar üzerine ve esneklik payları ile oluşmuş ise varlığını uzun süre devam ettirir. Örneğin, Sol partiler ya da sağ partiler 50 yıl öncesinden çok daha fazla çeşitliliktedir. Ya da dinler... Tek ve basit anlaşılır olmasına rağmen, zamanla her din kendi içinde alt birimler (mezhepler>tarikatlar, vs ) üretmiştir. Bu ta'ların esneklik ve zamana uyum çabalarının bir sonucudur.
Bu durumun altında yatan temel neden de, çoğu insanın asla kavrayamadığı bir durumdur. Tüm düşünceler, görüşler, ideolojiler, idealler, izmler, felsefeler "CANLI"dır..... Böyle soyut bir durumdan Canlılık nasıl üretiliyor derseniz.... (Hepsine birden, " topluluk amacı" diyelim.)
Her topluluk amacı (ta) önce bir ya da bir kaç kişinin düşüncesinden doğar. Cılızdır. Zamanla İlk kişiden etrafa yayılarak güçlenir. O ta'yı ya da türevlerini benimseyenler artıkça ta'da güçlenir. Çoğunluğunun ömrü insan ömründen uzun olsa da kısadır. Çünkü her düşünce kendi zamanının şartlarından ve ihtiyaçlarından doğup gelişmiştir. Ancak zamanla koşullar ve dolayısıyla ihtiyaçlar değiştikçe, ta'lar yetersiz kalır.
Son çırpınışlarında daha da koyu bir taassuba düşseler de, yok olurlar. Çünkü yerlerine yenileri gelir. Ancak çok nadir bazı ta'lar yaşamaya devam eder. Bunun anahtarı ise, çağının koşullarına göre değişim geçirebilme yeteneği ile alakalıdır. Eğer bir ta, çok sert olmayan kurallar üzerine ve esneklik payları ile oluşmuş ise varlığını uzun süre devam ettirir. Örneğin, Sol partiler ya da sağ partiler 50 yıl öncesinden çok daha fazla çeşitliliktedir. Ya da dinler... Tek ve basit anlaşılır olmasına rağmen, zamanla her din kendi içinde alt birimler (mezhepler>tarikatlar, vs ) üretmiştir. Bu ta'ların esneklik ve zamana uyum çabalarının bir sonucudur.
Bu
nedenle çok sert ve kesin kurallar ile çerçeveleri belirlenmiş her ta zamanla
köhner... Bu kadar çeşitlilik içinde de çeşitli efsaneleri kanıtları ile ileri
sürmek her zaman mümkündür.
İkinci durum ise; kanıtların mantığı ile oluşturulan kurgulardır. Her kurgu kendi içinde kanıtları çok mantıklı bir şekilde birbirine bağlayıp, kendi gerçekliğini oluşturabilir. Bu mantık içinde şekillenmiş beyinler de , olguları ve durumları bu mantık süzgeci ile ele alabilir.
Oysa, matematiğin sonsuz sınırsız mantık yeteneği burada işlev görmektedir. Örneğin, eğer "2+2= 5 doğru"şeklinde bir önerme ile bir problemi ele alırsak ve buna göre formüller kullanırsak, kendi içinde gene tutarlı ve mantıklı bir çok ilişki (formül, fonksiyon, vs) tanımlayabiliriz. Ve bunların hepsi 2+2=5 çerçevesinde mantıklıdır. Sözün özü bir düşüncenin yanlış olması için temelde tek bir hatalı bilgi yeterlidir.
İlk temel mantık -bilgi hatalı ise kalanı ne olursa olsun, fark etmez. Bu işlemlerin güzel yanı mantık sistemini, farklı olasılıklar için çalıştırdığından, hayal gücünü de genişletmesi ve belki de daha önce fark edilmeyen bir ayrıntının fark edilmesini sağlamasıdır.
Üçüncü duruma gelirsek, insan topluluklarının ilk amacı: varlıklarını sürdürebilmektir. Bunun için ellerindeki tüm kaynakları ve imkanları kullanırlar. Sanayi çağı, özellikle toplu üretim teknolojisi ile toplumların yapısını ve ihtiyaçlarını değiştirmiştir. Öncelikle en azından temel talimatları okuyup anlayacak ve uygulayacak düzeyde bol işçiye ve teknisyene ihtiyaç olmuştur. Bu amaçla toplumun en azından temel eğitimden geçirilmesine başlanmıştır. Özellikle 1870'ler de (Von Bismarck dönemi) Almanya'sında (Prusya önderliğinde) ve aynı dönemde İtalya'nın ulusal birliğinin tamamlanması ile bu süreç halen günümüzde de etkin olan temel eğitim sistemini oluşturmuştur. (İngiltere ve Fransa daha önce harekete geçiyor. Fransa Napolyon yüzünden gecikiyor. Rusya 1840'larda serflik sistemini (Avrupa içinde en son bitiren) sona erdirip, sanayileşmeye başlıyor (Ancak 1880'lerde ABD Perry yüzünden dışa açılmak zorunda kalan ve hızla sanayileşen Japonya'ya 1905'de deniz savaşında yenilince, sürecin tamamlanmadığı açığa çıkıyor) . Ve hızlı bir sömürge edinme, sömürme çağı başlıyor.
Bu dönemde bu sanayileşen ülkelerin felsefecileri, yapılan insanlık dışı devlet politikalarını kabul edilebilir hale getirmek için Darwin'in Evrim görüşünü alıp, pullayıp, değiştirip, "-bilim bunu söylüyor!" diye de Batı toplumlarına yutturuyorlar ve eğitime sistemlerine alıp, beyinleri yıkıyorlar. Bu kadar çok üretim olunca, kaynaklarda sömürgelerden en ekonomik şekilde gelince geriye tek bir şey kalıyor? Bu üretilenler ne olacak?
İkinci durum ise; kanıtların mantığı ile oluşturulan kurgulardır. Her kurgu kendi içinde kanıtları çok mantıklı bir şekilde birbirine bağlayıp, kendi gerçekliğini oluşturabilir. Bu mantık içinde şekillenmiş beyinler de , olguları ve durumları bu mantık süzgeci ile ele alabilir.
Oysa, matematiğin sonsuz sınırsız mantık yeteneği burada işlev görmektedir. Örneğin, eğer "2+2= 5 doğru"şeklinde bir önerme ile bir problemi ele alırsak ve buna göre formüller kullanırsak, kendi içinde gene tutarlı ve mantıklı bir çok ilişki (formül, fonksiyon, vs) tanımlayabiliriz. Ve bunların hepsi 2+2=5 çerçevesinde mantıklıdır. Sözün özü bir düşüncenin yanlış olması için temelde tek bir hatalı bilgi yeterlidir.
İlk temel mantık -bilgi hatalı ise kalanı ne olursa olsun, fark etmez. Bu işlemlerin güzel yanı mantık sistemini, farklı olasılıklar için çalıştırdığından, hayal gücünü de genişletmesi ve belki de daha önce fark edilmeyen bir ayrıntının fark edilmesini sağlamasıdır.
Üçüncü duruma gelirsek, insan topluluklarının ilk amacı: varlıklarını sürdürebilmektir. Bunun için ellerindeki tüm kaynakları ve imkanları kullanırlar. Sanayi çağı, özellikle toplu üretim teknolojisi ile toplumların yapısını ve ihtiyaçlarını değiştirmiştir. Öncelikle en azından temel talimatları okuyup anlayacak ve uygulayacak düzeyde bol işçiye ve teknisyene ihtiyaç olmuştur. Bu amaçla toplumun en azından temel eğitimden geçirilmesine başlanmıştır. Özellikle 1870'ler de (Von Bismarck dönemi) Almanya'sında (Prusya önderliğinde) ve aynı dönemde İtalya'nın ulusal birliğinin tamamlanması ile bu süreç halen günümüzde de etkin olan temel eğitim sistemini oluşturmuştur. (İngiltere ve Fransa daha önce harekete geçiyor. Fransa Napolyon yüzünden gecikiyor. Rusya 1840'larda serflik sistemini (Avrupa içinde en son bitiren) sona erdirip, sanayileşmeye başlıyor (Ancak 1880'lerde ABD Perry yüzünden dışa açılmak zorunda kalan ve hızla sanayileşen Japonya'ya 1905'de deniz savaşında yenilince, sürecin tamamlanmadığı açığa çıkıyor) . Ve hızlı bir sömürge edinme, sömürme çağı başlıyor.
Bu dönemde bu sanayileşen ülkelerin felsefecileri, yapılan insanlık dışı devlet politikalarını kabul edilebilir hale getirmek için Darwin'in Evrim görüşünü alıp, pullayıp, değiştirip, "-bilim bunu söylüyor!" diye de Batı toplumlarına yutturuyorlar ve eğitime sistemlerine alıp, beyinleri yıkıyorlar. Bu kadar çok üretim olunca, kaynaklarda sömürgelerden en ekonomik şekilde gelince geriye tek bir şey kalıyor? Bu üretilenler ne olacak?
İşte
o zaman moda kavramı gerçek anlamda başlıyor. Ömrü boyunca en fazla 10-15
gömlek tüketen bir Fransız Asilzadesi, değişen moda ile bunu ayda 10-15'e
çıkartıyor. Fabrikalarda çalışanlara pompalanan daha iyi yaşam umutları,
tüketim düzeyi ve satın alma gücü ile ölçülüyor. Böylece sanayileşen
toplumlarsa sosyal ve ekonomik refah düzeyi artıyor. Bunun temelinde de
şirketlerin büyümeye dayalı (daha çok üret, daha çok sat, daha çok kâr elde et)
laissez faire,(bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler) mantığı ile liberal
görüşlü "tüketim ekonomisi" geliyor.
Konunun kabataslağı bu...
Sorunuzun cevabı ise; hayır bir tarikat filan değil, insanoğlunun varolma kavga ve endişesiyle destekleniş tüketim ekonomisi var. Ve bu ekonomik insanlığın ihtiyaçlarına artık cevap veremiyor. Çünkü bu da bir "ta" ve yaşamak istiyor. Bunun içinde elindeki her kozu sonuna kadar kullanacak.
Konunun kabataslağı bu...
Sorunuzun cevabı ise; hayır bir tarikat filan değil, insanoğlunun varolma kavga ve endişesiyle destekleniş tüketim ekonomisi var. Ve bu ekonomik insanlığın ihtiyaçlarına artık cevap veremiyor. Çünkü bu da bir "ta" ve yaşamak istiyor. Bunun içinde elindeki her kozu sonuna kadar kullanacak.
Burtay
Mutlu 29 Eylül 2015
Etiketler:
Dünya,
Sistem,
Tarih,
Tarikit,
Yönlendirme
Gelecek 100 yılda sizce ne gibi gelişmeler olacak ?
Gelecek 100 yılda sizce ne gibi gelişmeler olacak ?
mimiuzay 28 Eylül 2015
İnternet erişimi doğrudan insan beynine yerleştirilmiş bir alıcı-verici ile olacak. Bu bilgiyi depolama, hafıza konusunda devrim olurken, algılarda da sorunlara yol açacak. Bir kişinin bina güvenliğindeki 100 kamerayı aynı anda kontrol etmesini düşünün. Ya da aynı anda 10 kişi ile sohbet etmesini. Ya da bir konuda bilgi ararken, doğru ile yanlış bilgileri ayırmasını...
Anlayacağınız, insan beyni için ciddi bir sınav var. Belki otomatik çeviri programları sayesinde, tercüme derdi kalmayacak. Düşüncelerin ortak dijital dile dönmesi ile konuşulacak. Diğer yandan tek bir güçlü güneş fırtınası ile tüm elektronik sistemler çökerse, insanlık yok olma merhalesine gelir sanırım. Nüfus 9 milyar üsttü olacak ama dünyanın doğal kaynakları 2 milyarı ancak karşılayacak. Kalanı ne olacak alternatifiler çok.
Gezegenlerin dünyalılaştırılması için en uygun gezegen Mars. Buraya yerleşenlerin zamanla kendi bağımsızlıklarını ilan etmeleri ve dünyadan göç istememeleri ihtimali yüksek. Bu nedenle astroidler, dev Gaz gezegen uyduları da iskâna açılabilir. Özellikle maden ve hidrokarbon rezervleri için. Süreci etkileyecek ana etmen, nüfus artışı ve doğal kaynakların tükenme düzeyi.
