Kısmen evet.
Çünkü fizik her ne kadar diğer bilim dalları gibi deney ve gözleme dayalı olsa da, temel konulara indiğinde, gözlem ve deney yapamadığı için varsayımlar üretmek zorunda...
Bu varsayımları, mevcut bilgiye bağlı olarak geliştirmektedir. Ve matematiğin öngördüğü mantık sistemini kullanmaktadır.
Filozofi, doğuşu itibariyle, gerçeği arayışta izlenecek prensipleri geliştirmiştir. Çünkü gerçekte felsefe, bilgiden bilgi üretme yöntemidir.
Şu an felsefe dalı için hangi bilim alanında kabul edilirse edilsin, hiç bir bilim alanında bir felsefeye sahip olmadan, çözüm üretemezsiniz.
Fizik biliminde de, elde edilen bilgi ve verileri yorumlayıp birleştirmek için bir bakış açısına ve bunu destekleyen bir felsefeye ihtiyacınız var.
Yoksa devam edilemez.
Zaten bilimin esas amacı da bu değil mi, felsefe ile geliştirilen varsayımları deneylerle sınayıp, gözlemlerle doğrulamak ya da yanlışlamak için.
_______________
Partially, Yes.
Because, although physics is based on experimentation and observation like other branches of science, it has to produce some assumptions when it comes down to the basic topics, where it cannot observe or do experiment ...
It develops these assumptions as based on the available information. And it uses the logic system foreseen by mathematics.
As the reason of its birth, Philosophy developed the principles to be followed in the search for the truth.
Because in reality philosophy is a method of producing knowledge from information.
No matter which field of science is accepted as the branch of philosophy at the moment, you cannot find a solution without having a philosophy in any field of science.
In the science of physics, you need a perspective which is supported by philosophy to interpret and combine the information and data obtained. Otherwise, it cannot be continued.
Isn't that the main purpose of science, anyway, to test the assumptions developed with philosophy by experiments to verify or false them by observations.
________________________________________________
Teils, Ja.
Denn obwohl die Physik wie andere Wissenschaftszweige auf Experimenten und Beobachtungen basiert, muss sie einige Annahmen treffen, wenn es um die Grundthemen geht, bei denen sie nicht beobachten oder experimentieren kann ...
Diese Annahmen werden auf der Grundlage der verfügbaren Informationen entwickelt. Und es verwendet das von der Mathematik vorgesehene Logiksystem.
Als Grund für ihre Geburt entwickelte die Philosophie die Prinzipien, die bei der Suche nach der Wahrheit zu befolgen sind.
Denn in Wirklichkeit ist Philosophie eine Methode, um Wissen aus Informationen zu erzeugen.
Unabhängig davon, welcher Wissenschaftsbereich derzeit als Zweig der Philosophie anerkannt ist, können Sie keine Lösung finden, ohne eine Philosophie in einem Wissenschaftsbereich zu haben.
In der Physik benötigen Sie eine Perspektive, die von der Philosophie unterstützt wird, um die erhaltenen Informationen und Daten zu interpretieren und zu kombinieren. Andernfalls kann es nicht fortgesetzt werden.
Ist das nicht der Hauptzweck der Wissenschaft, die mit der Philosophie entwickelten Annahmen durch Experimente zu testen, um sie durch Beobachtungen zu verifizieren oder zu verfälschen?
14 Nisan 2020 Salı
3 Nisan 2020 Cuma
KORONA - Covid19 İNSANLIĞIN KURTULUŞU
Ölümler, hastalıklar...
Salgın... Batan işletmeler, çaresizlik ve kısıtlılık... Korona ile bunlar
hayatımıza girdi ama...
Korona insanlık için bir kurtuluşu gibi gözüküyor.
(Ya da doğanın insanlıktan kurtuluşu...)
Kapitalist sistemin dayattığı tüketici toplum modeli zaten büyük bir tıkanma döneminde. Çevre kirliliği, sadece insan yaşamını değil tüm dünyayı toplu bir yok oluşa doğru sürüklüyor. Elbette doğa her zaman bir yolunu bulur.
Doğal kaynakların tüketilme hızı ise dünyanın kendisini yenileme hızını geçeli yıllar oldu. Her yıl, gelecek yıllardan tüketiyoruz.
Ama varlığımızı sürdürme ve yarınımızı garanti altına alma çabamızla öyle bir kısırdöngüye düştük ki. Çıkamıyorduk.
Daha fazla para kazanmak veya konforlu bir hayat sürmek için tüketirken, bunları korumak içinde gittikçe bencilleştik.
Kişisel hak ve özgürlükleri bile bahane ederek, bireyselliği öne çıkardık.
Geldiğimiz nokta da Covid19 insanlığın kurtuluşu için anahtar olacak gibi gözüküyor.
Neler oldu?
Ülkeler artan sera gazlarını azaltmak için zaten anlaşmaya yanaşmıyordu. Zar zor Paris'te bir araya gelip, gönülsüzce imza attılar ama oy ve para kaygısı ile verilen sözler aslında kağıt üzerinde kaldı.
Kimse fabrikasından, arabasından, ısıtmasından, soğutmasından vazgeçmek istemiyordu.
Bir anda sera gazı üretimi düşüverdi. Ülkelerin milyarlarca dolar harcayıp yapamadığını, korona yapıverdi.
Doğa kendisini yenileyemiyordu. Öyle bir hale geldik ki "sağlıklı" diye, çimlenmiş tohumları tüketmeye başladık.
Plastik torba yasakları sadece kirlenme hızını yavaşlattı. Plastik kirliliği yüzlerce yıl etkili kalacak gibi gözüküyor.
İnsan sağlığını dolaylı ve doğal yaşamı direk destekleyen doğal alanlar, ormanlar maden sahalarına teslim edilerek yok edildi. Ya da orman yangınları ile doğal alanlar, yeni imar-iskan ile hayvancılık mera alanlarına dönüştü.
Denizlerdeki balık popülasyonu tükenme noktasına geldi. Bahar döneminde milyonlarca havyarlı balık avlanıyordu.
Şimdi evlerine hapsolmuş balıkçılar sayesinde, bunlar soylarını devam ettirme şansı bulacak.
Tarımsal faaliyetlerin yavaşlaması, ilaçlama ve gübreleme esnasında soyu tükenme aşamasına gelmiş canlılar, belki de yok olmaktan kurtulacaklar. Daha çok kuş yavrularına daha çok böcek avlayabilecek.
Kendi kendini yok etme aşamasında hızla ilerleyen insanlık ve yokolan dünya için korona, bir uyarı oldu. Ama daha önemlisi, son bir fırsat.
Elbette bu fırsatın bir bedeli var. İnsanlığın ödeyeceği bir bedel.
Ama gelecek kuşakların, çocuklarımızın ödeyeceği bedelle kıyaslayınca, bu sorunların kaynağı olan bizim kuşağın ödemesi daha adil gözüküyor bence...
Korona - Covid19 ile fark edilen başka konularda var.
İlk başta, kentlerde yerel yönetimlerin alacağı kararların ve uygulamaların, bölgesel veya ulusal idarelerin alacakları kararlardan daha öncelikli olması gerektiği...
İkincisi, sosyal-sivil toplum kuruluşlarının, daha insan odaklı örgütlenmesi ve faaliyetlerinde sosyal fayda işlevini yüklenmeleri gerektiği...
Üçüncüsü, toplumsal hizmetlerde gönüllülük esasına dayalı örgütlenmelerin önemli olduğu görüldü. Rahat ve sorunsuz zamanlarda bu yapıların toplumca desteklenmesi en az teşvik edilmesi kadar önemli...
Korona insanlık için bir kurtuluşu gibi gözüküyor.
(Ya da doğanın insanlıktan kurtuluşu...)
Kapitalist sistemin dayattığı tüketici toplum modeli zaten büyük bir tıkanma döneminde. Çevre kirliliği, sadece insan yaşamını değil tüm dünyayı toplu bir yok oluşa doğru sürüklüyor. Elbette doğa her zaman bir yolunu bulur.
Doğal kaynakların tüketilme hızı ise dünyanın kendisini yenileme hızını geçeli yıllar oldu. Her yıl, gelecek yıllardan tüketiyoruz.
Ama varlığımızı sürdürme ve yarınımızı garanti altına alma çabamızla öyle bir kısırdöngüye düştük ki. Çıkamıyorduk.
Daha fazla para kazanmak veya konforlu bir hayat sürmek için tüketirken, bunları korumak içinde gittikçe bencilleştik.
Kişisel hak ve özgürlükleri bile bahane ederek, bireyselliği öne çıkardık.
Geldiğimiz nokta da Covid19 insanlığın kurtuluşu için anahtar olacak gibi gözüküyor.
Neler oldu?
Ülkeler artan sera gazlarını azaltmak için zaten anlaşmaya yanaşmıyordu. Zar zor Paris'te bir araya gelip, gönülsüzce imza attılar ama oy ve para kaygısı ile verilen sözler aslında kağıt üzerinde kaldı.
Kimse fabrikasından, arabasından, ısıtmasından, soğutmasından vazgeçmek istemiyordu.
Bir anda sera gazı üretimi düşüverdi. Ülkelerin milyarlarca dolar harcayıp yapamadığını, korona yapıverdi.
Doğa kendisini yenileyemiyordu. Öyle bir hale geldik ki "sağlıklı" diye, çimlenmiş tohumları tüketmeye başladık.
Plastik torba yasakları sadece kirlenme hızını yavaşlattı. Plastik kirliliği yüzlerce yıl etkili kalacak gibi gözüküyor.
İnsan sağlığını dolaylı ve doğal yaşamı direk destekleyen doğal alanlar, ormanlar maden sahalarına teslim edilerek yok edildi. Ya da orman yangınları ile doğal alanlar, yeni imar-iskan ile hayvancılık mera alanlarına dönüştü.
