Allah (C.C) kimin cennete kimin cehenneme gideceğini biliyormu? Kuranda yazana göre biliyor peki hersey planlanmışsa neden yaşıyoruz? Kaderimizi kararlarımız etkiliyorsa, yanilmış olmazmı?
ÖFA 04 Mayıs 2016
Burası ortamı değil bu sorunun. Ama hüsnüzân'da bulunup, kuantum olasılığı dahilinde sorulduğunu düşüneceğim.
Evet, tüm olasılıkları, en güçlüsünden, en zayıfına kadar tüm sonsuz (bile olsa) olasılığı ve karşılığının ne olacağını biliyor.
Size ise irade ve akıl denilen iki hediye bahşetmiş. Bu olasılıklardan hangisini seçeceğinize siz karar veriyorsunuz. O'nun "hangi kararı/seçeneği alacağınızı biliyor olması, sizin eyleminizi değiştirmiyor. O sonucunu biliyor ve uyarıyor. Gerisi size kalmış.
Eğer bir "taş, cansız bir meta gibi" olsaydınız, karar verme ve düşünme yeteneğiniz olmayacağı için, bilinçli eyleminiz olmazdı. Yani yaşıyor olmazdınız.
Aslında bu sizin için bir tercih meselesi... O'nun için sadece bir bilgi. Sizi yönlendirmiyor.
Bu çerçevede bakarsanız, her durum için ayrı bir olasılığı uygulayan/kararını veren siz'den sonsuz adedi, çoklu evrenlerde de bulunabilir.
Amacımız elimizdeki ve bildiğimiz tek evrende, olumsuz sonuçlanacak olasılığı seçenlerden olmamak. (Diğer evrendekilerin durumu -var iseler- bizi etkilemez.)
shibumi_tr 05 Mayıs 2016
=========
Sayın ÖFA, sorunuzun net cevabını bizden almanız mümkün değil. Çünkü her
birimiz kendi inancı ve dünya görüşü ile olayı algılıyoruz. Kesin cevap
ölüm sonrası belli olacak. Ancak normal hiç bir canlı bunu daha önce
öğrenmek için acele etmiyor. :-) Edenlerde geri dönüş yapmıyor.
Hiç bilgimizin olmadığı bir alanda, sadece inançlarla sorunu algılamaya çalışıyoruz.
Eğer ölüm sonrası hayatın güzel olduğunu düşünsek, bu sefer yaşadığımız hayatı anlamsızlaştıracak.
Bu noktadan sonra ancak "yarım felsefe" yapabiliriz. (Tam felsefe ya da
felsefe; bilgiden bilgi üretmektir. Yarım felsefe; fikirden, inançtan ve
bir miktar bilgiden, bilgi üretmektir.
"Bilgi"; doğruluğu veya yanlışlığı net olarak tanımlanmış durumu anlatan kavramdır.
Doğruluğu veya yanlışlığı kesin olmayan kavram "fikir"dir.
Doğruluğu ya da yanlışlığı hiç sorgulanmayan kavram "inanç"tır.
Bu nedenle "yarım felsefe", net ve kesin bir sonuç üretemez.
Sizin cennetlik olduğunuzu farz edelim. Yapacağınız bir kaç hata ile (ki
çevremizde ibadeti ve O'nun adını ağızlarından düşürmeyerek bunu hak
ettiğini sanan, tevbe ile son anda yırtacağını umanlar var) bu durumu
rahatça tersine çevirebilirsiniz.
Ya da cehennemlik olduğunuzu düşünelim, bu andan sonra içtenlikle yapacağınız eylemler ile bunu rahatça değiştirebilirsiniz.
Çünkü şu anki durumunuzu belirleyen şey, değiştirilmesi mümkün olmayan geçmişiniz.
Ancak gelecek, her zaman farklı olasılıkları içerdiği için, her an değişir. Değişecektir.
Önünüzde iki seçenek var; ya bu durumu olduğu gibi kabul edip, sonuç
alınamayacak sorgulamaları bir kenara bırakıp, hayatınıza devam etmek.
Ya da hayatınızı bu olasılıkları düşünüp, yaşayamamak.
Her iki durumda da sonuç değişmeyecek. Öleceğiz ve yok olacağız ya da bir yerlerde var olacağız.
Eğer sadece yok oluyorsak, bıraktığımız geçmişimiz, diğer insanlarca
yaptıklarımıza göre değerlendirilecek. Yaşadığımız hayatın anlamı, buna
göre belirlenecek.
Eğer bir yerlere gidiyorsak, hem dünya da hem de ahirette gene aynı şekilde değerlendirileceğiz.
Sorun, özgürlük ve sınırsızlık isteklerimizle, diğerlerinin özgürlük ve
sınırlarını ne kadar ihlal ettiğimize bağlı olması. Hayatımızın bir
anlamı olup olmadığına göre de bir yere yerleşeceğiz.