Çalışma yaşamı değişecek. Sanayi devriminin, günlük 8 saatlik düzenli çalışmanın yerini, part-time hatta proje bazlı, kısa süreli çalışma sözleşmeleri genel geçer olacak. Bunun anlamı sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinin çökmesi ve bu hizmetlerin kamu'dan özel şirketlere geçmesi demektir. Yani kişilerin geleceğe yönelik yatırımları için gerekli sistemi kendileri oluşturacaklar. Zamanında bir kenara para yatırmayanın vay haline. Günümüz ABD sağlık sisteminin 10 kat veya daha fazla kötüsü... :-(
Çalışma yaşamı değiştiği için, şirketlerin derebeylik sistemi gibi kendi temel tüketici ve çalışan kadrosu üzerine kurulu bir yapıya geçme ihtimalleri yüksek. Çünkü milli devlet kavramının temelinde, belli bir bölge ve toplumda yaşayan bireyin korunması vardır. Küreselleşen dünya da bu kavramın içi çok boşalacaktır. Milli devletler ve hukuki kurumları ancak, bu şirketler arası anlaşmazlıkları çözmek üzere hakem bir karar mercii düzeyine çekilebilir. Bunun diğer anlamı ise; bireyin haklarının güvencesi toplum tabanından, mali kaynaklar ve gruplar tarafına kayacak demektir. Ancak bunlar 100 yıl sonrası için...
Oysa önümüzdeki 30-50 yıl içinde çok daha değişik ve sert dönüşümler var. İlk önce nüfus artışının kontrol edilmesi geliyor. Savaş ve hastalık dahil her yol denenebilir. Çünkü ülkelerin temel ekonomik yapıları, büyümeye dayalı. Yani çok tüketime... Bu da elindeki ile yetinmeyen ve hep daha iyisini arama ve tercih etme kültürünün yerleş(tiril)mesinin bir sonucu. Bu seferde kişi başına düşen kaynak sayısı azalıyor ve bireysel tatmin verimliliği ciddi olarak düşüyor. Mutsuz, karamsar kişilerin birbirini ötekileştirmesi ve saldırgan politikalara destek verme ihtimali yüksek olacak. Bu eğilimler, kendi yapılarını korumak isteyen toplumlarca da el altından desteklenecektir. Çünkü büyümeye dayalı ekonomik yapının devam etmesi için bir yerlerde boşluklar, yıkılmalar ve yeniden yapılanmalarla açığa çıkan ihtiyaçlar- talepler lazım. (Kabaca Ortadoğu birbirini yiyecek, yıkacak, endüstrileşmiş toplumlarda onlara ihtiyaçları ne ise satacak ve büyüyecek. Hem dünyanın sınırlı kaynaklarını paylaşacakları kişi sayısı azalacak, hem de bu işlemi kâr’lı bir iş haline getirecekler. Tabii tek ortadoğu değil, dünyanın muhtelif bir çok bölgesi de gözleniyor. Yeter ki çanak tutacak süper zeki ama akılsız liderler bulsunlar.)
Çocuklarımıza ve torunlarımıza hiç de güzel bir dünya ve hatta ülke bırakmıyoruz. Dünya olarak; kısa vadeli lüks ve Kâr bakışı ile; ; İsraf edilmiş doğal kaynakları, kirletilmiş doğası, yetersiz alt yapısı, çarpık kentselleşmesi, kültürel ve toplumsal görgü düşüşü, bilimsel alt yapı yetersizliği, bağnazlaşmış ve dar açılı düşünen ileri teknoloji kullanıcısı (yönetilmeleri ve yönlendirilmeleri daha kolay) sayısı arttırılmış, iş ve üretim planlamasında başarısız olmuş bir durumdayız.
Birileri çıkıp bunu politik söylem olarak ele alınca şunu söylüyorum: Madem biz (şu an yönetimde olan kuşak) ve bizden öncekiler doğru işler yaptılar… O zaman bu ülke neden bu halde? İnsanlık olarak neyi doğru yaptıkta? Şimdi semeresini alıyoruz. Bu yüzden önümüzdeki yakın dönem, miras bırakılmış sorunlarla savaşım ve çözüm üretme dönemi olacak… Gençler ne kadar kızsalar, haklılar. Onlar için daha iyi bir dünya bırakmamız gerekirken, lüks ve israf ile kaynakları tüketiyoruz (hala) . Büyümeye dayalı ekonomik modelin zorlanması ve alışkanlıklarının sonucu bu… :-
Burtay Mutlu 28 Eylül 2015
mimiuzay 28 Eylül 2015
İnternet erişimi doğrudan insan beynine yerleştirilmiş bir alıcı-verici ile olacak. Bu bilgiyi depolama, hafıza konusunda devrim olurken, algılarda da sorunlara yol açacak. Bir kişinin bina güvenliğindeki 100 kamerayı aynı anda kontrol etmesini düşünün. Ya da aynı anda 10 kişi ile sohbet etmesini. Ya da bir konuda bilgi ararken, doğru ile yanlış bilgileri ayırmasını...
Anlayacağınız, insan beyni için ciddi bir sınav var. Belki otomatik çeviri programları sayesinde, tercüme derdi kalmayacak. Düşüncelerin ortak dijital dile dönmesi ile konuşulacak. Diğer yandan tek bir güçlü güneş fırtınası ile tüm elektronik sistemler çökerse, insanlık yok olma merhalesine gelir sanırım. Nüfus 9 milyar üsttü olacak ama dünyanın doğal kaynakları 2 milyarı ancak karşılayacak. Kalanı ne olacak alternatifiler çok.
Gezegenlerin dünyalılaştırılması için en uygun gezegen Mars. Buraya yerleşenlerin zamanla kendi bağımsızlıklarını ilan etmeleri ve dünyadan göç istememeleri ihtimali yüksek. Bu nedenle astroidler, dev Gaz gezegen uyduları da iskâna açılabilir. Özellikle maden ve hidrokarbon rezervleri için. Süreci etkileyecek ana etmen, nüfus artışı ve doğal kaynakların tükenme düzeyi.
Çalışma yaşamı değişecek. Sanayi devriminin, günlük 8 saatlik düzenli çalışmanın yerini, part-time hatta proje bazlı, kısa süreli çalışma sözleşmeleri genel geçer olacak. Bunun anlamı sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinin çökmesi ve bu hizmetlerin kamu'dan özel şirketlere geçmesi demektir. Yani kişilerin geleceğe yönelik yatırımları için gerekli sistemi kendileri oluşturacaklar. Zamanında bir kenara para yatırmayanın vay haline. Günümüz ABD sağlık sisteminin 10 kat veya daha fazla kötüsü... :-(
Çalışma yaşamı değiştiği için, şirketlerin derebeylik sistemi gibi kendi temel tüketici ve çalışan kadrosu üzerine kurulu bir yapıya geçme ihtimalleri yüksek. Çünkü milli devlet kavramının temelinde, belli bir bölge ve toplumda yaşayan bireyin korunması vardır. Küreselleşen dünya da bu kavramın içi çok boşalacaktır. Milli devletler ve hukuki kurumları ancak, bu şirketler arası anlaşmazlıkları çözmek üzere hakem bir karar mercii düzeyine çekilebilir. Bunun diğer anlamı ise; bireyin haklarının güvencesi toplum tabanından, mali kaynaklar ve gruplar tarafına kayacak demektir. Ancak bunlar 100 yıl sonrası için...
Oysa önümüzdeki 30-50 yıl içinde çok daha değişik ve sert dönüşümler var. İlk önce nüfus artışının kontrol edilmesi geliyor. Savaş ve hastalık dahil her yol denenebilir. Çünkü ülkelerin temel ekonomik yapıları, büyümeye dayalı. Yani çok tüketime... Bu da elindeki ile yetinmeyen ve hep daha iyisini arama ve tercih etme kültürünün yerleş(tiril)mesinin bir sonucu. Bu seferde kişi başına düşen kaynak sayısı azalıyor ve bireysel tatmin verimliliği ciddi olarak düşüyor. Mutsuz, karamsar kişilerin birbirini ötekileştirmesi ve saldırgan politikalara destek verme ihtimali yüksek olacak. Bu eğilimler, kendi yapılarını korumak isteyen toplumlarca da el altından desteklenecektir. Çünkü büyümeye dayalı ekonomik yapının devam etmesi için bir yerlerde boşluklar, yıkılmalar ve yeniden yapılanmalarla açığa çıkan ihtiyaçlar- talepler lazım. (Kabaca Ortadoğu birbirini yiyecek, yıkacak, endüstrileşmiş toplumlarda onlara ihtiyaçları ne ise satacak ve büyüyecek. Hem dünyanın sınırlı kaynaklarını paylaşacakları kişi sayısı azalacak, hem de bu işlemi kâr’lı bir iş haline getirecekler. Tabii tek ortadoğu değil, dünyanın muhtelif bir çok bölgesi de gözleniyor. Yeter ki çanak tutacak süper zeki ama akılsız liderler bulsunlar.)
Çocuklarımıza ve torunlarımıza hiç de güzel bir dünya ve hatta ülke bırakmıyoruz. Dünya olarak; kısa vadeli lüks ve Kâr bakışı ile; ; İsraf edilmiş doğal kaynakları, kirletilmiş doğası, yetersiz alt yapısı, çarpık kentselleşmesi, kültürel ve toplumsal görgü düşüşü, bilimsel alt yapı yetersizliği, bağnazlaşmış ve dar açılı düşünen ileri teknoloji kullanıcısı (yönetilmeleri ve yönlendirilmeleri daha kolay) sayısı arttırılmış, iş ve üretim planlamasında başarısız olmuş bir durumdayız.
Birileri çıkıp bunu politik söylem olarak ele alınca şunu söylüyorum: Madem biz (şu an yönetimde olan kuşak) ve bizden öncekiler doğru işler yaptılar… O zaman bu ülke neden bu halde? İnsanlık olarak neyi doğru yaptıkta? Şimdi semeresini alıyoruz. Bu yüzden önümüzdeki yakın dönem, miras bırakılmış sorunlarla savaşım ve çözüm üretme dönemi olacak… Gençler ne kadar kızsalar, haklılar. Onlar için daha iyi bir dünya bırakmamız gerekirken, lüks ve israf ile kaynakları tüketiyoruz (hala) . Büyümeye dayalı ekonomik modelin zorlanması ve alışkanlıklarının sonucu bu… :-
Burtay Mutlu 28 Eylül 2015
ZEKA VE HAFIZA ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
ZEKA VE HAFIZA ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
Yani, düz orantılı mı yoksa ters orantılı mı? Objektif olup, cevabını bilimsel verilerle destekleyebilecek arkadaşların cevaplarını bekliyorum. İzdivaç programı havası vermiş olabilirim. Şimdiden sorumu cevaplandıran arkadaşlara Teşekkür ederim.
yusuf dogan 28 Ağustos 2015
Zeka dediğimiz şey doğuştan var olan ve çalıştıkça gelişen bir kavram yani F=ma yı anlaman için ilk önce F in ne olduğunu bilmek gibi bir şey . Hafıza ise bu öğrendiğin şeyleri aklında tutmaktır. Yani ben herhangi bir yerde örneğimi maruz görün tuvalette bile F=ma aklıma geliyorsa bu bilgiyi hafızaya atmışım demektir . Yani ikiside düz orantılıdır .
Can Çalışkan 29 Ağustos 2015
Zeka ve hafıza .. İkiside geliştirilebilir özellikler. Tabii üst sınırları var, kişilere göre... Hafıza bilgilerin depolanmasıdır. Ancak bu depolama işlemi, kişiye göre değişir. Çünkü depolama esnasında, bilgiler sınıflandırılır, ilişkilendirilir ve bağlantı bilgileri ile yerleştirilir. (Tahminim, beyinde RNA'lar ve şeker fosfatları üzerinde bir kodlama ile yapılıyor olabilir. ) Kendiniz eğiterek, bilinçli bağlantılandırma ile hafızanızı geliştirebilrsiniz. Bu bilgilerin daha yoğun ve sistemli depolanmasına benzer.
Zeka ise değişkendir, bir kaç farklı (15 civarında belki üstü) zeka türü var. Temel özellikleri dışarıdan gelen bilgileri alıp, işelem, sınıflandırma ve bağlantılandırma yeteneğidir. Bu arada hafızadaki depolanmış bilgilerden ve sınıflandırmadan da faydalanır.
Hızını artıran şey ise, farklı konular arasındaki ortak noktaları bulma ve aralarındaki bağlantıyı görebilmek için, sinir hücreleri arasındaki bağlantı sayısını artırmaktır. .... Bir sinir hücresi 10 bin başka hücre ile bağaltı kurabiliyor. Çocuklarda, ilk doğrduklarında bu bağlantı sayısı yetişkinlere göre 2 kat fazladır. Buluğ çağına kadar yaşam şekli, bakış açısı ve aldığı bilgler çerçevesinde bu bağlantlar törpülenir. Yani kullanılmayan bağlantılar koparılır. Bundaki amaç, atıl , kullanılmayan, işlevsiz bölümlere gereksiz yere enerji ve kayanak harcamamaktır.