Denizlerdeki balık popülasyonu tükenme noktasına geldi. Bahar döneminde milyonlarca havyarlı balık avlanıyordu.
Şimdi evlerine hapsolmuş balıkçılar sayesinde, bunlar soylarını devam ettirme şansı bulacak.
Tarımsal faaliyetlerin yavaşlaması, ilaçlama ve gübreleme esnasında soyu tükenme aşamasına gelmiş canlılar, belki de yok olmaktan kurtulacaklar. Daha çok kuş yavrularına daha çok böcek avlayabilecek.
Kendi kendini yok etme aşamasında hızla ilerleyen insanlık ve yokolan dünya için korona, bir uyarı oldu. Ama daha önemlisi, son bir fırsat.
Elbette bu fırsatın bir bedeli var. İnsanlığın ödeyeceği bir bedel.
Ama gelecek kuşakların, çocuklarımızın ödeyeceği bedelle kıyaslayınca, bu sorunların kaynağı olan bizim kuşağın ödemesi daha adil gözüküyor bence...
Korona - Covid19 ile fark edilen başka konularda var.
İlk başta, kentlerde yerel yönetimlerin alacağı kararların ve uygulamaların, bölgesel veya ulusal idarelerin alacakları kararlardan daha öncelikli olması gerektiği...
İkincisi, sosyal-sivil toplum kuruluşlarının, daha insan odaklı örgütlenmesi ve faaliyetlerinde sosyal fayda işlevini yüklenmeleri gerektiği...
Üçüncüsü, toplumsal hizmetlerde gönüllülük esasına dayalı örgütlenmelerin önemli olduğu görüldü. Rahat ve sorunsuz zamanlarda bu yapıların toplumca desteklenmesi en az teşvik edilmesi kadar önemli...
Dördüncüsü, kent yaşamının ekonomik ve sosyal imkanlarına
rağmen, temel yaşamsal konularda çok kısır ve kısıtlayıcı olduğu görüldü.
Özellikle sağlıklı ve güvenilir gıda konusunda, başka bölgelere bağımlılık ciddi bir zaaf.
Kent yakınındaki bir çok tarım alanının, imar çılgınlığı yüzünden binalara ve asfalta teslim edilmiş olmasının zararları daha da belirginleşti.
Bu amaçla, kentsel tarımı güçlendirecek, destekleyecek ve özendirecek teşvik ve uygulamaların öncelik kazanması gerekiyor.
Beşincisi, çalışma koşullarında zorunlu şartlar kalktığında eski sisteme dönülmemesi gerektiği gözüküyor. Bunun iki nedeni var.
İlki, bu tür sorunlar ve felaketler önümüzdeki yıllarda gene karşımıza çıkacak gibi. İnsanlığın doğaya şimdiye kadar verdiği zarar, 3-5 aydaki kabuğuna çekilme ile düzelecek değil.
İkincisi, çalışma saatlerindeki azalma, vardiyalı, evden çalışma gibi çalışma ilişkileri de toplum yapısına girmeli.
Bu hem artan sayıdaki işsize iş imkanı sağlayıp, milli gelirden iş-zihin güçleri ile katılımlarını sağlayacak (Devlet hibe, destek ve yardımlarından çok daha tercih edilen bir yöntem olarak).
Hem de insanlara kendileri için zaman ayırma imkanı sağlayacak. Bu çoğumuzun ihtiyacı. İnsanlara, kendilerini gerçekleştirmeleri için bir fırsat. En azından gelecek kuşaklar için...
Elbette düzen değişimi sırasında ağrılı sancılar ve kayıplar olacak, oluyor. Sadece insanların hayatını kaybetmesi değil, işlerini ve hatta gelecek umutlarını da kaybediyorlar.
Özellikle sağlıklı ve güvenilir gıda konusunda, başka bölgelere bağımlılık ciddi bir zaaf.
Kent yakınındaki bir çok tarım alanının, imar çılgınlığı yüzünden binalara ve asfalta teslim edilmiş olmasının zararları daha da belirginleşti.
Bu amaçla, kentsel tarımı güçlendirecek, destekleyecek ve özendirecek teşvik ve uygulamaların öncelik kazanması gerekiyor.
Beşincisi, çalışma koşullarında zorunlu şartlar kalktığında eski sisteme dönülmemesi gerektiği gözüküyor. Bunun iki nedeni var.
İlki, bu tür sorunlar ve felaketler önümüzdeki yıllarda gene karşımıza çıkacak gibi. İnsanlığın doğaya şimdiye kadar verdiği zarar, 3-5 aydaki kabuğuna çekilme ile düzelecek değil.
İkincisi, çalışma saatlerindeki azalma, vardiyalı, evden çalışma gibi çalışma ilişkileri de toplum yapısına girmeli.
Bu hem artan sayıdaki işsize iş imkanı sağlayıp, milli gelirden iş-zihin güçleri ile katılımlarını sağlayacak (Devlet hibe, destek ve yardımlarından çok daha tercih edilen bir yöntem olarak).
Hem de insanlara kendileri için zaman ayırma imkanı sağlayacak. Bu çoğumuzun ihtiyacı. İnsanlara, kendilerini gerçekleştirmeleri için bir fırsat. En azından gelecek kuşaklar için...
Elbette düzen değişimi sırasında ağrılı sancılar ve kayıplar olacak, oluyor. Sadece insanların hayatını kaybetmesi değil, işlerini ve hatta gelecek umutlarını da kaybediyorlar.
Ama bu durum aynı zamanda, hatalardan ders alıp bir şeyleri düzeltmek için,
durma ve düşünme zamanı da sağlıyor insanlığa...
Gerçek sonucu korona değil, insanların vereceği ve uygulayacağı kararlar belirleyecek.
Gerçek sonucu korona değil, insanların vereceği ve uygulayacağı kararlar belirleyecek.
Etiketler:
akıl çağı,
akıl mantık,
Belirsizlik,
Beyin,
Bilim,
Coronai virüs,
Covid19,
çocuk,
çocuklar,
dönüşüm,
Gelecek,
insanlık,
Korona
29 Mart 2020 Pazar
"Hayat Kısa, Kuralları yık,
Kolay affet, Kahkalarla gül ve yüzünü güldürmeyi başaran hiç bir şey'e sırtını dönme..." demiş Bilge...
Bilge olduğunu düşünüyorum çünkü bu sözler; Yaşamın dünya'ya gelişine ve dünya'dan ayrılışına tanıklık eden birisinin sözleri. Belki bu bilgeyi kafamda mistikleştiriyorum ve fazla anlam yüklüyorum.
Yine de günümüzün genel sorunu olun Covid19 virüsü salgını sırasındaki, duyum, endişe ve beklentilerimle uyuşuyor.
Ancak bu sözlerin, üzerimdeki derin etkisi; bugünün babamı kaybetmenin ilk yıl dönümü olmasından da kaynaklanıyor.
Çünkü onun yaşam felsefesini de özetliyor.
"Hayat Kısa", kaç yıl sürerse sürsün, hayatı dolduran şeyler uzunluğunu belirliyor. Çoğumuz, ev-iş arasında yoğun ve tek düze bir akış içinde yaşıyoruz. Kendimizi gerçekleştirebileceğimiz konuları ise öteliyoruz.
Oysa bizden sonra gelenler, kaç yıl ömür sürdüğümüzle değil, o ömür içinde neler yaptığımızla ilgileniyor. Kayda geçenlerde bunlar zaten.
Endişelerimizle biçimlenmiş tutumlarımız, kurallarımız hep bizleri ötelemeye yöneltiyor.
Oysa, hayat bir hediye ve onu başka hayatlara katkı sağlayarak kullanmamız insanı en tatmin eden eylemlerden biri.
Evet, Hayat kısa. Özellikle sevmeyerek, kızarak, çekingen şekilde kenarda kalarak, cesaretle adım atmayarak geçirirsek.
Kısaca, hayatı pasif şekilde, verilenle yetinerek geçirdiysek kısa, çok kısa...
Alarak değil, vererek geçirerek doldurduysak uzun ve değerli.
"Kuralları Yık", Çoğumuz için kurallar var olan yaşam tarzının ve alışkanlıkların korunması için bir araçtır. Toplumun koyduğu kurallar ile sosyal hayatın temelleri belirlenirken, şahsi kurallar ile de yakın çevremizdekilerle olan ilişkilerimiz belirler.
Hayatımıza büyük kolaylıklar getiren ve tasarruf sağlayan kurallar aynı zamanda ne kadar güçlüyse, o kadar da kısıtlayıcıdır. Özellikle üretken ruhlar için.
Bir ruhun, bir diğerine verebileceği en güzel hediye, "yaşama sevincidir."
Bu ise bilinmezler karşısında, kişiye verilen koşulsuz destekle mümkün.
Bizi kısıtlayan kuralları yıkmak, özgür düşünmenin ve hissetmenin anahtarıdır.
Kimin ne düşündüğüne değil, kendimizin ne düşünüp hissettiğine göre hareket etmektir.
Eğer duygularımız olumlu ise zaten topluma aykırı gibi gözükse de, örnek olacak ve yeni normlar için temel olacaklardır. Bu da gelişim, ilerleme demektir.
"Kolay Affet", Zaten o kadar az insanla sevgiye dayalı ilişkimiz var ki. Kızgınlıklarımız, aramızda duygusal iletişim hissettiğimiz kişilerde yoğunlaşıyor.
Oysa, bugün yanımızda olan birisi, bir bakıyoruz ertesi gün aramızda değil.
Belki de kalan hayatımız boyunca.
O zaman, kızgınlıkla aldığımız o kararlar, eylemlerimiz bir kırbaç gibi her ortak hatıra da yüzümüze çarpıyor.