Eğer denilenler doğruysa, insan yaratılışı öncesi bazı bilinçler
bağımsızlık ister. (Cenâb-ı Hâk'kın ruhundan bir nefes) O'nun gibi irade
sahibi olmak ve O'nun gibi bir şeyler oluşturabilmek.
Bu izin verilenlere bir de sorumluluk verilir. Bu sorumluluk, onların
geriye dönüşlerini belirleyecektir. Geri dönüşü, "cennet" olarak
niteleyebilirsiniz. Bütüne dahil olamamayı da "cehennem"...
Sonucun önceden biliniyor olması, bizim gibi 5 boyutlu (3 uzamsal, 1
sonsuz ve tam tersi 1 sıfır boyut) varlıklar için, sadece neden sonuç
ilişkisine sokuyor. Ama böyle bir kavram "zaman algısı" için geçerli
Mesela foton gibi kütlesiz nesneler için "zaman" diye bir kavram yok.
Yani onlar için geçmiş ya da gelecek dolayısıyla "şu an" bile yok.
Zaman algısı; "sadece kütleli nesneler için" geçerli bir "kavram".
(Zaman'ın kendisi bundan çok farklı, bir boyut olarak ele alınması
gereken ve bir mesafe ile hareket durumunun bilgisini veren bir boyut
çünkü) .
Bize göre "öncesi ve sonrası" kavramları, fotona göre yok. Sonuçta sahip
olduğunuz momentum ile nereye varacağınızı bilmiyor olabilirsiniz.
Ama sizi bu yola çıkaran, nereye varacağınızı biliyor. Bir de size
doğrusal değil, yoldan sapabilmeniz içinde imkan veriyor. (Bunun için
"zaman" gerekiyor işte) Çünkü başlangıçta bunu isteyen biziz.
Hangi yola dönersek, hangi hedefe varacağımızı O'nun bilmesi, bizim
hangi yoldan gideceğimizi bilmemizi sağlamıyor. Bilmiyoruz nereye
varacağımızı.
Eğer hedef belliyse, bu kadar yolu boşu boşuna tepmeyeyim diyorsanız.
Sonra sizin, "Ama ben irademi -hediyemi kullanamadım ki!" deme hakkınız
olur. Üstelik böyle bir şey, hakkaniyete uymaz.
Kısaca ne yaparsanız, cennetlik veya cehennemlik olacağınızı ve hangi
yolları izleyeceğinizi, O biliyor. Siz bilmiyorsunuz. Siz her an sonucu
değiştirebilirsiniz. Her gerçeklik için açık kapı var.
Sorunuz; hayattan bıkmış, mücadele ruhunu kaybetmiş ya da mücadeleye
girecek kadar kendisini hazır hissetmeyenlerin , ya da istediği her şeyi
yapmak isteyenlerin (sınırlanmamak) çok kullandığı bir silahı
barındırıyor. (Özellikle bir şeyler yapıp yapıp, bunların olası olumsuz
sonuçları ile karşılaşmamak isteyenlerin kullandığı bir argüman. Bu işin
fıtratında var deyip, yaptıklarımızın ya da yapmadıklarımızın
sorumluluğunu ret etmek hakkına sahip değiliz. Reddedebiliriz, bu kapı
da açık. Ama sadece kendimizi kandırırız, bir de bizi sevenleri-bize
inananları. Üstelik onları da yanımızda sürükleyebiliriz.)
Neden mi yaşıyoruz? Güzel şeyler yaptığımızı/yapabileceğimizi kendimize
ve O'na gösterebilmek için. Bu yolu istedik. İstersek yapabiliriz de
çünkü.
Yaşamınızı anlamlı ve güzel kılacak işlerle doldurmanızı dilerim.
Saygılarımla
7 Mayıs 2016 Cumartesi
4 Nisan 2016 Pazartesi
İnsan Irkları ayrılabilir mi?
Benim Sorum hayvanları tür tür cins cins ayırabiliyoruz.örn; kaplan
(Panthera tigris) aslan (Panthera leo) acaba insan ırkları içinde böyle
bir çalışma yapılabilir mi?
Benzer çalışmalar 1800'lü yıllarda yapıldı. Uzantıları 1945'lere kadar sürdü. Hala da ardılları var.
Benzer çalışmalar 1800'lü yıllarda yapıldı. Uzantıları 1945'lere kadar sürdü. Hala da ardılları var.
İnsanları ten rengine, kafatası yapısına, vücut yapısına
göre sınıflandırmaya çalıştılar.
Kökeninde bilimsel meraklar olsa da (insan türü nereden
geliyor, gelişti, niye farklı ırklar var, vs.vs.) emperyalist batı
girişimciliğinin ve sömürgeciliğinin haklı gerekçesi olarak kullanılmaya
çalışıldı. Daha doğrusu yapılanları, bilimsellik altına saklamak için, bilimsel
merak ve araştırmalar suistimal edildi.