Ancak kişi bir konuda eğitim aldıkça ve tekrarladıkça, bu konu üzerindeki sinir bağlantıları gelişir. Hatta zaman zaman sinir hücreleri aradaki aracı sinir hücrelerini devredışı bırakacak şekilde, aksonlarını ve dentritlerini uzatarak direk bağlantı kurarlar. Bu da bilgi akışını hızlandırır. Örneğin belli bir konuda matematik problemi çözerken, başlangıçta 20-30 sinir hücresi vasıtasıyla aktarılıp işlene bilgi, tekrarlarla 2-3 hücre arasındaki bağlantıya kadar düşebilir. Bu yüzden öğrenmede tekrar önemlidir. Bu aynı zamanda bu konuda hafızanın kullanımınıda olumlu etkiler. Tabii yıllar boyunca kulanılmazsa, bu bağlantılar körelir ve kopar. Ancak her öğrenilen şey için bu geçerli deildir. Motor sisteme yönelik öğrenilenler, bisiklet, yüzme, vs. gibi vücut tarafından gerçekleştirilen ve tüm vücut koordinasyonunu ilgilendiren fiziksel öğrenimlerde klaıcılık daha yüksektir. Çok daha çabuk hatırlanır.
Zekayı hangi tür olursa olsun, artırmanın en kolay yolu bilgi çeşitliliğidir. Yani sadece belli bir alanda değil ama bu konu ile yarım ya da dolaylı bilgileri de öğrenirseniz, bakış açınızı genişletirken, kavramınızı dolayısı ile zekanızı da olumlu etkiler. Müzik, resim, heykel gibi sanatlarda (özellikle verilen mesajı, mantığı anlamaya çalışırsanız, verilen mesajı anlamasanız bile, kendinize göre bir sonuç=ruh ve düşünce hali, oluşturabilirseniz ) Bu beyninizde yeni bağlantılara ve bakış açılarına neden olacaktır. Bu yüzden olumlu etkisi de vardır. (Ama sırf müzik dinleyerek olmaz, öğrenmeyi ve algılamyı unutmayın. Mesela Korsakof'un Şehrazat'ını dinlerken, hikayeyi kafanızda canlandırın) Sanırım bu özet bilgiler size cevabınızı almanız için yeterli olmuştur.
Burtay Mutlu 30 Ağustos 2015
Yani, düz orantılı mı yoksa ters orantılı mı? Objektif olup, cevabını bilimsel verilerle destekleyebilecek arkadaşların cevaplarını bekliyorum. İzdivaç programı havası vermiş olabilirim. Şimdiden sorumu cevaplandıran arkadaşlara Teşekkür ederim.
yusuf dogan 28 Ağustos 2015
Zeka dediğimiz şey doğuştan var olan ve çalıştıkça gelişen bir kavram yani F=ma yı anlaman için ilk önce F in ne olduğunu bilmek gibi bir şey . Hafıza ise bu öğrendiğin şeyleri aklında tutmaktır. Yani ben herhangi bir yerde örneğimi maruz görün tuvalette bile F=ma aklıma geliyorsa bu bilgiyi hafızaya atmışım demektir . Yani ikiside düz orantılıdır .
Can Çalışkan 29 Ağustos 2015
Zeka ve hafıza .. İkiside geliştirilebilir özellikler. Tabii üst sınırları var, kişilere göre... Hafıza bilgilerin depolanmasıdır. Ancak bu depolama işlemi, kişiye göre değişir. Çünkü depolama esnasında, bilgiler sınıflandırılır, ilişkilendirilir ve bağlantı bilgileri ile yerleştirilir. (Tahminim, beyinde RNA'lar ve şeker fosfatları üzerinde bir kodlama ile yapılıyor olabilir. ) Kendiniz eğiterek, bilinçli bağlantılandırma ile hafızanızı geliştirebilrsiniz. Bu bilgilerin daha yoğun ve sistemli depolanmasına benzer.
Zeka ise değişkendir, bir kaç farklı (15 civarında belki üstü) zeka türü var. Temel özellikleri dışarıdan gelen bilgileri alıp, işelem, sınıflandırma ve bağlantılandırma yeteneğidir. Bu arada hafızadaki depolanmış bilgilerden ve sınıflandırmadan da faydalanır.
Hızını artıran şey ise, farklı konular arasındaki ortak noktaları bulma ve aralarındaki bağlantıyı görebilmek için, sinir hücreleri arasındaki bağlantı sayısını artırmaktır. .... Bir sinir hücresi 10 bin başka hücre ile bağaltı kurabiliyor. Çocuklarda, ilk doğrduklarında bu bağlantı sayısı yetişkinlere göre 2 kat fazladır. Buluğ çağına kadar yaşam şekli, bakış açısı ve aldığı bilgler çerçevesinde bu bağlantlar törpülenir. Yani kullanılmayan bağlantılar koparılır. Bundaki amaç, atıl , kullanılmayan, işlevsiz bölümlere gereksiz yere enerji ve kayanak harcamamaktır.
Ancak kişi bir konuda eğitim aldıkça ve tekrarladıkça, bu konu üzerindeki sinir bağlantıları gelişir. Hatta zaman zaman sinir hücreleri aradaki aracı sinir hücrelerini devredışı bırakacak şekilde, aksonlarını ve dentritlerini uzatarak direk bağlantı kurarlar. Bu da bilgi akışını hızlandırır. Örneğin belli bir konuda matematik problemi çözerken, başlangıçta 20-30 sinir hücresi vasıtasıyla aktarılıp işlene bilgi, tekrarlarla 2-3 hücre arasındaki bağlantıya kadar düşebilir. Bu yüzden öğrenmede tekrar önemlidir. Bu aynı zamanda bu konuda hafızanın kullanımınıda olumlu etkiler. Tabii yıllar boyunca kulanılmazsa, bu bağlantılar körelir ve kopar. Ancak her öğrenilen şey için bu geçerli deildir. Motor sisteme yönelik öğrenilenler, bisiklet, yüzme, vs. gibi vücut tarafından gerçekleştirilen ve tüm vücut koordinasyonunu ilgilendiren fiziksel öğrenimlerde klaıcılık daha yüksektir. Çok daha çabuk hatırlanır.
Zekayı hangi tür olursa olsun, artırmanın en kolay yolu bilgi çeşitliliğidir. Yani sadece belli bir alanda değil ama bu konu ile yarım ya da dolaylı bilgileri de öğrenirseniz, bakış açınızı genişletirken, kavramınızı dolayısı ile zekanızı da olumlu etkiler. Müzik, resim, heykel gibi sanatlarda (özellikle verilen mesajı, mantığı anlamaya çalışırsanız, verilen mesajı anlamasanız bile, kendinize göre bir sonuç=ruh ve düşünce hali, oluşturabilirseniz ) Bu beyninizde yeni bağlantılara ve bakış açılarına neden olacaktır. Bu yüzden olumlu etkisi de vardır. (Ama sırf müzik dinleyerek olmaz, öğrenmeyi ve algılamyı unutmayın. Mesela Korsakof'un Şehrazat'ını dinlerken, hikayeyi kafanızda canlandırın) Sanırım bu özet bilgiler size cevabınızı almanız için yeterli olmuştur.
Burtay Mutlu 30 Ağustos 2015
Bir dilin bilim dili ola bilmesi için ne gerekiyor ?
Bir dilin bilim dili ola bilmesi için ne gerekiyor ?
İshak Sezer DEDE 25 Ağustos 2015
Bilim, araştırmalarını ve sonuçlarını belirli bir dönem veya belirli bir toplum için değil. Sonsuza kadar ve herkes için yapar. Bunu aktarmak içinde tabi ki dile ihtiyaç duyar. Aktarılan bilgiler ve bilimsel sonuçlar net olmalı farklı zamanlarda farklı kimselerce hep aynı şekilde algılanmalıdır. Bu yüzden kullanılan dilin zamanla kırılmaması anlam kaymalarına sebep olmaması ve kelimelerin her yüzyılda aynı anlamı taşıması gerekir. Bu çok zor hatta imkansızdır çünkü dil hayatta kaldığı sürece, nesilden nesilden aktarıldıkça doğal olarak değişir. Fakat, dil ölmüş, bir dönem kullanılmış ve artık kullanımda değil durumda ise bilim dili olarak kullanılabilinir. Zaten Latince'nin kullanılması bu sebeptendir.
Kaan Topçu 26 Ağustos 2015
Türkçe bunun için çok yeterli bir dil dir. Bilim dilinin olabilmesi için matematiksel olarak kelimelerin yeterli anlamlarda açıklaycı sayıda olması gerekir. Bu gün zannedilenin aksine ingilizce ,almanca,fransızca bilim dili olabilecek yeterlilikte değildir. Matematiksel olarak hepsi eksiktir. Çünkü hissiyat ve derinlik içeren hisleri duyguları açıklıyacak bir kelime yeterliliği yoktur. Bilim gönül +akıllın birleşmesidir. Gönül yolu belirler gideceği yeri belirler akıl ise oraya en kısa nasıl giderimi düşünür. Bu gün 80bin yıllık geçmişimizin olduğunu düşünürsek dünya ya da bilimi bizim öğrettiğimiz aşikardır. Batılı da akıl vardır,ancak gönül hep eksik kalmıştır. Örnek verecek olursam:Bu gün atom enerjisini kullanbilecek bir seviyedeyiz kabuldür. Ancak bu enerjiyiden atom bombası çıkardılar. bunu yapanlar akıllı ama gönülü eksik olanlardır. Televizyon gibi bir teknolojiyi çok faydalı şeyleri anlatması öğretmesi açısından kullana bilirdik. Ancak boş yere zaman çalmak için günümüzde kullanılıyor. Genelikle. Tarih boyunca geçmişi irdelersek anlarız ki bin senede bir biz batılıya adamlığı gönülü öğretiriz. Ama onlar hep unuturlar. Yani diyeceğim ki Türkçe matematiksel olarak çok mümkün bir dildir. Türkçeyi herşeyiyle öğrenirsek. Gerçekten bilimi daha kolay bir anlaşılırlığa zengin kelimelerimiz sayesinde çok daha anlaşılır boyuta çekebileceğizdir. (benim de düşüncem böyledir) :)
İshak Sezer DEDE 27 Ağustos 2015
Bizler, yani Türkçe konuşup düşünenler göçebe bir kavmin dilini konuşuyoruz. Şu anki Türkçe'mizle İzmir'den Çin sınırına kadar bir gezi yapsak, bir iki ağız değişikliğini öğrendikten sonra rahatça gezebilir, meramınızı anlatabilirsiniz... Türkçe kökten türetme, ön ek, son ek ve diğer parçalarla müthiş esnek ve uyumlu bir dil. Örneğin "(Çekoslavakya)lılaştıramadıklarımızdanmısınız?" kelimesinin içerdiği anlam zenginliği benim için hep güzel bir örnek oldu. Tek bir kelime ile birçok durumu ve sorguyu aktarmak mümkün.
Aynı yapı diğer dillerde nasıl olur bilmiyorum ama batı dillerinde koca bir cümle gerekir bu kelime için... Bu yüzden kelimelerin değişmemesi düşüncesine pek katılamıyorum. Zaten günümüzün bilim dili artık İngilizce oldu. O da başka dillerden kelime almaktan pek rahatsız bir dil değil. Yerleşik yaşamda ise insanların sürekli aynı bölgede oturuyor olması nedeniyle ve toplu yaşamın getirdiği yeni kavramları adlandırma ihtiyacından yeni kelimeler türetmeleri de böyle oluyor. Yaşadıkları ortama göre yeni tanımlamalarda bu şekilde üretiliyor. Eskimoların kar için, Arapların çöl kumu için onlarca hatta yüzlerce kelime kullanması gibi. Ya da denizcilerin kendi meslek dilleri gibi.
Bizler göçebelikten yerleşik hayata geçtiğimizde, gündelik kullanım kelimeleri dışında kalan kavramların karşılığı birçok kelimeyi ithal etmişiz. Türetme yerine çok daha kolay gelmiş. Osmanlıca gibi yapay bir dil bunun en uç örneklerinden olmuş. Ancak her dil, aynı zamanda toplumun düşünce mantığından etkilenir ve düşünce yapısını da biçimlendirir.
Bu da Türk toplumunun diğer Ortadoğu toplumlarından farklı kalmasında etkili olmuştur. Yine de Arapça ve Farsçanın etkisi hala küçümsenmeyecek ölçüdedir.