Kızgınlıklarımız, ruhumuzda "kızgın demirle eti dağlamak" gibi izler bırakıyor.
İnsan tamamen rasyonel bir varlık değildir. En akılcı, mantıkla karar alan insan bile bu kararları önce yüreğinin süzgecinden geçirir. Ona mantıklı gerekçeleri, tamamen baskın duygularının etkisi ile şekillendirir. Sonra da bunu uygular.
İnsan duygusal açıdan da dengeli değildir. O yüzden insanların hata yapması çok doğaldır.
Zaten insanlar, bu hatalarını fark edip, düzeltmek için çaba harcadıkça gelişirler. Yoksa doğuştan gelişmiş insan yoktur.
Affetmemek, sadece o kişiyi değil, kendimizi de cezalandırmaktır. Bizi yaşamanın nimetlerinden mahrum bırakır.
"Kahkahalar'la gül", İşte bu insanın içindeki en büyük güçtür. Hayata, bizi sınamak için getirdiği sorunlarla boğuşurken, ona kahkahalar'la karşılık verebilirsek, onun kısıtlamalarına karşı güçlü durabiliriz demektir.
Kahkaha, mutluluk demektir. O "an içinde yaşıyorum, var'ım" demektir. Ayaktayım demektir. Yaşamı ve getirdiklerini sevgiyle karşılıyorum, demektir.
Çevreye olumlu enerji verip destelemektir. Kalbin kızgınlığa ve öfkeye izin vermediğinin delaletidir. Diğerlerine, benimle güvendesin, güvendeyim demektir.
Herkes kahkaha atamaz. Toplum normları yüzünden, kendimizi kısıtlamaya yatkınız bu konuda maalesef.
Ama en kritik ve sorunlu bir anda, bir içten gülümseme bile insana güç verir. Olumlu yaklaştırır yaşama...
"Yüzümüzü güldürene, sırtımızı dönmemek", işte bu aslında tüm yazılanların özeti.
Yaşamımızda, aslında o kadar kapalıyız ki mutlu olup, hissetmeye. Mutlu olmamız için hem kendimizin, hem çevremizin katkısı ile bir tarafları yırtmak gerekiyor.
Mutluluğu, çok değişik şeylerde arıyoruz. Geniş ekonomik imkanlar, rahatlık, sevilmek, popüler olmak, vb. bir çok maddi koşula bağımlı olarak kabul edip, yaşıyoruz.
Aslında bu tüketime dayalı ekonomik modelin dayattığı mutluluk formülü..
Dışarıdan mutlu gözükmeyi, mutlu olmakla eş değer tutanlarımız var.
İşte sosyal medya da, basında "mutluymuş" gibi gözükmekle yetiniyoruz. Bunun için, para harcarken, gezerken ve yemek yerken fotolarımızı paylaşıyoruz. Gülen fotolar çekildikten sonra da, iç karartıcı iç dünyamıza dönüyoruz.
Oysa, bizi mutlu eden yaptıklarımız değil, bizimle o eylemi paylaşanların varlığı..
Mutluluk, temelde bir duygudur. Bizim dünya'ya ve yaşama bakış açımızla biçimlenmiş ve geri beslemedir. Onu yakalamak için maddi araçlara ihtiyacı yoktur.
Sadece insanın kendisine ve çevresine olan olumlu bakış açısı ve takdir yeteneğine bağlıdır.
Bir dostun, çocuğun sarılışı, bir sevgilinin dudakları, bir kedinin yanımızdaki mırıltısı, bir kuşun cıvıltısı hatta rüzgarla gelen bir çiçek kokusu bile mutluluk kaynağı olabilir. Tabi o bakış açısına sahip isek.
Bunun en güzel yolu ise, bize küçükte olsa mutluluk veren her ayrıntıya "saygı duyup, ayrı bir değer vermek"tir. Görmezden gelmeyerek, onların da yaşamımıza zenginlik katmasına izin vermektir.
29.03.2020
"Derin Sevgi"
Birisini sevmek, "derinden sevmek" nasıldır bilir misin?
Aklındadır. Her an. Çıkmaz. Zaten çıkmasını da istemezsin.
Kalbindedir. Her atışta, onu gördükçe, düşündükçe hızlanır.
Çarpıntıdan, gözlerin dünyayı görmez, ellerin tutmaz.
Bilge olduğunu düşünüyorum çünkü bu sözler; Yaşamın dünya'ya gelişine ve dünya'dan ayrılışına tanıklık eden birisinin sözleri. Belki bu bilgeyi kafamda mistikleştiriyorum ve fazla anlam yüklüyorum.
Yine de günümüzün genel sorunu olun Covid19 virüsü salgını sırasındaki, duyum, endişe ve beklentilerimle uyuşuyor.
Ancak bu sözlerin, üzerimdeki derin etkisi; bugünün babamı kaybetmenin ilk yıl dönümü olmasından da kaynaklanıyor.
Çünkü onun yaşam felsefesini de özetliyor.
"Hayat Kısa", kaç yıl sürerse sürsün, hayatı dolduran şeyler uzunluğunu belirliyor. Çoğumuz, ev-iş arasında yoğun ve tek düze bir akış içinde yaşıyoruz. Kendimizi gerçekleştirebileceğimiz konuları ise öteliyoruz.
Oysa bizden sonra gelenler, kaç yıl ömür sürdüğümüzle değil, o ömür içinde neler yaptığımızla ilgileniyor. Kayda geçenlerde bunlar zaten.
Endişelerimizle biçimlenmiş tutumlarımız, kurallarımız hep bizleri ötelemeye yöneltiyor.
Oysa, hayat bir hediye ve onu başka hayatlara katkı sağlayarak kullanmamız insanı en tatmin eden eylemlerden biri.
Evet, Hayat kısa. Özellikle sevmeyerek, kızarak, çekingen şekilde kenarda kalarak, cesaretle adım atmayarak geçirirsek.
Kısaca, hayatı pasif şekilde, verilenle yetinerek geçirdiysek kısa, çok kısa...
Alarak değil, vererek geçirerek doldurduysak uzun ve değerli.
"Kuralları Yık", Çoğumuz için kurallar var olan yaşam tarzının ve alışkanlıkların korunması için bir araçtır. Toplumun koyduğu kurallar ile sosyal hayatın temelleri belirlenirken, şahsi kurallar ile de yakın çevremizdekilerle olan ilişkilerimiz belirler.
Hayatımıza büyük kolaylıklar getiren ve tasarruf sağlayan kurallar aynı zamanda ne kadar güçlüyse, o kadar da kısıtlayıcıdır. Özellikle üretken ruhlar için.
Bir ruhun, bir diğerine verebileceği en güzel hediye, "yaşama sevincidir."
Bu ise bilinmezler karşısında, kişiye verilen koşulsuz destekle mümkün.
Bizi kısıtlayan kuralları yıkmak, özgür düşünmenin ve hissetmenin anahtarıdır.
Kimin ne düşündüğüne değil, kendimizin ne düşünüp hissettiğine göre hareket etmektir.
Eğer duygularımız olumlu ise zaten topluma aykırı gibi gözükse de, örnek olacak ve yeni normlar için temel olacaklardır. Bu da gelişim, ilerleme demektir.
"Kolay Affet", Zaten o kadar az insanla sevgiye dayalı ilişkimiz var ki. Kızgınlıklarımız, aramızda duygusal iletişim hissettiğimiz kişilerde yoğunlaşıyor.
Oysa, bugün yanımızda olan birisi, bir bakıyoruz ertesi gün aramızda değil.
Belki de kalan hayatımız boyunca.
O zaman, kızgınlıkla aldığımız o kararlar, eylemlerimiz bir kırbaç gibi her ortak hatıra da yüzümüze çarpıyor.
Kızgınlıklarımız, ruhumuzda "kızgın demirle eti dağlamak" gibi izler bırakıyor.
İnsan tamamen rasyonel bir varlık değildir. En akılcı, mantıkla karar alan insan bile bu kararları önce yüreğinin süzgecinden geçirir. Ona mantıklı gerekçeleri, tamamen baskın duygularının etkisi ile şekillendirir. Sonra da bunu uygular.
İnsan duygusal açıdan da dengeli değildir. O yüzden insanların hata yapması çok doğaldır.
Zaten insanlar, bu hatalarını fark edip, düzeltmek için çaba harcadıkça gelişirler. Yoksa doğuştan gelişmiş insan yoktur.
Affetmemek, sadece o kişiyi değil, kendimizi de cezalandırmaktır. Bizi yaşamanın nimetlerinden mahrum bırakır.
"Kahkahalar'la gül", İşte bu insanın içindeki en büyük güçtür. Hayata, bizi sınamak için getirdiği sorunlarla boğuşurken, ona kahkahalar'la karşılık verebilirsek, onun kısıtlamalarına karşı güçlü durabiliriz demektir.
Kahkaha, mutluluk demektir. O "an içinde yaşıyorum, var'ım" demektir. Ayaktayım demektir. Yaşamı ve getirdiklerini sevgiyle karşılıyorum, demektir.
Çevreye olumlu enerji verip destelemektir. Kalbin kızgınlığa ve öfkeye izin vermediğinin delaletidir. Diğerlerine, benimle güvendesin, güvendeyim demektir.
Herkes kahkaha atamaz. Toplum normları yüzünden, kendimizi kısıtlamaya yatkınız bu konuda maalesef.
Ama en kritik ve sorunlu bir anda, bir içten gülümseme bile insana güç verir. Olumlu yaklaştırır yaşama...
"Yüzümüzü güldürene, sırtımızı dönmemek", işte bu aslında tüm yazılanların özeti.
Yaşamımızda, aslında o kadar kapalıyız ki mutlu olup, hissetmeye. Mutlu olmamız için hem kendimizin, hem çevremizin katkısı ile bir tarafları yırtmak gerekiyor.