Önemli olan bu kelimeleri dilden çıkartmak değil, Türkçeleştirmektir. Yani arkalarındaki kavramların doğru ve isabetli olmasıdır.
Yabancı dille eğitimi sormuştunuz… Şahsen, Türkçe’yi ve kavramlarını doğru düzgün öğrenmemiş birisinin, yabancı bir dildeki kavramları doğru anlayacağına ve anlatacağını düşünmüyorum.
Olay sadece ezberleme olayı değil… Kelime ile insanın kafasında bazı kavramların, kelimelerle anlatılamayacak düşüncelerinde ateşlenebilmesi lazım.
Bunun için Türkçe’yi kavramadan başka bir dille eğitim nafile bir eğitimdir. İnsanın (eğitimcilerin ve eğitilenlerin) kendisini kandırmasıdır.
Kendi dilimizi anlayıp kullanabildiğimiz ölçüde, başka bir dili anlayabilir ve kavrayabiliriz. Hangi kelimenin kafamızdaki hangi kavrama karşılık geldiğini anlamadan, yazdıklarımız da anlattıklarımızda hedefinden uzak olur.
Neden? Türkçe bilim dili olmaz mı? Olabilir. Ama tek bir ana şartı var. Gelişen ve devinen bir SANAT anlayışı…
Bilim tek başına kavramlar, bakış açıları üretemez. Gündelik hayatı gözlemleyip, onu kavramak için farklı düşüncelere ve bakış açılarına açık olmak zorundadır. En önemlisi de sanat ve kültür birikimi şarttır. Sanattaki birçok eser, bilimcilere farklı bakışlar geliştirmelerinde, ilham almalarında faydalı olmuştur. Resim, heykel, felsefe, mantık, müzik ama özellikle kaliteli müzik hep görüş açılarını zenginleştiren konulardır.
Sinema veya diziler, insanlara yeni bir bakış açısı kattığı zaman sanat eseridir. Aksi halde ...
Türkçe’nin bugüne kadar bilim dili geliştirme de eksik kalmasının ana nedeni de budur bence. Sanatın ciddi anlamda ihmal edilmiş, sadece zevk ve haz boyutunda eğlenceye dönüştürülmüş olmasıdır.
Atatürk devrimleri ile aldığımız birkaç karış yol bile aşınmaya başlamıştır. Sanat bir zevk unsuru değil, toplumsal bir ihtiyaç ve tercih olmadıkça da bilimsel anlamda gerçek bir ilerleme yapamayız.
Dilimizde, değişen dünyadaki yeni kavramlara hazırlıksız olarak, kendi kelimelerini üretemeden, mevcut yabancı karşılıkları ile bunları kullanır.
Örneğin, bilgisayar ile ilgili terimler, ülkemizde bilgisayar kullanımından 10 yıllar evvel üretilmiş olmasaydı, bugün birçok bilgisayar kavramı için İngilizce karşılıklarını kullanır olurduk. (Gerçi bazı kişiler İngilizcelerini kullanıyor ve bu kulak alışkanlığı yapıyor ki dikkatime rağmen bende aynı kelimeleri sarf ediyorum :- (
Burtay Mutlu 27 Ağustos 2015
İshak Sezer DEDE 25 Ağustos 2015
Bilim, araştırmalarını ve sonuçlarını belirli bir dönem veya belirli bir toplum için değil. Sonsuza kadar ve herkes için yapar. Bunu aktarmak içinde tabi ki dile ihtiyaç duyar. Aktarılan bilgiler ve bilimsel sonuçlar net olmalı farklı zamanlarda farklı kimselerce hep aynı şekilde algılanmalıdır. Bu yüzden kullanılan dilin zamanla kırılmaması anlam kaymalarına sebep olmaması ve kelimelerin her yüzyılda aynı anlamı taşıması gerekir. Bu çok zor hatta imkansızdır çünkü dil hayatta kaldığı sürece, nesilden nesilden aktarıldıkça doğal olarak değişir. Fakat, dil ölmüş, bir dönem kullanılmış ve artık kullanımda değil durumda ise bilim dili olarak kullanılabilinir. Zaten Latince'nin kullanılması bu sebeptendir.
Kaan Topçu 26 Ağustos 2015
Türkçe bunun için çok yeterli bir dil dir. Bilim dilinin olabilmesi için matematiksel olarak kelimelerin yeterli anlamlarda açıklaycı sayıda olması gerekir. Bu gün zannedilenin aksine ingilizce ,almanca,fransızca bilim dili olabilecek yeterlilikte değildir. Matematiksel olarak hepsi eksiktir. Çünkü hissiyat ve derinlik içeren hisleri duyguları açıklıyacak bir kelime yeterliliği yoktur. Bilim gönül +akıllın birleşmesidir. Gönül yolu belirler gideceği yeri belirler akıl ise oraya en kısa nasıl giderimi düşünür. Bu gün 80bin yıllık geçmişimizin olduğunu düşünürsek dünya ya da bilimi bizim öğrettiğimiz aşikardır. Batılı da akıl vardır,ancak gönül hep eksik kalmıştır. Örnek verecek olursam:Bu gün atom enerjisini kullanbilecek bir seviyedeyiz kabuldür. Ancak bu enerjiyiden atom bombası çıkardılar. bunu yapanlar akıllı ama gönülü eksik olanlardır. Televizyon gibi bir teknolojiyi çok faydalı şeyleri anlatması öğretmesi açısından kullana bilirdik. Ancak boş yere zaman çalmak için günümüzde kullanılıyor. Genelikle. Tarih boyunca geçmişi irdelersek anlarız ki bin senede bir biz batılıya adamlığı gönülü öğretiriz. Ama onlar hep unuturlar. Yani diyeceğim ki Türkçe matematiksel olarak çok mümkün bir dildir. Türkçeyi herşeyiyle öğrenirsek. Gerçekten bilimi daha kolay bir anlaşılırlığa zengin kelimelerimiz sayesinde çok daha anlaşılır boyuta çekebileceğizdir. (benim de düşüncem böyledir) :)
İshak Sezer DEDE 27 Ağustos 2015
Sayın İshak Dede Sezer, daha önce de dil ile bazı
sorularınız ve düşünceleriniz oldu. Hemen hemen hepsinde size hak
veriyorum. Kendi açımdan bir kaç ekleme
yapmak istiyorum.
Dil kaynak olarak içinde bulunduğu toplumun
kök kültürüne dayanır. Yani göçebe bir kavim ile yerleşik bir kavim'in dil
gelişimi de medeniyetleri de farklı olur. Bizler, yani Türkçe konuşup düşünenler göçebe bir kavmin dilini konuşuyoruz. Şu anki Türkçe'mizle İzmir'den Çin sınırına kadar bir gezi yapsak, bir iki ağız değişikliğini öğrendikten sonra rahatça gezebilir, meramınızı anlatabilirsiniz... Türkçe kökten türetme, ön ek, son ek ve diğer parçalarla müthiş esnek ve uyumlu bir dil. Örneğin "(Çekoslavakya)lılaştıramadıklarımızdanmısınız?" kelimesinin içerdiği anlam zenginliği benim için hep güzel bir örnek oldu. Tek bir kelime ile birçok durumu ve sorguyu aktarmak mümkün.
Aynı yapı diğer dillerde nasıl olur bilmiyorum ama batı dillerinde koca bir cümle gerekir bu kelime için... Bu yüzden kelimelerin değişmemesi düşüncesine pek katılamıyorum. Zaten günümüzün bilim dili artık İngilizce oldu. O da başka dillerden kelime almaktan pek rahatsız bir dil değil. Yerleşik yaşamda ise insanların sürekli aynı bölgede oturuyor olması nedeniyle ve toplu yaşamın getirdiği yeni kavramları adlandırma ihtiyacından yeni kelimeler türetmeleri de böyle oluyor. Yaşadıkları ortama göre yeni tanımlamalarda bu şekilde üretiliyor. Eskimoların kar için, Arapların çöl kumu için onlarca hatta yüzlerce kelime kullanması gibi. Ya da denizcilerin kendi meslek dilleri gibi.
Bizler göçebelikten yerleşik hayata geçtiğimizde, gündelik kullanım kelimeleri dışında kalan kavramların karşılığı birçok kelimeyi ithal etmişiz. Türetme yerine çok daha kolay gelmiş. Osmanlıca gibi yapay bir dil bunun en uç örneklerinden olmuş. Ancak her dil, aynı zamanda toplumun düşünce mantığından etkilenir ve düşünce yapısını da biçimlendirir.
Bu da Türk toplumunun diğer Ortadoğu toplumlarından farklı kalmasında etkili olmuştur. Yine de Arapça ve Farsçanın etkisi hala küçümsenmeyecek ölçüdedir.
Önemli olan bu kelimeleri dilden çıkartmak değil, Türkçeleştirmektir. Yani arkalarındaki kavramların doğru ve isabetli olmasıdır.
Yabancı dille eğitimi sormuştunuz… Şahsen, Türkçe’yi ve kavramlarını doğru düzgün öğrenmemiş birisinin, yabancı bir dildeki kavramları doğru anlayacağına ve anlatacağını düşünmüyorum.
Olay sadece ezberleme olayı değil… Kelime ile insanın kafasında bazı kavramların, kelimelerle anlatılamayacak düşüncelerinde ateşlenebilmesi lazım.
Bunun için Türkçe’yi kavramadan başka bir dille eğitim nafile bir eğitimdir. İnsanın (eğitimcilerin ve eğitilenlerin) kendisini kandırmasıdır.
Kendi dilimizi anlayıp kullanabildiğimiz ölçüde, başka bir dili anlayabilir ve kavrayabiliriz. Hangi kelimenin kafamızdaki hangi kavrama karşılık geldiğini anlamadan, yazdıklarımız da anlattıklarımızda hedefinden uzak olur.
Neden? Türkçe bilim dili olmaz mı? Olabilir. Ama tek bir ana şartı var. Gelişen ve devinen bir SANAT anlayışı…
Bilim tek başına kavramlar, bakış açıları üretemez. Gündelik hayatı gözlemleyip, onu kavramak için farklı düşüncelere ve bakış açılarına açık olmak zorundadır. En önemlisi de sanat ve kültür birikimi şarttır. Sanattaki birçok eser, bilimcilere farklı bakışlar geliştirmelerinde, ilham almalarında faydalı olmuştur. Resim, heykel, felsefe, mantık, müzik ama özellikle kaliteli müzik hep görüş açılarını zenginleştiren konulardır.
Sinema veya diziler, insanlara yeni bir bakış açısı kattığı zaman sanat eseridir. Aksi halde ...
Türkçe’nin bugüne kadar bilim dili geliştirme de eksik kalmasının ana nedeni de budur bence. Sanatın ciddi anlamda ihmal edilmiş, sadece zevk ve haz boyutunda eğlenceye dönüştürülmüş olmasıdır.
Atatürk devrimleri ile aldığımız birkaç karış yol bile aşınmaya başlamıştır. Sanat bir zevk unsuru değil, toplumsal bir ihtiyaç ve tercih olmadıkça da bilimsel anlamda gerçek bir ilerleme yapamayız.
Dilimizde, değişen dünyadaki yeni kavramlara hazırlıksız olarak, kendi kelimelerini üretemeden, mevcut yabancı karşılıkları ile bunları kullanır.
Örneğin, bilgisayar ile ilgili terimler, ülkemizde bilgisayar kullanımından 10 yıllar evvel üretilmiş olmasaydı, bugün birçok bilgisayar kavramı için İngilizce karşılıklarını kullanır olurduk. (Gerçi bazı kişiler İngilizcelerini kullanıyor ve bu kulak alışkanlığı yapıyor ki dikkatime rağmen bende aynı kelimeleri sarf ediyorum :- (
Burtay Mutlu 27 Ağustos 2015
Din'i bilgi ve kaynaklar, bilimsel gerçeklerle örtüşmez.(mi? Yoksa?)
Pekçok
yerde iddia edildiği gibi, din'i bilgi ve kaynaklar, bilimsel
gerçeklerle örtüşmez. Din'i bilgi ve yaklaşım, bilimsel bilgi ve
yaklaşımla tamamen zıttır. Din ve bilim birbirini beslemez, iddia
edildiği gibi dost falan da değillerdir. (Düşmanlardır demek
istemiyorum, düşmanlık ayrı birşey) Konu üzerine bu görüşteyim. Aksini
düşünen iddia eden arkadaşların fikir ve açıklamalarını duymayı ve bunun
üzerine konuşmayı çok isterim...