Mutluluğu, çok değişik şeylerde arıyoruz. Geniş ekonomik imkanlar, rahatlık, sevilmek, popüler olmak, vb. bir çok maddi koşula bağımlı olarak kabul edip, yaşıyoruz.
Aslında bu tüketime dayalı ekonomik modelin dayattığı mutluluk formülü..
Dışarıdan mutlu gözükmeyi, mutlu olmakla eş değer tutanlarımız var.
İşte sosyal medya da, basında "mutluymuş" gibi gözükmekle yetiniyoruz. Bunun için, para harcarken, gezerken ve yemek yerken fotolarımızı paylaşıyoruz. Gülen fotolar çekildikten sonra da, iç karartıcı iç dünyamıza dönüyoruz.
Oysa, bizi mutlu eden yaptıklarımız değil, bizimle o eylemi paylaşanların varlığı..
Mutluluk, temelde bir duygudur. Bizim dünya'ya ve yaşama bakış açımızla biçimlenmiş ve geri beslemedir. Onu yakalamak için maddi araçlara ihtiyacı yoktur.
Sadece insanın kendisine ve çevresine olan olumlu bakış açısı ve takdir yeteneğine bağlıdır.
Bir dostun, çocuğun sarılışı, bir sevgilinin dudakları, bir kedinin yanımızdaki mırıltısı, bir kuşun cıvıltısı hatta rüzgarla gelen bir çiçek kokusu bile mutluluk kaynağı olabilir. Tabi o bakış açısına sahip isek.
Bunun en güzel yolu ise, bize küçükte olsa mutluluk veren her ayrıntıya "saygı duyup, ayrı bir değer vermek"tir. Görmezden gelmeyerek, onların da yaşamımıza zenginlik katmasına izin vermektir.
29.03.2020
"Derin Sevgi"
Birisini sevmek, "derinden sevmek" nasıldır bilir misin?
Aklındadır. Her an. Çıkmaz. Zaten çıkmasını da istemezsin.
Kalbindedir. Her atışta, onu gördükçe, düşündükçe hızlanır.
Çarpıntıdan, gözlerin dünyayı görmez, ellerin tutmaz.
Bu sevgi bazen öyle sarar ki ruhunu, adım atmayı unutursun.
Ya da hayalini kaybetmemek için düşünmeyi kesersin.
Gözlerini kapatıp, uyuyamazsın. Kalbini durdurup, donamazsın.
Fazla seçeneğin kalmaz sürdürmek için yaşamayı.
Ya kaçarsın, ya da yaklaşırsın.
Yaklaşamıyorsan, başka sevgilerle kalbindeki boşluğu doldurmaya çalışırsın.
Ve görürsün ki, kalbine giren her sevgi damlası, sadece kabını büyütür,
Ayrı bir dünyadır, diğerinin yerini doldurmaz, orası hep boş ve hep açtır.
Bu kadar acı ve sıkıntısına rağmen, sevmek kötü değil ya...
İnsanı kendi kalbiyle bağlıyor ama güç, azim ve arayış veriyor.
Bazen sevdiğimizden uzaklaşmak isteriz,
Sevmediğimizden değil, artan sevgimizle beslenen çaresizliğimizden...
Bazen ise sevgimizle yaşatırız kalbimizde ve düşlerimizde, artık yaşamasa bile.
Sessizce, içten ve derin bir sessizlikle...
Babamı özledim.
(06.03.2020)
Not: Bu Covid19 salgını gösterdi ki, bugün kaçırdığım o ufacık mutluluk ilhamlarımı, yarın bulamayabilirim. Ya da daha kötüsü, onlar beni bulamayabilir. :-)
Önyargılarımı, koşullu beklentilerimi de terk etmeye çalışacağım.
Resim: "Çağlayan'ın Görünümü", 1871, Hermann Ottomar Herzog (1832 - 1932), özellikle manzara resimleriyle tanınan, Avrupa kökenli ve Amerikalı bir sanatçıydı. Düsseldorf resim okulu kökenlidir.
Resim: "Rüyalarımda uçmak" Michael Parkes (ABD)
Resim: "Aşıklar" Rene Magritte 1928
Resim:Tatyana Ilieva
Resim: "Bir Kentsel Romantizm", 1966 yılında Mogilev'de doğan Belaruslu sanatçı Dmitry Avlasevich tarafından yapıldı.
Resim: " Japonya'da Bahar" Kazuhiro Yashima
Mozaik: Gustav Klimt
Ya da hayalini kaybetmemek için düşünmeyi kesersin.
Gözlerini kapatıp, uyuyamazsın. Kalbini durdurup, donamazsın.
Fazla seçeneğin kalmaz sürdürmek için yaşamayı.
Ya kaçarsın, ya da yaklaşırsın.
Yaklaşamıyorsan, başka sevgilerle kalbindeki boşluğu doldurmaya çalışırsın.
Ve görürsün ki, kalbine giren her sevgi damlası, sadece kabını büyütür,
Ayrı bir dünyadır, diğerinin yerini doldurmaz, orası hep boş ve hep açtır.
Bu kadar acı ve sıkıntısına rağmen, sevmek kötü değil ya...
İnsanı kendi kalbiyle bağlıyor ama güç, azim ve arayış veriyor.
Bazen sevdiğimizden uzaklaşmak isteriz,
Sevmediğimizden değil, artan sevgimizle beslenen çaresizliğimizden...
Bazen ise sevgimizle yaşatırız kalbimizde ve düşlerimizde, artık yaşamasa bile.
Sessizce, içten ve derin bir sessizlikle...
Babamı özledim.
(06.03.2020)
Not: Bu Covid19 salgını gösterdi ki, bugün kaçırdığım o ufacık mutluluk ilhamlarımı, yarın bulamayabilirim. Ya da daha kötüsü, onlar beni bulamayabilir. :-)
Önyargılarımı, koşullu beklentilerimi de terk etmeye çalışacağım.
Resim: "Çağlayan'ın Görünümü", 1871, Hermann Ottomar Herzog (1832 - 1932), özellikle manzara resimleriyle tanınan, Avrupa kökenli ve Amerikalı bir sanatçıydı. Düsseldorf resim okulu kökenlidir.
Resim: "Rüyalarımda uçmak" Michael Parkes (ABD)
Resim: "Aşıklar" Rene Magritte 1928
Resim:Tatyana Ilieva
Resim: "Bir Kentsel Romantizm", 1966 yılında Mogilev'de doğan Belaruslu sanatçı Dmitry Avlasevich tarafından yapıldı.
Resim: " Japonya'da Bahar" Kazuhiro Yashima
Mozaik: Gustav Klimt
Etiketler:
affetmek,
Corona,
Covid19,
gülmek,
Hayat,
Korona,
sırt dönmemek,
yüzünü güldürmek
27 Mart 2020 Cuma
Kültürler ve kültür farklılarından kaynaklanan çatışmalar hakkında
Bu durum tüm insanlığa mahsus bir dramdır. Zannetmeyin sadce Japonlar, Korelilere veya Çinlilere uygulamıştır.
Homojen bir toplum kültürü olup buna uygun incelikli değerler ve zevkler geliştiren toplumlara bir bakın. Hepsinin, kendi kültür ve değerleriyle olan övünmesine göre, diğer kültürleri ve bireylerini ötekileştirme (insansı, insanlık dışı sayma) eğilimi var.
Japon kültürü çok değerli ve incelikli niteliklere sahiptir. Derin bir duygusallığı vardır. Ama aynı "özel olma" hissiyatı, diğer kültürlere karşı kendilerini üstün görmeleri nedeniyle, vahşetin de temeli olmuştur.
Benzer bir durumu, Fransızlarda veya İtalyanlarda Kuzey Afrika sömürgelerinde olduğu gibi, tüm Avrupa ülkelerinin geçmişinde görebilirsiniz.
Almanların Nazizim döneminde ortaya koyduklarından başlayarak, Belçika'nın Kongo'daki durumundan, Arapların Türklere, İsrail'in Araplara, Arapların Yahudilere, İngilizlerin İrlanda'sına, Amerika'da Kızılderililere, Çin de Çin kökenli olmayanlara, arasranız Kore geçmişinde bile var olabilir.
Almanların Nazizim döneminde ortaya koyduklarından başlayarak, Belçika'nın Kongo'daki durumundan, Arapların Türklere, İsrail'in Araplara, Arapların Yahudilere, İngilizlerin İrlanda'sına, Amerika'da Kızılderililere, Çin de Çin kökenli olmayanlara, arasranız Kore geçmişinde bile var olabilir.
Sorunun kökeninde, kendisini üstün bir toplumun bireyi olarak, diğerlerinden üstün görmek var.
Bu hataya düşen her millet, bu tür hataları yapar.
Bu hataya düşen her millet, bu tür hataları yapar.
Şanslıyız ki "Türk olmak, kültür ve dil birliğine" dayanıyor. Köken şartı öncelikli değil de, her tür kültür ile bağ kurabiliyor.
O yüzden Türk milliyetçiliğin dayandığı temeller çok önemli.
Atatürk, milliyetçiliği sanırım en güzel öneri bu konuda "Ne mutlu Türk'üm diyene! " ile ırk, köken ve din konularını gereksizleştirmiş.
22 Kasım 2019 Cuma
Romantizm Nedir?
Internet ortamında Romantizm üzerine bulduğum en iyi tanım şöyledir.