Görkem Öge 22 Temmuz 2015
dinin dogmatik bilimin sorgulayıcı olması en temel farklılık zıt olmaları ve ikisininde hayatı kendi bakışlarıyla açıklamaya çalışması çatışmaya zemin hazırlıyor ama insanlık farklı görüşe saygı duymayı bir gün öğrenecek mi ?
mimiuzay 23 Temmuz 2015
Dini bilgiler de, Tanrı'nın din gönderdiği fikri de mantıkla örtüşmez. Zaten 3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur. İnsan mantığının ulaşabileceği limit nokta, evrende, insanı aşan bir bilgi olduğudur.
Ali Uçar 23 Temmuz 2015
Bu linki devamli takip ederseniz ve derin arastirmaya girerseniz aslinda bilim ile ilimin celismedigini ayni seyi anlattigini farkedebilirsiniz...Evrensel isleyis sistemi TEKtir...http://okyanusum.com/
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015
Mimiuzay… Sizinle hemfikirim ama bu fikrimizin konuyla zerre ilgisi yok. Unutmayınız ki “Gerçeklere demokrasi ile ulaşılmaz!” Bunu açıklayıp sözü uzatmayayım, anlayacağınızı umuyorum. Ali Uçar… “3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur” iddianızda yanılıyorsunuz… İslam, “Her ümmete uyarıcı gönderdik” der. Bu iddiaya göre, başka galaksilerdeki akıllı yaşamlara da peygamber gitmiş olmalı. Evrensel Sırlar… Verdiğiniz sitede, önerdiğiniz gibi derin araştırmaya girmeme hiç mi hiç gerek yok. Çünkü orada derinleşecek hiçbir şey yok. Astrolojiyi bilimsel bir disiplin olarak gören, “İnsanlığın oluş düzeni ve sistemi Astroloji ilminde mevcuttur” gibi bir cümleyi içeriğine alan hiç ama hiçbir kaynağı ve bu kaynağı bana öneren sizi de, en küçük ölçekte bile ciddiye almam olanaksız. Zaten nerede “bilim” kelimesi yerine “ilim” kelimesi kullanılıyordur, oradan hızla uzaklaşınız. Bunun üzerine binlerce sayfa/saat konuşmuşuzdur. Bu başlığı açmamdaki esas amaç zaten, “inanılacak” şeylerle “bilinecek” şeyleri ayırt edebilmemizin önemi. Sizin bu ayırımı fark edemediğinizi görüyorum ve umarım bir gün fark edersiniz diye umuyorum. Astroloji bilim değildir. Astrolojinin her kelimesi, cümlesi, dayanağı, noktası virgülü baştan sona “SAÇMALIK”tır… Aksini iddia ediyor iseniz, gerçekten akademik vasfa ve kimliğe sahip tek ama tek bir kuruluştan çıkmış, astroloji üzerine bir araştırma tez sonucu elde edilmiş kanıt, ispat gösteriniz. Tek bir tane… Gösteremezsiniz. Buna göre siz astrolojiye “inanıyorsunuz”dur Buna bir sözüm yok. İnanıyor olmanıza yani… Bu sizin tercihiniz. Ancak inanılmak üzere tasarlanmış hiçbir şeyi lütfen bilimle karıştırmayalım.
Görkem Öge 24 Temmuz 2015
inanmak ve bilmek ayrı kavramlar olabilir ama bütün algılarımız birbiriyle bağlantılıdır.yani bazı insanlar bilmediği şeye inanmak istemez basite indirgemekte istemez düşünceler komplekstir tıpkı nöron ağlarının bağlantıları gibi.
mimiuzay 24 Temmuz 2015
Sevgili Gorkem Bilen kimseye birsey ogretilemez...Bu sayfayi objektif olarak bildiklerini bir kenara koyarak degerlendirmeyi denemelisin...Yoksa kaybediceklerini hayal bile edemezsin...Bilim ve din birlikte olamaz onyargilarinla ciddiye almamanin faturasini sonsuz bir hayatta kaybedeceklerinle odersin...Tabii karar senin ve herkes kendi secimlerinin sonuclarin yasar....Insan beyninin Evrendeki tum frekanslari OKUYAbilecek ve desfire edebilecek kapasitesinden ve bunlarin Noron aktiveteleriyle baglantilarindan haberi olmayan birinin bilimsel konustugunu sanmasida ayrica cok tuhaf...Ve dinde kader adiyla isaret edilen ALlahin Yaratma mekanizmasinin GAlaksilerden , KAranlik madde denilen bilimin bugun algilayamadigi yapilardan, burclar denen yildiz ve gezegen sistemlerinden gelen FOTONlarin,enerji parcaciklarinin DNAlarimizi ve gezegenimizi devamli formatliyarak bizlerde degisikliklere yol actigini ve duygulari, akil yetilerimizi, fiziksel yetilerimizi, genetigimizi, tum enerjimizi etkiledigini bilmemek, redetmek hele bugun kara cahil olmakla esdeger...Kucucuk AY bile okyanuslari kilometrelerce gelgit yaptirirken, vucudunun fiziksel bolumunun %90 i su olan bizler nasil etkilenmeyiz...Bunlar bile objektif dusunen insanlara kapi acmaya yeter...Karar senin...Kimseye zorla birsey tavsiye edilemez...Nacizane dost tavsiyesi yolladigimiz linki ve soylediklerimizi ciddiye aliver...sevgiler
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015
Görkem Öge, dini bilgi ve kaynaklardan kastın nedir bilmiyorum ama ben dinimizin kitabı olan Kur'an'daki ayetlerden Allah'ın, peygamberlerinden sonra gelen en emin insanlar olarak bilim adamlarını gösterdiğini okudum. Allah’ın bizler için gönderdiği kitabının başında kullarına “Oku” dediğini, içindeki birçok ayette (Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk olsaydı, Kur’an’ın içinde kaç kez geçtiğini de söylerdi) aklımızı çalıştırmamızı istediğini, aklını çalıştırmayanın üzerine pislik yağdıracağını okudum. Ayrıca en büyük düşman olarak ne ateisti ne de namaz kılmayanı konu etmediğini, dini ihtiraslarına alet edip insanları sömürenleri ve sinsi emellerine ulaşmak için namaz kılanları ve kamu hakkı yiyenleri lanse ettiğini okudum. Din ile bilim arasındaki ilişkilere, söylentiler bazında değil de Kur’an içindeki ve Kur’an dışındaki dini bilgilerin birbiriyle bağdaşıp bağdaşmadığını ve bağdaşıp bağdaşmama nedenlerinin neler olabileceğini bilimsel kurallar çerçevesinde araştırma bazında bakmak ve ondan sonra bir yargıya varmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Unutmamalı ki bilginin doğru olanı değerlidir, doğru olmayan bilginin el üstünde tutulması değil elimine edilmesi gerekir. Konu üzerinde sayfalarca bilgi alışverişi yapılabilir. Ben din açısından giderek kısa bir açıklama yaptım. Bunun bir de bilim tarafından bakılarak açıklaması var ki onun da düşündüğünün tersi doğrultuda olduğunu biliyorum. Kolay gelsin
Cem Murat 25 Temmuz 2015
Din insanın bilinmeyen karşısında güvenini artıran ve destekleyen bir kavramdır. Çoğu din; insanın, günlük hayatındaki kontrol gücünü artırma ihtiyacından doğmuştur. Doğa dinlerindeki büyülere, sihirlere, fallara, yıldızlara; çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerde dualar eklenmiştir. ( Bir kelimeyi- cümleyi belli bir sayıda söyleten dualar ile sağlık, sıhhat, huzur, aşk veya başarı beklemek aslında sihirin yeni bir görünümü olmuştur. Yani, (bence) şirktir.) Klan yaşamından, şehir devletlerine yöneliş ile doğa dinleri çok tanrılı dinlere, büyük krallıklar ve imparatorluklar ile de tek tanrılı dinlere yöneliş olmuştur. Çünkü din aynı zamanda elit ve yönetici tabakanın toplumu daha kolay idare edilebilmesi ve yönetebilmesi için düzen kurucu biçimlendirici olmuştur. Özellikli biat ve itaat işlenmiş, sorgulamadan kabul etme yüceltilerek bir meziyet olarak sunulmuştur…
Tek tanrılı dinlerin ilk dönemlerine yani topluma sunuldukları döneme bakarsak, bir devrim gibi hepsi var olan düzenleme ve uygulamaları sorgulayarak, eleştirerek işe başlamışlardır. Sorgulamayı, düşünmeyi öğütleyen ve destekleyen dinler, tekelcilerin (ruhban sınıfın, (bizde hocaların, şıhların, efendilerin, bürokratların, padişahların, din alimlerinin) kontrolüne geçtikçe sorgulamadan itaat yüceltildi.
(Batı Rönesans ile bu dönemi geçerken, orta doğu hala aynı zihniyet dönemini yaşıyor. Oysa İslam da sorgulama, okuma, düşünme esastır)
Din ile bilim arasındaki çatışmanın temeli de bu noktaya dayanır. Bilim hiçbir konuda dogma zorlamaz. Bir durum ele alınır, sorgulanır, gözlemlenir, tekrarlanır ve bağımsız farklı kaynaklarca da aynı süreç tekrarlanır … Her seferinde aynı kesinlikle sonuç alınırsa bu durumun bir kural olduğu kabul edilir. Eğer evrim gibi çok uzun bir süreci ele alıyorsa, gözlem ve matematiksel mantık ile tümevarım yapar. Yine de tekrarlanarak gözlemleme süreci çok uzun olduğu için günübirlik yaşayanların bolca saldırısına açık olur. Üstelik canlı gibi çok fazla değişkene sahip bir nesne de temel kuralları ve destekleyici ayrıntı kurallarda zor kurulur. Yine de elde edilen sonuçlar, bir çok bağımsız gözlemcinin farklı sonuçları ile uyumlu olduğu için ana kurallar çıkartılabiliyor. Yine de evrim, doğanın canlılar dünyasındaki kuantum alanıdır. Yani size tek, net bir sonuç vermez. Olasılıklar ve değişkenlere göre olası sonuçları verir. Bu yapısı ne yazık ki, bir çok firsatçı için saldırı ve propaganda aracıdır.
Din ile bilimin ayrı olduğu ve kişileri zorladığı noktayı bu örnekleme ile sanırım anlatabildim.
Bilim din ile çelişir mi? Bu tamamen subjektif bir konu. Eğer dine ya da bilime yaklaşımınızda bunlardan birinin gözü ile diğerini değerlendirirseniz, elbette çelişir. Ama eğer dini insanın bilinmezi arayışı ve cevaplaması olarak ele alırsanız, bilim içinde aynı şeyi düşünürseniz birbirlerini destekleyici tamamlayıcı olurlar. Din size bilimin asla gitmeyi düşünmeyeceği yollarda bakış açısı ve yaklaşım sunar. Bilim ise bu yaklaşımların doğruluğunu denetler…
Örneğin, tüm dinlerde başlangıçtan önce hiçbir şey yoktur. Sonra bir anda her yer ışık olur ve her şey oluverir. Üstelik zaman kavramları da görecelidir.
Bilime göre her şey, tek ve homojen bir kaynaktan doğmuştur. Üstelik bu kaynak zamanla farlılaşmış olsa da her yerdedir.
Bizim hatamız, canlılığı, cansızlığa göre çok üstün görmemizde. Oysa canlı birimlerin uzun vadeli fizyolojik durumlarını özellikle enerji girdi ve çıktıları açısından ele alsak; entropiye uygun olarak enerjinin ortalamaya dağılmasında farklı bir yol olduğunun düşünebilirdik. Besleniriz enerji alırız, iş yaparız enerjiyi dağıtırız. Ölürüz, yaşam boyunca depolanmış cansız maddeler ve kaynaklar daha küçük birimlere dağıtılır.
Bu nedenle din ile bilim aynı kefede ele alınmamalı. Elma ile armut toplamak olur bu. Eşdeğer, aynı, benzer değiller. Aynı sorulara farklı cevapları olabilirler. Bunlardan işinize geleni kabul edebilirsiniz. Ya da etmeyebilirsiniz.
Sonuçta ikisi de insanlığın bilinmeyene cevap verme çabasının ürünüdür. Her ikisi de kendi koşullarına göre doğruları ya da doğruya yakınları içerebilir. Mesela, eğer Planck uzunluğu şu an‘kinin iki katı olsaydı; sonsuza giden sabit Pi sayısı farklı olabilirdi. Yani çapını veya çevresini bildiniz bir çemberin diğer ölçüsü ve buna bağlı olan tüm trigonometri farklı olacaktı. Çünkü evrenin eğimi farklı olurdu.