"Sözlükler Romantizmi ve romantik olanı, ona dair her şeyi
kapsayacak ve yine ona dair hiçbir şeyi dışarıda bırakmayacak şekilde
tanımlamanın mümkün olmadığını gösterircesine, farklı farklı anlamlar
arasında dolaşmamızı teklif etmektedir. Romantizm “şiddetli aşk
duyguları”, “hayal gücünden derinden etkilenmiş olmak”, “verili
gerçekliğin ötesine geçme arzusu”, “imkânsızı isteyen hayaller kurmak”,
“sarsıcı eleştirel fikirlere, devrimci ideallere sahip olmak”,
“tutkularla hareket etmeyi makul olana yeğlemek” gibi anlamlar
içermektedir.
Aslında Romantizm dendiğinde hemen herkesin aklından geçenleri dile getiren bu atıflar, kavrama biraz edebi, biraz felsefi, biraz politik anlamlar yüklendiğinde usul usul şekillenmeye başlayıverir. Böylelikle edebiyatta romantizm aşk ve tutkulu hislere, prenses ve şövalye ruhluluğa; felsefede romantizm aşkın değerlere, doğaya ve yüceye, mitolojiye, deha-kültüne; politikada romantizm ise özgürlük, âdil bir toplumsal düzen, devrim ya da altınçağ arzularına merak duyup yönelmeye, hatta zemin oluşturmaya başlar. " (http://www.ekdergi.com/romantizm-nedir/)
Ortamda, kitaplarda erkeklere nasıl romantik olacakları konusunda bir çok öğüt veriliyor. Kadınlara ise, erkeklerin bazı egolarını övmek romantiklik olarak anlatılıyor.
Sanki kadınlar doğuştan romantik de, erkekler için bu seks ile sınırlı kalıyor gibi...
Oysa bir çok ilişkinin sonlanmasının ana nedenlerinden biri de, sadece erkeklerin değil, kadınların da aslında pek romantik olmamasından kaynaklanıyor.
Çoğu kadın, bir erkeğe karşı nasıl romantik olunur? bilmiyorlar.
Bunu başarabilen kadınlar hem erkeklerini, hem de aşklarını ömür boyu canlı tutabiliyorlar.
Bir erkeğin romantizminin ölüşünün ana nedeni, duygularının ve beklentilerinin anlaşılmaması ve karşılık bulmamasıdır.
Çoğu kadın güzel ve bakımlı olmanın, bir kaç övücü iltifatın erkek için yeterli olduğunu düşünüyorlar. Oysa bunlar, erkek için bir kadına bağlanmada sadece onu kadının alanına çeken ilk adımlar.
Aslında pek de güzel veya çekici olmayan bazı kadınlar, erkeğin duygularına karşılık vererek onların duygularını ve ilgilerini canlı tutabiliyorlar.
Oysa, özellikle günümüzde olduğu gibi, ilişkilerin de hız çağına uygun olarak çok çabuk yıprandığı ve yüzeysel kaldığı bu ortamda, romantizmin tüm yükü ve sorumluluğu erkeğin sırtına yüklenmiş gibi...
Aslında esas sorun, kadınların romantizmi bilmiyor ve romantik olmamalarından dolayı, bu işi erkeğe bırakmış olmalarından kaynaklanıyor.
Ne yapabilir, erkek için? Hiç bir fikri yok ki yapsın...
Ondan sonrada "çevrede hiç erkek kalmadı" diye serzenişte bulunurlar. Halbuki aynı söylemi erkeklerde, kadınlar için çok sık kullanıyor.
Kısa süren, saman alevi tadında ve yapısında aşklar, huzursuz sorunlu birliktelikler, uyumsuz ve iletişimsiz çiftler.
Özellikle karşı cinsten beklentilerini yüksek tutan bireylerin (kadın-erkek) sanki her zaman karşılaşabileceklermiş ve istedikleri zaman mümkünmüş gibi, "aşk'a burun kıvıracak" kadar duyarsız oluşları da romantizmin sönmesinde ciddi bir etken.
Çoğu zaman tüketilmiş ya da ateşi sönmüş ama hala var olduğunu sandığımız aşkların gölgesinde hayatımızı sürdürüyoruz. Evet, aşk nadirdir!
Çoğunlukla, planlarımız dışında, hesapladığımızdan farklı şartlar altında karşımıza çıkar.
Aşk fırsatlarından ancak bir kaç tanesi, gerçek aşk'a dönnüşür.Ve insanın hayatında karşısına en fazla 1 veya çok şanslıysa 2 defa çıkar. Kalanları ise genelde tutku düzeyini aşamaz.
Bazen çok kısa sürse bile (biyolojik olarak salgılanan hormonların etkisiyle, ortalama en fazla 4 yıl), aşkın insana verdiği enerji ve tutku, hayatında bir çok şeyi değiştirmesi ve kendisini yenilemesi içinde önemli bir fırsat sağlıyor.
Yeter ki kişiler, bu nadir fırsatı tepmesinler...
Kısa süren bir mutluluk anısı bile insan hayatına önemli bir ivme kazandırabiliyor.
Bu yüzden insanın karşısına çıkan aşk fırsatına burun kıvırması, büyük bir lükstür. Genelde de bu fırsat kaybedildikten sonra fark edilir ama o aşk ateşini yakan malzeme çoğunlukla yanarak tükendiğinden, geri dönüşler eskisi gibi olamaz.
Bazen de aşk duyguları aynı anda ateşlenmez bireylerde.
Birilerinin ki sönerken, diğerinin ki yeni canlanır. Bu uyumsuzluk üzerinde, inişli-çıkışlı bir ilişki sürdürürler.
İşte romantizm, bu noktada o ilk ateşi canlı tutan ve koruyan etkendir. Hatta aşk ateşiyle üretilen ve doruğa çıkan hormonlar ve salgılar tükenip, parçalandıktan sonra bile...
Peki nedir romantizm?
İlk başta, insanın karşısındakinin istek, arzu ve ihtiyaçlarına değer vermesidir. Umudun canlı tutulmasıdır.
Sadece karşı tarafı mutlu etmek için değil, onun kendi kendisiyle de mutlu olmasına destek vermektir. (İşte iltifatlar ve benzeri tutumlar bu noktada işe yarıyor.)
Erkeğin, kadın için yaptıklarının değer görmemesi veya doğru şekilde takdir edilmemesi ve hissettirilmemesi (sözlerle değil, tutum ve davranışlarla) erkeğin romantizminin gerilemesinde ilk başta gelenlerdendir.
(Mesela hediye çiçeğin, iki gün sonra çöpe atılması, parfümlerin takıların kullanılmaması.. Benim stilim denip, giyim tarzında ara sırada olsa, arzu edilen bazı değişikliklerden kaçınılması, v.b.)
Hiç bir insan, kadın veya erkek, başkalarıyla kıyaslanmaktan, onlarla aynı kefeye gerekçesi ne olursa olsun, hoşlanmaz. Erkekler içinde aynı durum geçerlidir.
Her insan, eşinden kendisini diğer insanlardan ayıran, onu farklı kılan özelliklerinin ön planda olmasından hoşnut olur.
Ve saygı... Romantizm içinde önemlidir. Bireylerin birbirlerinin özel alanlarına saygı duyması ve sınırlarını ihlal etmemesi değerlidir.
Bir erkekten, dinlenme veya hobby zamanında zamanını kullanım şeklinin değersiz olduğu fikrini yansıtan talepler ve söylemler de bu alanın ihlal edilişidir.
Elbette çoğu erkek, ev işlerinde veya ihtiyaçlarında pek istekli değildir ama onu buna zorlamak, aradaki romantizm açısından öldürücü darbedir.
Erkek, kadınının sokulgan olmasını ve yaklaşmasını dokunmasını ister.
Bazıları ise ister ama istemiyormuş gibi davranıp, kadının ne kadar istekli olduğunu görmek ve o kadının gerçekten istediği kişi olup olmadığını görmek, teyit etmek ister.
Ve hiç bir erkek, bağımsızlık gücünü kaybetmiş, hayatını ve arzularını artık tamamen erkeğe ve onun isteklerine, hayallerine bağlamış bir kadını sürekli yanı başında görmek istemez.
Bağımsız ve özgün karakter değil miydi? Erkeği kadına bağlayan, kadın erkek için kendisi olmaktan vaz geçtiğinde, artık o erkeğin aradığı, sevdiği kadında olmayacaktır.
Tabii aynı durum, kadınlar içinde geçerli olmalı ama ne hikmet ise, kadınlar erkekleri kendi istek ve beklentilerine göre eğitmekle ve yontmakla çok uğraşıyorlar.
Erkek, romatizmin desteği ile koruduğu aşkı süresinde bunlara katlanabiliyor. Ama o da kendisi olmaktan çıktığını hissettiği zaman uzaklaşmaya başlıyor.
İşte karşılıklı saygı bu noktada bireylere destek verebiliyor ancak...
Ama bir erkeğin romantizminin korunmasında en önemli etkenlerden biri de, seks sırasında kadının bu eylemden kendisi için de haz aldığını görmesidir.
Bu bireyler arası uyumun en uç noktasıdır. Aynı anda hissetmek ve yapmak...
(Tabii seks için aşk'ı, romantizmi bir araç haline getirmiş düşük düzeyli erkekler bu duruma dahil değilller.)
Aslında ister seks, ister başka bir şey (bir etkinlik, özveri, hediye, eylem, söz) olsun, erkek kadının bu şey'den aslında pek de mutlu olmadığını, önemsemediğini hissettiği anda romantizm de ölmeye başlıyor. Geri dönmek için ise bu sefer çok efor gerektiriyor.
Erkekler, kadınların beklenilmeyen sürprizler yapmasından genelde hoşlanırlar. Aksini söyleseler bile... (Yeterki bu sürpriz, ekstra iş ve maliyet yükü getirmesin :-))
Çünkü bunun diğer anlamı, kadının onu düşündüğü ve onun mutlu olması için uğraştığıdır.
Ama ne yazık ki, çoğu kadın sırça köşkte bekleyen prenses psikolojisinden çıkamadığından, sadece kendilerine süpriz yapılmasını, romantizm olarak tanımlarlar.