Yani sayısal değerlerin kesinliği için bile “ceteris paribus” var.
Burtay Mutlu 27 Temmuz 2015.
Görkem Öge 22 Temmuz 2015
dinin dogmatik bilimin sorgulayıcı olması en temel farklılık zıt olmaları ve ikisininde hayatı kendi bakışlarıyla açıklamaya çalışması çatışmaya zemin hazırlıyor ama insanlık farklı görüşe saygı duymayı bir gün öğrenecek mi ?
mimiuzay 23 Temmuz 2015
Dini bilgiler de, Tanrı'nın din gönderdiği fikri de mantıkla örtüşmez. Zaten 3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur. İnsan mantığının ulaşabileceği limit nokta, evrende, insanı aşan bir bilgi olduğudur.
Ali Uçar 23 Temmuz 2015
Bu linki devamli takip ederseniz ve derin arastirmaya girerseniz aslinda bilim ile ilimin celismedigini ayni seyi anlattigini farkedebilirsiniz...Evrensel isleyis sistemi TEKtir...http://okyanusum.com/
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015
Mimiuzay… Sizinle hemfikirim ama bu fikrimizin konuyla zerre ilgisi yok. Unutmayınız ki “Gerçeklere demokrasi ile ulaşılmaz!” Bunu açıklayıp sözü uzatmayayım, anlayacağınızı umuyorum. Ali Uçar… “3 İbrahim'i din dışında peygamber gönderildiğini iddia den din yoktur” iddianızda yanılıyorsunuz… İslam, “Her ümmete uyarıcı gönderdik” der. Bu iddiaya göre, başka galaksilerdeki akıllı yaşamlara da peygamber gitmiş olmalı. Evrensel Sırlar… Verdiğiniz sitede, önerdiğiniz gibi derin araştırmaya girmeme hiç mi hiç gerek yok. Çünkü orada derinleşecek hiçbir şey yok. Astrolojiyi bilimsel bir disiplin olarak gören, “İnsanlığın oluş düzeni ve sistemi Astroloji ilminde mevcuttur” gibi bir cümleyi içeriğine alan hiç ama hiçbir kaynağı ve bu kaynağı bana öneren sizi de, en küçük ölçekte bile ciddiye almam olanaksız. Zaten nerede “bilim” kelimesi yerine “ilim” kelimesi kullanılıyordur, oradan hızla uzaklaşınız. Bunun üzerine binlerce sayfa/saat konuşmuşuzdur. Bu başlığı açmamdaki esas amaç zaten, “inanılacak” şeylerle “bilinecek” şeyleri ayırt edebilmemizin önemi. Sizin bu ayırımı fark edemediğinizi görüyorum ve umarım bir gün fark edersiniz diye umuyorum. Astroloji bilim değildir. Astrolojinin her kelimesi, cümlesi, dayanağı, noktası virgülü baştan sona “SAÇMALIK”tır… Aksini iddia ediyor iseniz, gerçekten akademik vasfa ve kimliğe sahip tek ama tek bir kuruluştan çıkmış, astroloji üzerine bir araştırma tez sonucu elde edilmiş kanıt, ispat gösteriniz. Tek bir tane… Gösteremezsiniz. Buna göre siz astrolojiye “inanıyorsunuz”dur Buna bir sözüm yok. İnanıyor olmanıza yani… Bu sizin tercihiniz. Ancak inanılmak üzere tasarlanmış hiçbir şeyi lütfen bilimle karıştırmayalım.
Görkem Öge 24 Temmuz 2015
inanmak ve bilmek ayrı kavramlar olabilir ama bütün algılarımız birbiriyle bağlantılıdır.yani bazı insanlar bilmediği şeye inanmak istemez basite indirgemekte istemez düşünceler komplekstir tıpkı nöron ağlarının bağlantıları gibi.
mimiuzay 24 Temmuz 2015
Sevgili Gorkem Bilen kimseye birsey ogretilemez...Bu sayfayi objektif olarak bildiklerini bir kenara koyarak degerlendirmeyi denemelisin...Yoksa kaybediceklerini hayal bile edemezsin...Bilim ve din birlikte olamaz onyargilarinla ciddiye almamanin faturasini sonsuz bir hayatta kaybedeceklerinle odersin...Tabii karar senin ve herkes kendi secimlerinin sonuclarin yasar....Insan beyninin Evrendeki tum frekanslari OKUYAbilecek ve desfire edebilecek kapasitesinden ve bunlarin Noron aktiveteleriyle baglantilarindan haberi olmayan birinin bilimsel konustugunu sanmasida ayrica cok tuhaf...Ve dinde kader adiyla isaret edilen ALlahin Yaratma mekanizmasinin GAlaksilerden , KAranlik madde denilen bilimin bugun algilayamadigi yapilardan, burclar denen yildiz ve gezegen sistemlerinden gelen FOTONlarin,enerji parcaciklarinin DNAlarimizi ve gezegenimizi devamli formatliyarak bizlerde degisikliklere yol actigini ve duygulari, akil yetilerimizi, fiziksel yetilerimizi, genetigimizi, tum enerjimizi etkiledigini bilmemek, redetmek hele bugun kara cahil olmakla esdeger...Kucucuk AY bile okyanuslari kilometrelerce gelgit yaptirirken, vucudunun fiziksel bolumunun %90 i su olan bizler nasil etkilenmeyiz...Bunlar bile objektif dusunen insanlara kapi acmaya yeter...Karar senin...Kimseye zorla birsey tavsiye edilemez...Nacizane dost tavsiyesi yolladigimiz linki ve soylediklerimizi ciddiye aliver...sevgiler
Evrensel Sirlar 24 Temmuz 2015
Görkem Öge, dini bilgi ve kaynaklardan kastın nedir bilmiyorum ama ben dinimizin kitabı olan Kur'an'daki ayetlerden Allah'ın, peygamberlerinden sonra gelen en emin insanlar olarak bilim adamlarını gösterdiğini okudum. Allah’ın bizler için gönderdiği kitabının başında kullarına “Oku” dediğini, içindeki birçok ayette (Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk olsaydı, Kur’an’ın içinde kaç kez geçtiğini de söylerdi) aklımızı çalıştırmamızı istediğini, aklını çalıştırmayanın üzerine pislik yağdıracağını okudum. Ayrıca en büyük düşman olarak ne ateisti ne de namaz kılmayanı konu etmediğini, dini ihtiraslarına alet edip insanları sömürenleri ve sinsi emellerine ulaşmak için namaz kılanları ve kamu hakkı yiyenleri lanse ettiğini okudum. Din ile bilim arasındaki ilişkilere, söylentiler bazında değil de Kur’an içindeki ve Kur’an dışındaki dini bilgilerin birbiriyle bağdaşıp bağdaşmadığını ve bağdaşıp bağdaşmama nedenlerinin neler olabileceğini bilimsel kurallar çerçevesinde araştırma bazında bakmak ve ondan sonra bir yargıya varmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Unutmamalı ki bilginin doğru olanı değerlidir, doğru olmayan bilginin el üstünde tutulması değil elimine edilmesi gerekir. Konu üzerinde sayfalarca bilgi alışverişi yapılabilir. Ben din açısından giderek kısa bir açıklama yaptım. Bunun bir de bilim tarafından bakılarak açıklaması var ki onun da düşündüğünün tersi doğrultuda olduğunu biliyorum. Kolay gelsin
Cem Murat 25 Temmuz 2015
Din insanın bilinmeyen karşısında güvenini artıran ve destekleyen bir kavramdır. Çoğu din; insanın, günlük hayatındaki kontrol gücünü artırma ihtiyacından doğmuştur. Doğa dinlerindeki büyülere, sihirlere, fallara, yıldızlara; çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerde dualar eklenmiştir. ( Bir kelimeyi- cümleyi belli bir sayıda söyleten dualar ile sağlık, sıhhat, huzur, aşk veya başarı beklemek aslında sihirin yeni bir görünümü olmuştur. Yani, (bence) şirktir.) Klan yaşamından, şehir devletlerine yöneliş ile doğa dinleri çok tanrılı dinlere, büyük krallıklar ve imparatorluklar ile de tek tanrılı dinlere yöneliş olmuştur. Çünkü din aynı zamanda elit ve yönetici tabakanın toplumu daha kolay idare edilebilmesi ve yönetebilmesi için düzen kurucu biçimlendirici olmuştur. Özellikli biat ve itaat işlenmiş, sorgulamadan kabul etme yüceltilerek bir meziyet olarak sunulmuştur…
Tek tanrılı dinlerin ilk dönemlerine yani topluma sunuldukları döneme bakarsak, bir devrim gibi hepsi var olan düzenleme ve uygulamaları sorgulayarak, eleştirerek işe başlamışlardır. Sorgulamayı, düşünmeyi öğütleyen ve destekleyen dinler, tekelcilerin (ruhban sınıfın, (bizde hocaların, şıhların, efendilerin, bürokratların, padişahların, din alimlerinin) kontrolüne geçtikçe sorgulamadan itaat yüceltildi.
(Batı Rönesans ile bu dönemi geçerken, orta doğu hala aynı zihniyet dönemini yaşıyor. Oysa İslam da sorgulama, okuma, düşünme esastır)
Din ile bilim arasındaki çatışmanın temeli de bu noktaya dayanır. Bilim hiçbir konuda dogma zorlamaz. Bir durum ele alınır, sorgulanır, gözlemlenir, tekrarlanır ve bağımsız farklı kaynaklarca da aynı süreç tekrarlanır … Her seferinde aynı kesinlikle sonuç alınırsa bu durumun bir kural olduğu kabul edilir. Eğer evrim gibi çok uzun bir süreci ele alıyorsa, gözlem ve matematiksel mantık ile tümevarım yapar. Yine de tekrarlanarak gözlemleme süreci çok uzun olduğu için günübirlik yaşayanların bolca saldırısına açık olur. Üstelik canlı gibi çok fazla değişkene sahip bir nesne de temel kuralları ve destekleyici ayrıntı kurallarda zor kurulur. Yine de elde edilen sonuçlar, bir çok bağımsız gözlemcinin farklı sonuçları ile uyumlu olduğu için ana kurallar çıkartılabiliyor. Yine de evrim, doğanın canlılar dünyasındaki kuantum alanıdır. Yani size tek, net bir sonuç vermez. Olasılıklar ve değişkenlere göre olası sonuçları verir. Bu yapısı ne yazık ki, bir çok firsatçı için saldırı ve propaganda aracıdır.
Din ile bilimin ayrı olduğu ve kişileri zorladığı noktayı bu örnekleme ile sanırım anlatabildim.
Bilim din ile çelişir mi? Bu tamamen subjektif bir konu. Eğer dine ya da bilime yaklaşımınızda bunlardan birinin gözü ile diğerini değerlendirirseniz, elbette çelişir. Ama eğer dini insanın bilinmezi arayışı ve cevaplaması olarak ele alırsanız, bilim içinde aynı şeyi düşünürseniz birbirlerini destekleyici tamamlayıcı olurlar. Din size bilimin asla gitmeyi düşünmeyeceği yollarda bakış açısı ve yaklaşım sunar. Bilim ise bu yaklaşımların doğruluğunu denetler…
Örneğin, tüm dinlerde başlangıçtan önce hiçbir şey yoktur. Sonra bir anda her yer ışık olur ve her şey oluverir. Üstelik zaman kavramları da görecelidir.
Bilime göre her şey, tek ve homojen bir kaynaktan doğmuştur. Üstelik bu kaynak zamanla farlılaşmış olsa da her yerdedir.
Bizim hatamız, canlılığı, cansızlığa göre çok üstün görmemizde. Oysa canlı birimlerin uzun vadeli fizyolojik durumlarını özellikle enerji girdi ve çıktıları açısından ele alsak; entropiye uygun olarak enerjinin ortalamaya dağılmasında farklı bir yol olduğunun düşünebilirdik. Besleniriz enerji alırız, iş yaparız enerjiyi dağıtırız. Ölürüz, yaşam boyunca depolanmış cansız maddeler ve kaynaklar daha küçük birimlere dağıtılır.
Bu nedenle din ile bilim aynı kefede ele alınmamalı. Elma ile armut toplamak olur bu. Eşdeğer, aynı, benzer değiller. Aynı sorulara farklı cevapları olabilirler. Bunlardan işinize geleni kabul edebilirsiniz. Ya da etmeyebilirsiniz.