Haa... Arada bir erkeğin sevdiği yemekleri yapmayı da romantizm olarak görürler. Karşılığında, erkeğinde arada bir onlara yemek yapması da, romantizm kapsamına girer böylece...
Elbette güzel şey ama romantizmden çok değer vermedir bu...
Romantik olma yükünü, erkek üstüne bırakmayı ve ondan romantik olarak tanımlanmış genel tutum ve davranışları talep eden çoğu kadın, kendilerini romantik olarak tanımlıyorlar.
Böyle olunca, bu beklenilen hareketleri yapmayan ya da yapamayan erkeklerde "kütük" sınıflandırmasına dahil ediliyor.
Oysa kadın-erkek eşitliği üzerinde bu kadar duran kesimlerin, bu konuda da eşitliği sağlayacak yeni öneriler geliştirmesi gerekiyor.
Çünkü artık zamanın ve ekonomik şartların gerektirmesi nedeniyle, çoğu erkek evin ve ailenin günlük ihtiyaçlarıyla eski dönemlere oranla çok daha fazla ilgileniyor.
Hatta öyle ki, eskiden erkekler için bir utanma sebebi olan, "kadın çalışırken, erkeğin işsiz evde olması" durumu çok sık karşımıza çıkıyor.
Hala bu konu, erkekler üzerinde ciddi mahalle baskısı oluşturduğu için, kadının romantizmi de, ilişkiyi destekleyen önemli bir etken oluyor.
Aslında Romantizm dendiğinde hemen herkesin aklından geçenleri dile getiren bu atıflar, kavrama biraz edebi, biraz felsefi, biraz politik anlamlar yüklendiğinde usul usul şekillenmeye başlayıverir. Böylelikle edebiyatta romantizm aşk ve tutkulu hislere, prenses ve şövalye ruhluluğa; felsefede romantizm aşkın değerlere, doğaya ve yüceye, mitolojiye, deha-kültüne; politikada romantizm ise özgürlük, âdil bir toplumsal düzen, devrim ya da altınçağ arzularına merak duyup yönelmeye, hatta zemin oluşturmaya başlar. " (http://www.ekdergi.com/romantizm-nedir/)

Ortamda, kitaplarda erkeklere nasıl romantik olacakları konusunda bir çok öğüt veriliyor. Kadınlara ise, erkeklerin bazı egolarını övmek romantiklik olarak anlatılıyor.
Sanki kadınlar doğuştan romantik de, erkekler için bu seks ile sınırlı kalıyor gibi...
Oysa bir çok ilişkinin sonlanmasının ana nedenlerinden biri de, sadece erkeklerin değil, kadınların da aslında pek romantik olmamasından kaynaklanıyor.
Çoğu kadın, bir erkeğe karşı nasıl romantik olunur? bilmiyorlar.
Bunu başarabilen kadınlar hem erkeklerini, hem de aşklarını ömür boyu canlı tutabiliyorlar.
Bir erkeğin romantizminin ölüşünün ana nedeni, duygularının ve beklentilerinin anlaşılmaması ve karşılık bulmamasıdır.
Çoğu kadın güzel ve bakımlı olmanın, bir kaç övücü iltifatın erkek için yeterli olduğunu düşünüyorlar. Oysa bunlar, erkek için bir kadına bağlanmada sadece onu kadının alanına çeken ilk adımlar.
Aslında pek de güzel veya çekici olmayan bazı kadınlar, erkeğin duygularına karşılık vererek onların duygularını ve ilgilerini canlı tutabiliyorlar.
Oysa, özellikle günümüzde olduğu gibi, ilişkilerin de hız çağına uygun olarak çok çabuk yıprandığı ve yüzeysel kaldığı bu ortamda, romantizmin tüm yükü ve sorumluluğu erkeğin sırtına yüklenmiş gibi...
Aslında esas sorun, kadınların romantizmi bilmiyor ve romantik olmamalarından dolayı, bu işi erkeğe bırakmış olmalarından kaynaklanıyor.
Ne yapabilir, erkek için? Hiç bir fikri yok ki yapsın...
Ondan sonrada "çevrede hiç erkek kalmadı" diye serzenişte bulunurlar. Halbuki aynı söylemi erkeklerde, kadınlar için çok sık kullanıyor.
Kısa süren, saman alevi tadında ve yapısında aşklar, huzursuz sorunlu birliktelikler, uyumsuz ve iletişimsiz çiftler.
Özellikle karşı cinsten beklentilerini yüksek tutan bireylerin (kadın-erkek) sanki her zaman karşılaşabileceklermiş ve istedikleri zaman mümkünmüş gibi, "aşk'a burun kıvıracak" kadar duyarsız oluşları da romantizmin sönmesinde ciddi bir etken.
Çoğu zaman tüketilmiş ya da ateşi sönmüş ama hala var olduğunu sandığımız aşkların gölgesinde hayatımızı sürdürüyoruz. Evet, aşk nadirdir!
Çoğunlukla, planlarımız dışında, hesapladığımızdan farklı şartlar altında karşımıza çıkar.
Aşk fırsatlarından ancak bir kaç tanesi, gerçek aşk'a dönnüşür.Ve insanın hayatında karşısına en fazla 1 veya çok şanslıysa 2 defa çıkar. Kalanları ise genelde tutku düzeyini aşamaz.
Bazen çok kısa sürse bile (biyolojik olarak salgılanan hormonların etkisiyle, ortalama en fazla 4 yıl), aşkın insana verdiği enerji ve tutku, hayatında bir çok şeyi değiştirmesi ve kendisini yenilemesi içinde önemli bir fırsat sağlıyor.
Yeter ki kişiler, bu nadir fırsatı tepmesinler...
Kısa süren bir mutluluk anısı bile insan hayatına önemli bir ivme kazandırabiliyor.
Bu yüzden insanın karşısına çıkan aşk fırsatına burun kıvırması, büyük bir lükstür. Genelde de bu fırsat kaybedildikten sonra fark edilir ama o aşk ateşini yakan malzeme çoğunlukla yanarak tükendiğinden, geri dönüşler eskisi gibi olamaz.
Bazen de aşk duyguları aynı anda ateşlenmez bireylerde.
Birilerinin ki sönerken, diğerinin ki yeni canlanır. Bu uyumsuzluk üzerinde, inişli-çıkışlı bir ilişki sürdürürler.
İşte romantizm, bu noktada o ilk ateşi canlı tutan ve koruyan etkendir. Hatta aşk ateşiyle üretilen ve doruğa çıkan hormonlar ve salgılar tükenip, parçalandıktan sonra bile...
Peki nedir romantizm?
İlk başta, insanın karşısındakinin istek, arzu ve ihtiyaçlarına değer vermesidir. Umudun canlı tutulmasıdır.
Sadece karşı tarafı mutlu etmek için değil, onun kendi kendisiyle de mutlu olmasına destek vermektir. (İşte iltifatlar ve benzeri tutumlar bu noktada işe yarıyor.)
Erkeğin, kadın için yaptıklarının değer görmemesi veya doğru şekilde takdir edilmemesi ve hissettirilmemesi (sözlerle değil, tutum ve davranışlarla) erkeğin romantizminin gerilemesinde ilk başta gelenlerdendir.
(Mesela hediye çiçeğin, iki gün sonra çöpe atılması, parfümlerin takıların kullanılmaması.. Benim stilim denip, giyim tarzında ara sırada olsa, arzu edilen bazı değişikliklerden kaçınılması, v.b.)
Hiç bir insan, kadın veya erkek, başkalarıyla kıyaslanmaktan, onlarla aynı kefeye gerekçesi ne olursa olsun, hoşlanmaz. Erkekler içinde aynı durum geçerlidir.
Her insan, eşinden kendisini diğer insanlardan ayıran, onu farklı kılan özelliklerinin ön planda olmasından hoşnut olur.
Ve saygı... Romantizm içinde önemlidir. Bireylerin birbirlerinin özel alanlarına saygı duyması ve sınırlarını ihlal etmemesi değerlidir.
Bir erkekten, dinlenme veya hobby zamanında zamanını kullanım şeklinin değersiz olduğu fikrini yansıtan talepler ve söylemler de bu alanın ihlal edilişidir.
Elbette çoğu erkek, ev işlerinde veya ihtiyaçlarında pek istekli değildir ama onu buna zorlamak, aradaki romantizm açısından öldürücü darbedir.
Erkek, kadınının sokulgan olmasını ve yaklaşmasını dokunmasını ister.
Bazıları ise ister ama istemiyormuş gibi davranıp, kadının ne kadar istekli olduğunu görmek ve o kadının gerçekten istediği kişi olup olmadığını görmek, teyit etmek ister.
Ve hiç bir erkek, bağımsızlık gücünü kaybetmiş, hayatını ve arzularını artık tamamen erkeğe ve onun isteklerine, hayallerine bağlamış bir kadını sürekli yanı başında görmek istemez.
Bağımsız ve özgün karakter değil miydi? Erkeği kadına bağlayan, kadın erkek için kendisi olmaktan vaz geçtiğinde, artık o erkeğin aradığı, sevdiği kadında olmayacaktır.
Tabii aynı durum, kadınlar içinde geçerli olmalı ama ne hikmet ise, kadınlar erkekleri kendi istek ve beklentilerine göre eğitmekle ve yontmakla çok uğraşıyorlar.
Erkek, romatizmin desteği ile koruduğu aşkı süresinde bunlara katlanabiliyor. Ama o da kendisi olmaktan çıktığını hissettiği zaman uzaklaşmaya başlıyor.
İşte karşılıklı saygı bu noktada bireylere destek verebiliyor ancak...
Ama bir erkeğin romantizminin korunmasında en önemli etkenlerden biri de, seks sırasında kadının bu eylemden kendisi için de haz aldığını görmesidir.
Bu bireyler arası uyumun en uç noktasıdır. Aynı anda hissetmek ve yapmak...
(Tabii seks için aşk'ı, romantizmi bir araç haline getirmiş düşük düzeyli erkekler bu duruma dahil değilller.)
Aslında ister seks, ister başka bir şey (bir etkinlik, özveri, hediye, eylem, söz) olsun, erkek kadının bu şey'den aslında pek de mutlu olmadığını, önemsemediğini hissettiği anda romantizm de ölmeye başlıyor. Geri dönmek için ise bu sefer çok efor gerektiriyor.
Erkekler, kadınların beklenilmeyen sürprizler yapmasından genelde hoşlanırlar. Aksini söyleseler bile... (Yeterki bu sürpriz, ekstra iş ve maliyet yükü getirmesin :-))
Çünkü bunun diğer anlamı, kadının onu düşündüğü ve onun mutlu olması için uğraştığıdır.
Ama ne yazık ki, çoğu kadın sırça köşkte bekleyen prenses psikolojisinden çıkamadığından, sadece kendilerine süpriz yapılmasını, romantizm olarak tanımlarlar.
Haa... Arada bir erkeğin sevdiği yemekleri yapmayı da romantizm olarak görürler. Karşılığında, erkeğinde arada bir onlara yemek yapması da, romantizm kapsamına girer böylece...
Elbette güzel şey ama romantizmden çok değer vermedir bu...
Romantik olma yükünü, erkek üstüne bırakmayı ve ondan romantik olarak tanımlanmış genel tutum ve davranışları talep eden çoğu kadın, kendilerini romantik olarak tanımlıyorlar.
Böyle olunca, bu beklenilen hareketleri yapmayan ya da yapamayan erkeklerde "kütük" sınıflandırmasına dahil ediliyor.
Oysa kadın-erkek eşitliği üzerinde bu kadar duran kesimlerin, bu konuda da eşitliği sağlayacak yeni öneriler geliştirmesi gerekiyor.
Çünkü artık zamanın ve ekonomik şartların gerektirmesi nedeniyle, çoğu erkek evin ve ailenin günlük ihtiyaçlarıyla eski dönemlere oranla çok daha fazla ilgileniyor.
Hatta öyle ki, eskiden erkekler için bir utanma sebebi olan, "kadın çalışırken, erkeğin işsiz evde olması" durumu çok sık karşımıza çıkıyor.
Hala bu konu, erkekler üzerinde ciddi mahalle baskısı oluşturduğu için, kadının romantizmi de, ilişkiyi destekleyen önemli bir etken oluyor.
Etiketler:
anlama,
başarı,
birliktelik,
bütüleşme,
erkek,
ilişki,
kadın,
romantiklik,
Romantizm,
süreklilik
18 Kasım 2019 Pazartesi
JES, HES, RES karşıtlığı hak
Sorunun 2 temeli var. Bir tanesi haklı, diğeri haksız.
Doğru x Yanlış=Yanlış olduğu için sonuç böyle oluyor.
Haklı gerekçenin temelinde; bu tür işleri yapan kurumlara karşı güvensizlik var. Hem kalitesiz, hem çevreye ve yaşama karşı duyarsızlık hem de açgözlülükle yapılan ihmalkarlıklar kişilerin bu kurumlara güvenmesini engelliyor.
Çünkü hukuk sistemine karşı güvensizlik var ve siyasi manevralarla, kağıtta ideal olarak yazılmış tüzük, yönetmelik ve yasaların, fiili durumda aşındırılacağı, göz ardı edileceği kanısı yaygın.
Ve maalesef haklılar.
Haksız gerekçenin temelinde ise, bu tür doğal enerji kaynaklarına karşı çevreci hareketler maskesi altında yürütülen ciddi bbir yıpratma, engelleme, geciktirme amaçlı propaganda var.
Farkında değilsiniz ama 21nci yüzyıl savaşlarından birinin içindeyiz.
Artık, modern savaşlar düşman hedefini imha etmek için değil, o kendi kendisini yok ederken, tüketici pazarı olarak mümkün olduğunca ondan kaynak aktarmaya dönüşüyor.
Hayvanseverlik duyguları körüklenerek, her tarafa ithal mamalarla beslenmiş kedi köpek doldurduk. Sayıları hızla artıyor ve artık çöplerdeki artıkları beğenmiyorlar*. Bunların doğal sonucu olan dramlar nasıl kulanılıyorsa, sürdürülebilir enerji de de durum aynı...
Sonuçta kedi köpekler ve vicdanı biraz rahatlamış bir kaç hayvansever kazanmıyor.
O mama üreticileri, ithalatçıları, nakliyecileri, pet shop ürün üreticileri kazanıyor.
JES veya HES veya RES, vb durum aynı...
Haklı bir gerekçe (kalitesizi işçilik, malzemöe ve uygulama kaynaklı güvensizlik) kullanılarak, ülkemizin enerji bağımlılığı ve zayıflığı korunmaya çalışılıyor.
Adam tarlasına güneş paneli kuruyor, fazlasını sisteme aktarmak istiyor, dağıtım parası diye ceza gibi para talep ediliyor.
Bu bile aynı zihniyetin başka bir uzantı sonucu...
---------------------------
* Olaya sadece kendi vicdanı açısından bakan kısa mesafeli ve dar görüşlere ekleme yapmak isterim...
---------------------------
* Olaya sadece kendi vicdanı açısından bakan kısa mesafeli ve dar görüşlere ekleme yapmak isterim...
Son 5 yılda sokaklarda kedi-köpek sayısı çok arttı. Bunda iklim şartları ile artan yıllık doğum oranının etkisi olduğu gibi, sağda solda bu sokak hayvanlarına verilen mamaların çok artmış olmasının da etkisi var.
.
Doğadaki tüm türler gibi, kedi ve köpeklerde bersin buldukça çoğalıyor.
.
Tabii bu aşırı çoğalmanın sonuçları var.
.
İlki bu kadar hayvana gerekli bakımı, tedaviyi ve desteği yapmak mümkün olmadığı için, insanların içini parçalayan hayvan dramları oluyor çevremizde...
.
İkincisi bu hayvanlar artık evlerden verilen yemek artıklarını beğenmiyorlar. Çöplerde ve çevrede bir sürü yiyecek artığı kalıyor.
Bu artık yiyecekler, sadece koku olarak değil, sinek ve mikrop üreme alanlarına dönüşüyor. Kentlerde yeni yeni veya hastalıklar görülebiliniyor.
.
Olayın bir de üçüncü bir noktası var. Bu mamaların ve destek besinlerinçoğunlukla ithal olması. Bu mamaların üretiminden, nakliyesinden, pazarlanmasına kadar geçen sürede hem atmosfere lojistik faaliyetler nedeniyle bol miktarda sera gazı salınıyor, hem de ülkenin döviz rezervleri, yurt dışına kaydırılıyor.
Hayvan mamaları ve petshop ürünleri için verdiğimiz yıllık döviz miktarının mercek altına alınması lazım.
.
Bir diğer nokta ise bu mamaların nasıl üretildiği..
Zannedildiği gibi sadece mezbaha artıklarından veya tavuk çiftliklerindeki erkek civciv kıymasından üretilmiyor.
Milyarlarca dolarlık bir pazar olarak, gelişmemiş ülkelerdeki insanların ihtiyaçlarından da faydalanılarak, çeşitli hayvan türleri veya ırkları da bu üretimin bir parçası oluyor.
Yani kedi-köpek maması olması için avlanan ve öldürülen hayvan sayısı da az değil. En azından kedi köpek sayısından fazla...
.
Apartmana giren kedilere girince, kapı önüne konulan çöp torbalarını veya bidonları yağmalarken, apartman içi pislik ve kokuya da sebep oluyorlar.
.
Evet, hayvan sevgisi önemli ve değerli ama bu sevginiz sömürülerek, başka planlarda bir tüketici kalemi oluyorsanız, sevginizi daha akıllıca göstermek gerekmez mi?
14 Ekim 2019 Pazartesi
Savaş Hakkında
Savaş, insanın insanı silahlı ve organize olarak, planlı öldürme eylemidir.
Ancak her savaş, silahla yapılmaz. Bazıları, çok daha farklı teknikler ve araçlar kullanır.
Ülkemizin de içinde bulunduğu bir grup ülke yıllardır bu gizli yürütülen savaşın etkilerine maruz kalıyor.
İnsanlık tarihine bakarsanız, savaşsız geçen bir yıl bir olmamış.
Hoşlansakta, hoşlanmasakta insanoğlunun içinde var, çatışmak ve yok etmek.
Medeniyet, kültür temsilcisi olduğunu iddia edenler ki batı dünyası, var olan bilgi, kültür ve teknolojilerini yüzyıllarca sömürdükleri diğer toplumların kaynaklarından sağladılar.
Günümüzde dünya üzerinde 2 tür toplum kaldı.
Bir tanesi, yaşamak için çalışmak, karnını doyurmak ve yarın da çalışabilmekten başka bir şey ummayan insanlar toplulukları.
Kişisel gelişimleri için gelirlerinden pay ayıramayan, günlük TV dizileri ve yarışmaları ile zihinleri uyuşturulan, sosyal medya alanı ile kendisini özgür birey hisseden insanlar.
Sayıca çoğunluğu oluşturuyorlar ve üretim bunların iş gücüne dayalı.
Kendileri için bulamadıkları hayatı, çocuklarına sağlamak için uğraşıyorlar.
Tüketimleri, bir sonraki gün yaşayıp çalışmalarına yetecek düzeyde...
Durumlarına isyan etmeye, sorgulamaya bile ne fiziksel, ne de zihinsel mecali kalmayan grup bunlar.