Sonuçta ikisi de insanlığın bilinmeyene cevap verme çabasının ürünüdür. Her ikisi de kendi koşullarına göre doğruları ya da doğruya yakınları içerebilir. Mesela, eğer Planck uzunluğu şu an‘kinin iki katı olsaydı; sonsuza giden sabit Pi sayısı farklı olabilirdi. Yani çapını veya çevresini bildiniz bir çemberin diğer ölçüsü ve buna bağlı olan tüm trigonometri farklı olacaktı. Çünkü evrenin eğimi farklı olurdu.
Yani sayısal değerlerin kesinliği için bile “ceteris paribus” var.
Burtay Mutlu 27 Temmuz 2015.
Şu evrimi bana bir açıklar mısınız ?
şu evrimi bana bir açık ar mısınız
ama öyle saçma sapan olduğu gibi kabullenilmiş dogmalar ile değil eğer
evrim bilimse ki bunun bilim olduğunu savunanlar var ispat isterim
küçük kafalı aptallar biyolojik şeylerden bahsettiğimi sanmasın eğer
evrimle var olduysa bigbang nereden geldi ;
halil Demirci 05 Mayıs 2015
Evrim nedir? Neyi amaçlıyor? Neden doğanın içinde bir işlevi vardır, kendi kararınızı verirsiniz.
Bilmek ile inanmak arasındaki fark bilgidir. Evrime inanıp inanmamak size kalmış. Ama evrimle ne kast ediliyor, ne anlatılıyor bilmeden, sadece inanç çerçevesinden olayı ele almak beyhude'dir.
Evrimi anlamak istiyorsanız önce bu konudaki iddiaları, hem olumlu olanları hem de olumsuz olanları iyice anlamalısınız. Kanıtları ne? Neye dayanıyorlar? Bilgileri oluşurken hangi aşamalardan geçmişler? Vardıkları sonuçları kanıtlayabilmişler mi? Bilimsel anlmada bir kanıt çok zordur. Sadece bir kişinin ya da grubun belli bir zamanda yaptığı çalışmanın sonucu hiç bir şey kanıtlamaz. Aynı deneyi aynı koşullarda, farklı zamanda farklı kişilerde yaptığı zaman aynı sonucu bulursa ele doğru olarak ele alınır. Eğer bir de koşulların değişmesine rağmen farklı zaman ve koşullarda da benzer sonuçlar alınıyorsa o zaman tamamen doğru olarak nitelenebilir.
Yani ispatınızı ya da ispatlanmayacağını başkalarının bilgilerinden değil, kendiniz bulcaksanız. Araştırın, sorgulayın, düşünün, mantık yürütün. Neden, niçin, nasıl sorularını sorun. Aldığınız her cevapla, yeni bir soru üretemiyorsanız, yanlış yola sapmışsınız demektir.
Burtay Mutlu 05 Mayıs 2015
Biz biyolojide her konuda kendimizi(pirimatları) gelişmiş olarak açıklıyoruz peki bu gelişmişlik kime göre? Ya örneğin bir arche ya da bir halkalı solucan gelişmişse? Benim anlam veremediğim daha basit yaşayıp doğaya ayak uydurmak mı gelişmişliktir yoksa organizması çok dokuları organları olan ve doğayı kendimizinmiş gibi kullanan insanlar mı gelişmiştir?
Yalçın Şenel 04 Mayıs 2015
Gelişmiş, üstün, mükemmel olma kavramı, evrim'in fark edildiği zaman içine yaftalanan, evrim düşüncesine ait olmayan bir bakış açısıdır. Evrim açısından her canlı zaten mükemmeldir. Kendi açısından gelişmiştir.
Ancak Darwin'in üzerinde durduğu şey, şartlara ve koşullara göre canlıların sadece bireysel olarak değil, tür olarak ta adaptasyon sürecinden geçmeleri ve bunu mükemmel şekilde gerçekleştirmeleriydi. Yani canlıları değil, değişim ve uyum sürecini mükemmel olarak tanımladıydı.
Her canlı gibi, her türün varoluş amacı da soyunun devam etmesi, gelecek kuşaklarının yaşamasını sağlamaktır. Nasıl bireysel açıdan her canlı, değişen koşullara adapte olursa (yaşamını sürdürmek için), her “tür” de aynı şeyi yapar. Tabii ufak bir farkla, bir tür ile o türün bir bireyinin yaşam süreleri farklı olduğu için değişim süreci ve etkileri de farklıdır.
Eğer şartlar bir canlının varlığını sürdürmesi için yeterliyse, evrilmesine gerek kalmaz. (Tek farkla insanın evriminde, insan kendi şartlarını sürekli zorlayıp, kendi varlığını kendisi, açgözlülüğü ve hırsı ile sürekli tehlikeye attığından, insanın evrimi biraz daha farklı olacak gibi.) Peki, “evrimin canlıyı mükemmelleştirdiği düşüncesi, bakış açısı nasıl eklendi?” derseniz... O dönemin en önemli özelliği kapitalist ekonominin güçlenmeye başladığı ve sömürgeciliğe, tüketim toplumları için kaynakların paylaşım kavgasının ilk dönemleriydi.
Güçlü olan zayıf olanın elindekini almaya, kaynaklarını, imkânlarını tüketmeyi doğal hakkı olarak görüyordu. Keza doğa’ya bakışları bile, "doğayla savaşmak, bilim vasıtasıyla doğayı yenmekti"
Bilime olan inanç ve doğanın alt edileceği, ehlileştirileceği düşüncesi hâkim kılınıyordu. Bu sayede doğal kaynaklar rahatça tüketiliyor, kapitalist sermaye büyüme, gelişme için yeni ekonomik kaynaklara yönelebiliyordu. (Bu arada günlük tüketimi 1,5 dünya günü üretimi geçen bir çekirge sürüsüne döndük. Doğanın içine ettik. Diğer canlıların yaşam hakkını ret ettik. Her şeyi insanın emrine verilmiş bir araç statüsüne indirdik)
Ancak aynı şekilde fabrikalarda üretim artışını karşılamak için tüketici bir toplum da gerekiyordu. Üstelik fabrikalarda artık en azından temel düzeyde eğitim almış kişilere duyulan ihtiyaçta artıkça, milli eğitim sistemleri de güçleniyordu. En başta Amerikan ve Fransız devrimi ile başlayan ve milliyetçilik akımları ile yayılan insan hakları düşüncesi de bu toplumlara yerleşiyordu. Öyle ki, savaşan uygar uluslar kendi aralarında bu kurallara uyarak, çatışma şiddetini ve zararını en aza indiriyorlardı. En azından savaşları centilmenler savaşı oluyordu. Ama aynı centilmenliği bir Afrikalıya, Çinliye, Kızılderiliye asla gösterme ihtiyacı duymadılar. (Bu dönemde Yunanlıların demokrasiyi kendileri için geliştirmiş olmaları gibi, kendileri için geçerli ve rekabet ettikleri diğer sanayileşen uluslar ile de çatışmaları en aza indirecek yeni kavramlar da üretiliyordu. Bu nedenle de 1nci dünya savaşında teknoloji ile toplu imha yöntemleri gelişince ve hele sivil halkta savaşa dâhil olunca, uygar batı dehşete düştü. Ama yine de yaptılar, daha da geliştirdiler.)
İşte böyle bir dönem de evrimin fark edilmesi gene bu zihniyetin işine yaradı. Çünkü insan haklarından bahseden, Tanrı adına iyilik ve doğruluk yapan, adaleti, medeniyeti yayan bir toplum olarak dünyaya yayılırken, önlerine çıkan engelleri yok ederken kullanabilecekleri bir bilimsel gerçek daha olmuştu.
Böylece kendilerini, gelişmiş mükemmel olarak tanımladılar. Sanayileşmemiş ülkeleri de geri, uygarlaşmamış, hatta insan olma sıfatına tam layık olmayan insanımsı varlıkların ülkesi olarak tanımladılar. Bu şekilde kendilerine ve toplumlarına, o ülkeleri sömürürken, insanlarını kullanırken, doğru olan, haklı olan, onlar içinde uzun vadede faydalı olacak işler yaptıklarına, inandılar, inandırdılar. Evrim bu kişilerin gerek ahlaki gerek ise dini açıdan kendilerini rahat hissetmeleri için bir araca çevrildi. Aynı zamanda Din’de saldırıya uğradı. Çünkü dinler tüm yaratılmışları eşit görür. İnsanları ayırmaz, İnsanı vicdanı ile de değerlendirme yapmaya zorlar. Bilim de zarar gördü, daha sonra kafatasçı, ırkçı düşüncelere de temel alındı.
Oysa evrim, canlının tür olarak değişen koşullara mükemmel uyum yeteneğini ve bunun o türün bireyleri üzerindeki etkisini, getirdiği değişimleri ele almaktadır.
Burtay Mutlu 05 Mayıs 2015
============================================================
Olmaz da, olur da demek mümkün değil.______
halil Demirci 05 Mayıs 2015
Evrim nedir? Neyi amaçlıyor? Neden doğanın içinde bir işlevi vardır, kendi kararınızı verirsiniz.
Bilmek ile inanmak arasındaki fark bilgidir. Evrime inanıp inanmamak size kalmış. Ama evrimle ne kast ediliyor, ne anlatılıyor bilmeden, sadece inanç çerçevesinden olayı ele almak beyhude'dir.
Evrimi anlamak istiyorsanız önce bu konudaki iddiaları, hem olumlu olanları hem de olumsuz olanları iyice anlamalısınız. Kanıtları ne? Neye dayanıyorlar? Bilgileri oluşurken hangi aşamalardan geçmişler? Vardıkları sonuçları kanıtlayabilmişler mi? Bilimsel anlmada bir kanıt çok zordur. Sadece bir kişinin ya da grubun belli bir zamanda yaptığı çalışmanın sonucu hiç bir şey kanıtlamaz. Aynı deneyi aynı koşullarda, farklı zamanda farklı kişilerde yaptığı zaman aynı sonucu bulursa ele doğru olarak ele alınır. Eğer bir de koşulların değişmesine rağmen farklı zaman ve koşullarda da benzer sonuçlar alınıyorsa o zaman tamamen doğru olarak nitelenebilir.
Yani ispatınızı ya da ispatlanmayacağını başkalarının bilgilerinden değil, kendiniz bulcaksanız. Araştırın, sorgulayın, düşünün, mantık yürütün. Neden, niçin, nasıl sorularını sorun. Aldığınız her cevapla, yeni bir soru üretemiyorsanız, yanlış yola sapmışsınız demektir.
Burtay Mutlu 05 Mayıs 2015
Sayın Yalçın Şenel'e verdiğim
cevaba bakabilirsiniz. Tam olarak istediğiniz olmasa da, en azından
olayı nasıl inceleyebileceğiniz konusunda fikir verebilir.
Biz biyolojide her konuda kendimizi(pirimatları) gelişmiş olarak açıklıyoruz peki bu gelişmişlik kime göre? Ya örneğin bir arche ya da bir halkalı solucan gelişmişse? Benim anlam veremediğim daha basit yaşayıp doğaya ayak uydurmak mı gelişmişliktir yoksa organizması çok dokuları organları olan ve doğayı kendimizinmiş gibi kullanan insanlar mı gelişmiştir?
Yalçın Şenel 04 Mayıs 2015
Gelişmiş, üstün, mükemmel olma kavramı, evrim'in fark edildiği zaman içine yaftalanan, evrim düşüncesine ait olmayan bir bakış açısıdır. Evrim açısından her canlı zaten mükemmeldir. Kendi açısından gelişmiştir.
Ancak Darwin'in üzerinde durduğu şey, şartlara ve koşullara göre canlıların sadece bireysel olarak değil, tür olarak ta adaptasyon sürecinden geçmeleri ve bunu mükemmel şekilde gerçekleştirmeleriydi. Yani canlıları değil, değişim ve uyum sürecini mükemmel olarak tanımladıydı.
Her canlı gibi, her türün varoluş amacı da soyunun devam etmesi, gelecek kuşaklarının yaşamasını sağlamaktır. Nasıl bireysel açıdan her canlı, değişen koşullara adapte olursa (yaşamını sürdürmek için), her “tür” de aynı şeyi yapar. Tabii ufak bir farkla, bir tür ile o türün bir bireyinin yaşam süreleri farklı olduğu için değişim süreci ve etkileri de farklıdır.
Eğer şartlar bir canlının varlığını sürdürmesi için yeterliyse, evrilmesine gerek kalmaz. (Tek farkla insanın evriminde, insan kendi şartlarını sürekli zorlayıp, kendi varlığını kendisi, açgözlülüğü ve hırsı ile sürekli tehlikeye attığından, insanın evrimi biraz daha farklı olacak gibi.) Peki, “evrimin canlıyı mükemmelleştirdiği düşüncesi, bakış açısı nasıl eklendi?” derseniz... O dönemin en önemli özelliği kapitalist ekonominin güçlenmeye başladığı ve sömürgeciliğe, tüketim toplumları için kaynakların paylaşım kavgasının ilk dönemleriydi.