Diğeri ise temel ihtiyaçlarının üstünde gelire sahip olan ve bu gelir ile kendisine zaman satın alabilen gruplar. Bunlar eğitime, kültürel gelişime, estetik değerlerin yükselişine ve bu şekilde yeni bilimsel bakışlarla bilimin gelişimine kaynak ayırabilen gruplar.
Sosyal refahlarının önemli bir kısmı, geçmişteki sömürgelerinden aktarılan kaynaklarla temel bulmuş birikimlere ve bu birikimlerin üstüne inşa edilmiş medeniyetlerine borçlular.
Bunlar için diğer grup; eti, sütü, postu, yünü için beslenen bir koyun sürüsünden farklı ve daha değerli değiller.
Kendi kültürel değer yargıları, insan hakları, eşitlik, barış vb kavramlar bile sadece kendileri ve kendileri gibi olanlar arasında geçerli kavram. Üçüncü ülkelere gelince işler, bu söylemler lafta kalıyor.
Bu toplumlar, sahip oldukları birikimler ile hala diğer toplumlara karşı gizli sömürgeci savaşlarını sürdürüyorlar.
Evet, hala savaş içindeler ama kullandıkları araçlar farklı sadece... Yaşam şekillerini, kültürlerini empoze edip, kendilerine tüketici pazarını genişletiyorlar.
Bu toplum içindeki görüş ve inanç farklıklarını körükleyerek, taraf tutarak, aralarında çözmeleri gereken sorunlara müdahil oluyorlar.
Böylece, silah sanayilerine yeni müşterileri ayakta tutuyorlar.
Kendi yaşam alanlarındaki atıkları, çöpleri ihraç ederek, bu ülkelere kirliliklerini ve çevre sorunlarını yolluyorlar. Çevre maliyetini tüm bu toplum üzerine yüklüyorlar.
Bunları yaparken de evrensel değerleri slogan olarak kullanmaktan da geri durmuyorlar.
Eğer insanlığa ışık getirdiğini, medeniyet timsali olduklarını iddia eden bu toplumların sebep olduğu zararlara bakarsak, dünyanın kaymağını tükettiklerini ve bu durumu korumak için çabaladıklarını görüyoruz.
Diğer toplumların sadece doğal kaynaklarını değil, beyin gücünü, sanat dehalarını da kendilerinde topluyorlar. Bu yüzden, sömürülen bu ülkelerde sanat ve bilim de daha yavaş gelişiyor.
Oysa, sanat olmadan, bilim, bilim olmadan da ülkelerin ekonomisi güçlenemez.
Son olarak ülkemizin içine çekilen güneyimizdeki kaynaşma alanı bile, bu ülkelerin ulaşmak istediği bir doğal kaynak üzerine kurgulanmış...
Dünyanın enerji geleceği, doğal gaz üzerine gelişiyor. Enerji, her ülkenin, toplumun gerek büyümek gerek ise durumunu korumak için vazgeçemeyeceği bir kaynak.
Gelişmekte olan ülkelerin her yıl enerji ihtiyacı her %10'luk nüfus artışına ve %5'lik büyüme oranına göre 8-12 kat artıyor.
Yani, ülkeler geliştikçe, nüfusları artıkça enerji ihtiyaçları geometrik oranlarda artıyor.
Dünya da hali hazırda petrolün yerini alabilecek tek bir enerji kaynağı var.
Doğal Gaz.
En büyük rezervler ise, Rusya, ABD ve Basra Körfezi (Irak-İran) kontrolünde. Başka ciddi rezervler var ama...
En büyük doğalgaz tüketicileri ise AB, Çin, ABD...
Gelişmekte olan ülkelerde de ihtiyaç artıyor üstelik.
Rusya- Ukrayna krizi, Sovyetler döneminde döşenmiş boru hatlarından AB'ye giden doğalgazın, Ukrayna tarafından kullanılması ve parasının ödenmemesi sonucu olmuştu. Rusya doğal gazı çekince, AB o kış titremişti.
Özellikle lokomotif Almanya bu durumdan ve bağımlılıktan çok rahatsız oldu.
Hemen ürün ve satıcı çeşitlendirmesine yöneldiler. Çünkü Rus doğalgazına bağımlılık stratejik bir zayıflık idi.
Sürdürülebilir, güneş ve rüzgar enerjisi teknolojilerinin gelişiminden başka terk ettiği atom santralleri (Fukuşima'dan sonraki kamu oyu baskısı ile) yerini kömürlü (kolayca doğal gaza çevrilebilir) termik santrallere ağırlık vermeye başladı.
AB (Almanya) özellikle kuzey Afrika ülkelerinden de (en çok umut vaat eden Mısır açıklarında idi ama Mısır'ın ihtiyacına ancak yeteceği anlaşıldı sonradan) sıvılaştırılmış doğal gaz alımı ile ürünü ve satıcıyı çeşitlendirip, Rus doğal gazına bağımlılığını %40'lara kadar düşürebildi.
Ama bu artan (özellikle inovatif teknoloji ile Avrupa lokomotifi görevi yüklenen Almanya'nın) enerji ihtiyacını karşılamayacaktı.
Sonuç olarak AB'nin kendisine alternatif doğal gaz kaynakları ve bulması gerekiyor. Fransa, nükleer santrallerden vazgeçmiyor.
Bu arada Rusya'nın Sibirya da iki kuyusu var. Bir tanesi AB ve çevre ülkelere doğalgaz verirken, diğeri bekliyor. Çin bu ikinci kuyudan doğal gaz istiyor. Ancak bu sefer farklı kuyudan olacağı için Çin'in pazarlık imkanı daha geniş olacak. Rusya ise AB'ye verdiği kuyudan vermek istiyor. Böylece fiyat kontrol altına alınacak. Çin'e pahallı geliyor.
Çin bu sefer Ortadoğu'dan sıvılaştırılmış doğalgaz alımı ile bu ihtiyacını kapatmaya çalışıyor. Tabii yetmediği içinde nükleer santral, yenilenebilir enerji sistemleri ve her türlü başka yöntemle enerji bağımlılığını kontrol etmeye çalışıyor.
Çin İran'dan da doğal gaz almak istiyor. Özellikle boru hattı ile bu, süreklilik ve ekonomik bağımlılık demek. Oysa Afganistan'da yıllardır bitmeyen kargaşa ve kontrolsüzlük, İran doğal gazının, Çin ve Hint pazarına ulaşmasını kısıtlıyor.
ABD ise bu arada boş durmuyor. 2010'lu yıllardan itibaren petrol-enerji şirketleri harıl harıl doğalgaz sıvılaştırma tesisleri inşa ediyorlar. Planlama da 2020'li yıllarda, Çin, Avustralya, AB bu gazın müşterisi olacak. Çünkü deniz altından boru hattı döşemek ve bakımını yapmak kolay ve ekonomik değil. ABD şimdiye kadar ürettiğini iç tüketimde kullanıyordu.
AB bir ara Rusya ile Karadeniz altından (Baltık Denizinden direk Almanya'ya ulaşan hattın bitiminden sonra) Bulgaristan üzerinden doğalgaz boru hattı gündeme geliyor. Ancak AB Bulgaristan'a giriş fiyatı (AB üyesi olduğu için) ve bütün boru döşeme maliyeti Rusya karşıladığı halde, aynı hattan Azerbaycan ve Türkmenistan (satıcı farklılığı ile fiyat-pazarlık avantajı, doğal gaz sürekliliği) gazı ısrarı ile bu hattan vazgeçiliyor.
Türkiye üzerinden hat düşünülüyor, AB üyesi olmadığı için fiyat kontrolü olacak. Ama Suriye de düşürülen uçak olayı bunu geciktiriyor.
Sonunda bu bağlamda Türkiye' Rusya'nın Akdeniz'e açılan doğal musluğu olarak anlaşıyorlar. Sıvılaştırılmış doğal gaz tesislerine olan ihtiyacımız ise bundan. Tüm Akdeniz'in musluğu olmak için.

Fakat bu süreçte, AB ve ABD başka alternatiflerinde eldesi ve kontrolü çabasında. Özellikle Basra Körfezi doğal gazının boru hattı ile Akdeniz'e ulaşması çok cazip bir hale geliyor.
Çünkü yakınlarda AB üyesi Güney Kıbrıs Rum kesimi var. Buraya gelen borunun maliyeti ve doğal gaz fiyatı düşük olacak. Üstelik Doğu Akdeniz havzasından da İsrail-G.Kıbrıs Rum ortaklığı ile ek gaz alabilirlerse, boru hattının güvenliğini de İsrail üzerine yüklemiş olacaklar.
Fakat tek ihtiyaçları, Basra körfezinden Akdeniz'e ulaşacak boru hattının güzergahı ve güvenliği kalıyor.
Bu amaçla önce yapay bir terör örgütü ile bölgeyi insansızlaştırıyorlar. Adından bu yapay güce karşı hareket ederek, bölgeye istihkamlarını kuruyorlar. Ve adım adım yeni bir devlet oluşumuna yöneliyorlar.
Bu kurulacak yeni devlet Batı'ya hem ekonomik, hem siyaset olarak bağımlı olmalı. Çevre ülkelerle sorunlu olmalı.
Böylece bölgede bir Kürt devleti oluşumuna doğru yönlendirmeye çalışıyorlar.
AB özellikle Almanya ve Fransa bu yüzden bu bölgede çok geziniyor. İngiltere ise İsrail ve ABD üzerinden hareket ediyor. ABD ise hem kendi satacağı ürünler için, hem dünya doğal gaz piyasasını kontrol için, bu bölgeden vazgeçemiyor.
Şimdi Türkiye'nin düzenlediği bu harekat, bu uydu devletin kuruluş amacını tamamen bitirmek ve kontrol etmek üzerine...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