Güçlü olan zayıf olanın elindekini almaya, kaynaklarını, imkânlarını tüketmeyi doğal hakkı olarak görüyordu. Keza doğa’ya bakışları bile, "doğayla savaşmak, bilim vasıtasıyla doğayı yenmekti"
Bilime olan inanç ve doğanın alt edileceği, ehlileştirileceği düşüncesi hâkim kılınıyordu. Bu sayede doğal kaynaklar rahatça tüketiliyor, kapitalist sermaye büyüme, gelişme için yeni ekonomik kaynaklara yönelebiliyordu. (Bu arada günlük tüketimi 1,5 dünya günü üretimi geçen bir çekirge sürüsüne döndük. Doğanın içine ettik. Diğer canlıların yaşam hakkını ret ettik. Her şeyi insanın emrine verilmiş bir araç statüsüne indirdik)
Ancak aynı şekilde fabrikalarda üretim artışını karşılamak için tüketici bir toplum da gerekiyordu. Üstelik fabrikalarda artık en azından temel düzeyde eğitim almış kişilere duyulan ihtiyaçta artıkça, milli eğitim sistemleri de güçleniyordu. En başta Amerikan ve Fransız devrimi ile başlayan ve milliyetçilik akımları ile yayılan insan hakları düşüncesi de bu toplumlara yerleşiyordu. Öyle ki, savaşan uygar uluslar kendi aralarında bu kurallara uyarak, çatışma şiddetini ve zararını en aza indiriyorlardı. En azından savaşları centilmenler savaşı oluyordu. Ama aynı centilmenliği bir Afrikalıya, Çinliye, Kızılderiliye asla gösterme ihtiyacı duymadılar. (Bu dönemde Yunanlıların demokrasiyi kendileri için geliştirmiş olmaları gibi, kendileri için geçerli ve rekabet ettikleri diğer sanayileşen uluslar ile de çatışmaları en aza indirecek yeni kavramlar da üretiliyordu. Bu nedenle de 1nci dünya savaşında teknoloji ile toplu imha yöntemleri gelişince ve hele sivil halkta savaşa dâhil olunca, uygar batı dehşete düştü. Ama yine de yaptılar, daha da geliştirdiler.)
İşte böyle bir dönem de evrimin fark edilmesi gene bu zihniyetin işine yaradı. Çünkü insan haklarından bahseden, Tanrı adına iyilik ve doğruluk yapan, adaleti, medeniyeti yayan bir toplum olarak dünyaya yayılırken, önlerine çıkan engelleri yok ederken kullanabilecekleri bir bilimsel gerçek daha olmuştu.
Böylece kendilerini, gelişmiş mükemmel olarak tanımladılar. Sanayileşmemiş ülkeleri de geri, uygarlaşmamış, hatta insan olma sıfatına tam layık olmayan insanımsı varlıkların ülkesi olarak tanımladılar. Bu şekilde kendilerine ve toplumlarına, o ülkeleri sömürürken, insanlarını kullanırken, doğru olan, haklı olan, onlar içinde uzun vadede faydalı olacak işler yaptıklarına, inandılar, inandırdılar. Evrim bu kişilerin gerek ahlaki gerek ise dini açıdan kendilerini rahat hissetmeleri için bir araca çevrildi. Aynı zamanda Din’de saldırıya uğradı. Çünkü dinler tüm yaratılmışları eşit görür. İnsanları ayırmaz, İnsanı vicdanı ile de değerlendirme yapmaya zorlar. Bilim de zarar gördü, daha sonra kafatasçı, ırkçı düşüncelere de temel alındı.
Oysa evrim, canlının tür olarak değişen koşullara mükemmel uyum yeteneğini ve bunun o türün bireyleri üzerindeki etkisini, getirdiği değişimleri ele almaktadır.
Burtay Mutlu 05 Mayıs 2015
============================================================
Soru: Evrim doğru ise
önümüzdeki milyonlarca yıl dünya hala ayaktaysa bizler gibi akıllı canlılar
evrilebilirmi?
Bertuğ Kandır 22
Nisan 2015
Evrimi, entropinin doğal bir sonucu olarak ele alın. Sürekli maddeler yer değiştiriyor, geçici olarak sistemlere katılıp ayrılıyorlar ve her seferinde yeni sistemler oluşturuyorlar. Maddeler için güneş sistemlerinin oluşması, patlaması, yeniden sistemlerin oluşması da bu açıdan evrimdir. Şu an dünya üzerindeki tüm maddeler, güneşimizden önceki başka bir güneşin patlamasından kalan maddeler. Onun daha büyük olduğunu düşünürsek, ömrü daha kısa idi. Yani o da çok daha büyük bir yıldızın kalıntısından oluşmuş olabilir.
Canlılar içinde evrim benzer, her canlı türü içinde bulunduğu sisteme adapte oluyor ama sistemler değiştikçe, o da değişiyor. Ama esas sorunuza gelirsek, akıl. Dünya üzerinde halen, insandan başka akıllı ve zeki canlılar var. Örneğin, kargalar, yunuslar, ahtapotlar, şempanzeler, kediler, köpekler hatta karıncalar. (Karıncalar ve arılar sibernetik zekâ için çok önemli örnekler, tek başına iken bir baytlık zekası olsa bile, koloni halindeyken milyonlarca baytlık veri işleyip, sistemler organize edebiliyorlar.) Buradan "Aklı", bilgi iletişim ve işleme, değerlendirme olarak yorumlayabiliriz. Buna göre de değişen şartlara tutum, davranış ve duygusal tepki olarak "anlık”, evrimsel gelişim olarak aktarılmış bilgi olarak "süreç" içinde cevap veriliyor. Bilinci ise, bunun farkında olma ve yönlendirilebilmesi olarak da ele alabiliriz. Şu an dünya üzerindeki mevcut canlıların içinde bilinç düzeyi en yüksek olanı insanlar.
İnsan ise buna zorlandığı için ulaşmıştır. Yani değişen koşullara uyum çerçevesinde, hayatını devam için en verimli yollardan biri olarak geliştirmiştir. Dini açıdan ele alırsak bunu, Allahü Teâlâ’ (C.C.) nın insanı yaratmasının bir parçası olarak ta düşünebiliriz. Sonuçta O'nun için sadece "bir an" bile değil bu süreç, her şeyi sebepleri ile yarattığını da düşünürsek, insanı yaratmasının da benzer sürece tabii olması doğal olmalı.
Evrimi, entropinin doğal bir sonucu olarak ele alın. Sürekli maddeler yer değiştiriyor, geçici olarak sistemlere katılıp ayrılıyorlar ve her seferinde yeni sistemler oluşturuyorlar. Maddeler için güneş sistemlerinin oluşması, patlaması, yeniden sistemlerin oluşması da bu açıdan evrimdir. Şu an dünya üzerindeki tüm maddeler, güneşimizden önceki başka bir güneşin patlamasından kalan maddeler. Onun daha büyük olduğunu düşünürsek, ömrü daha kısa idi. Yani o da çok daha büyük bir yıldızın kalıntısından oluşmuş olabilir.
Canlılar içinde evrim benzer, her canlı türü içinde bulunduğu sisteme adapte oluyor ama sistemler değiştikçe, o da değişiyor. Ama esas sorunuza gelirsek, akıl. Dünya üzerinde halen, insandan başka akıllı ve zeki canlılar var. Örneğin, kargalar, yunuslar, ahtapotlar, şempanzeler, kediler, köpekler hatta karıncalar. (Karıncalar ve arılar sibernetik zekâ için çok önemli örnekler, tek başına iken bir baytlık zekası olsa bile, koloni halindeyken milyonlarca baytlık veri işleyip, sistemler organize edebiliyorlar.) Buradan "Aklı", bilgi iletişim ve işleme, değerlendirme olarak yorumlayabiliriz. Buna göre de değişen şartlara tutum, davranış ve duygusal tepki olarak "anlık”, evrimsel gelişim olarak aktarılmış bilgi olarak "süreç" içinde cevap veriliyor. Bilinci ise, bunun farkında olma ve yönlendirilebilmesi olarak da ele alabiliriz. Şu an dünya üzerindeki mevcut canlıların içinde bilinç düzeyi en yüksek olanı insanlar.
İnsan ise buna zorlandığı için ulaşmıştır. Yani değişen koşullara uyum çerçevesinde, hayatını devam için en verimli yollardan biri olarak geliştirmiştir. Dini açıdan ele alırsak bunu, Allahü Teâlâ’ (C.C.) nın insanı yaratmasının bir parçası olarak ta düşünebiliriz. Sonuçta O'nun için sadece "bir an" bile değil bu süreç, her şeyi sebepleri ile yarattığını da düşünürsek, insanı yaratmasının da benzer sürece tabii olması doğal olmalı.
Tabii burada "insan olmak" ne demek? Sorusu
geliyor. Eğer beyniniz bir köpeğe nakledilse, bu düşünce, bilgi ve bilinç ile
dünyayı görseniz, ( beyin naklinin önündeki engeller biyolojik sadece ama uygun
teknoloji olası ), siz hala insan mısınız? Yoksa köpek mi? Doğal olarak
insansınız. Çünkü insanı insan yapan şey, vücudu değil, bilinci ve
aklıdır.
Geçmişte milyonlarca yıllık süreçte, dünya üzerinde başka canlılar oluşmuş ve bizim gibi kendi kendilerini yok etmiş olabilirler. İnsanın kökeni en fazla 8 milyon yıl. Homo Sapiens'ın ki 200 bin yıl, Modern uygarlığın ki 5 bin yıl. Şu anki teknolojimizin ki ise, 200 yıl. Bu gidişle kendi kendimizi yok etmemize de 200–300 yıl var. (Bu dünyayı tüketim düzeyiyle)
En kalıcı atık madde plastik, doğada 1000 yıl kadar kalabiliyor. Yani dinozorlardan bu yana 65 milyon yılda, her 10 milyon yılda bir akıllı bir canlı (insan) oluşsa 6 defa olabilirdi. Dünyanın üzerinde 500 milyon yıldır ortalama yaşam olduğunu düşünürsek bu 50 defa mümkün olabilirdi. Ve hiç bir kalıntıları kalmazdı, hepsi çözünmüş olurdu doğada.
Yine de bilinçli akıl kolay oluşan bir şey değil. Yoksa
dinozorların 300 milyon yıllık hâkimiyetinde en azından ya da aradaki süreçte
akıllı bir canlı gelişebilirdi. Bunu
akıllı bir canlı oluşumu için gerekli ve yeterli bilginin DNA da daha
birikmemesine bağlayabiliriz. Ya da daha büyük bir ihtimalle zekânın ve aklın
gelişmesi için canlıları zorlayacak ağır koşulların oluşmamasını veya
oluştuğunda ise canlıların buna adapte olma sürelerinin yetmeden, türlerinin
yok olduğuna bağlayabiliriz. Belki de
uzaylılar olarak nitelene UFO'lar belki de dünya da yetişmiş ve ayrılmış bir
ırkın dünyayı tekrar ziyaretleri, ilgileri olarak da düşünebiliriz. Her şey olası, ama kesin değil. Aynı şekilde
gelecekte, homo sapiens'in yerini alabilecek başka bir akıllı canlı türü, başka
bir insan ırkı, mümkün. Bu tamamen şartların
zorlamasına, canlının uyum yeteneğine ve tercihlerine ve zamana bağlı bir şey...
Geçmişte milyonlarca yıllık süreçte, dünya üzerinde başka canlılar oluşmuş ve bizim gibi kendi kendilerini yok etmiş olabilirler. İnsanın kökeni en fazla 8 milyon yıl. Homo Sapiens'ın ki 200 bin yıl, Modern uygarlığın ki 5 bin yıl. Şu anki teknolojimizin ki ise, 200 yıl. Bu gidişle kendi kendimizi yok etmemize de 200–300 yıl var. (Bu dünyayı tüketim düzeyiyle)
En kalıcı atık madde plastik, doğada 1000 yıl kadar kalabiliyor. Yani dinozorlardan bu yana 65 milyon yılda, her 10 milyon yılda bir akıllı bir canlı (insan) oluşsa 6 defa olabilirdi. Dünyanın üzerinde 500 milyon yıldır ortalama yaşam olduğunu düşünürsek bu 50 defa mümkün olabilirdi. Ve hiç bir kalıntıları kalmazdı, hepsi çözünmüş olurdu doğada.
Olmaz da, olur da demek mümkün değil.______
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)