Böylece Kızılderili topraklarından kovulurken, öldürülürken,
Afrikalı köle oldu. Çinli, Hintli sömürüldü.
Tek medeniyet olarak Batı Medeniyeti ve bireyleri
yüceltildi. Diğer kültürler ve medeniyetlere aynı saygı gösterilmedi.
Temelinde, milliyetçilik akımları ile keskinleşen toplumsal
aidiyet duygusu ve sanayileşme ile artan kaynak ihtiyacı vardı. Şirketlerin
yüksek kâr hırsı ile elde edilen kârlar artarken, batı medeniyetinin toplumsal
refah düzeyi arttı. Bu refah,
haklılıklarına ve doğruluklarına olan inancı körükledi.Bilimsel verileri
özellikle Darwin'inkileri çarpıtarak, farklı ideolojileri, eğilimleri bilim
altına gizlediler.
1945'de bu eğilimin acı sonuçları tüm dünyaya ağır bir bedel
ödetti. (40'ı savaş nedeniyle toplamda 80 milyon civarı insan kaybı). Bu tür
eğilimlere karşı sert şiddetli önlemler yasalara, uluslararası anlaşmalara
girdi.
Ancak 200 yıllık bir yaklaşım, toplumsal zihinlerden kolayca
kaybolmuyor.
Üstelik insanoğlu, acımasız bir varlıktır. Özellikle
kaynakların azaldığı, daraldığı dönemlerde hemcinsine karşı da çok acımasızdır.
Öncelikle hemcinsini dışlar. Sonra onu kendisiyle eşit
görmemeye başlar. Çeşitli sıfatlar yakıştırıp, onunda bunu kabullenmesini
(gerekirse zorla, iktidar gücü varsa yasayla) ister. Sonra bazı haklarını
kısıtlar. İnsanlar kaynakları daha az
kişiyle paylaşmak için, mücadelelerini gruplar içinde sürdürme eğilimi
gösterir. Bu kullanılır. İttifaklar kurulur, düşmanlıklar ilan edilir.
Birbirilerini, dini ve köken veya ırk gibi nedenlerle tamamen farklı olmakla
nitelerler.
Bu bir "ara amaç"tır.
Asıl hedef, karşısındaki kişi ya da kişileri "insan olarak kabul etmemek", insanımsı haline getirmektir.
İnsan bir kere karşısındaki ile empati kurma yollarını ve nedenlerini
kaybederse, iş tamamdır.
Onun için karşısındaki kişinin, bir tavuktan, koyundan,
bitkiden daha fazla anlamı kalmaz.
Eğer toplu katliam yapılan yakın geçmiş olaylarını
incelerseniz, 20 yıllık komşusunu sırf Boşnak diye nasıl katlettiğini anlamaya
çalışırsanız, bunları görürsünüz.
Bu yüzden böyle bir çalışma daha önce yapıldı ve sonuçları
vardır internette. Olanın üzerine başka şeyler eklemeyin.
Yoksa bu iş Homo imani ve homo atei'ye kadar devam eder.
Sonra homo imani'lerde kendi aralarında Homo imani suni, Homo imani şi gibi
ayrılır. Bu da yetmez bir de bunlara homo imani suni hani gibi eklerde eklenir.
Bu iş bitmez... Taa ki tek bir alt tür kalana olsun.
5 Mart 2016 Cumartesi
Hayatımızda kuralların önemi nedir?
Hayatımızda kuralların önemi nedir?
Esra Olcay 05 Kasım 2015
Kurallar bazı şeyleri kısıtlar. Fakat kurallar olmadan da karmaşa meydana gelir. Kurallar gereklidir.
Serkan Uyanık 06 Kasım 2015
Evren her zaman bir yapı altında birleşerek daha kompleks hale geçmeye çalışmaktadır. Enerjiden atoma, atomdan moleküle, molekülden katalizöre, katalizörden canlıya, canlıdan topluluğa, topluluktan ülkelere, ülkelerden global bilgiye... bu süreç içerisinde stabil kalabilmek için her evrede bazı kurallar gerekir. bu kuralar enerji atom için evrenin esnek yapısı iken, molekül için ısı, basınç vesairedir. Toplum için ise, din de bu yüzden vardır, anayasa da, kültür de.
yuempek 06 Kasım 2015
Fizik için kurallar çok önemli ama Dünya siyaset gibi dünyalıların yarattığı saçma sapan kurallar gereksizdir
Kıvanç 07 Kasım 2015
Toplumsal hayatta ve yaşamda kurallar, bizi özgürleştirir. :-)
Gençlerin çoğunun kafası almasa da, kurallar kişiyi engellemek için değil, diğer kişilere karşı, bireye bir alan bırakmak için gereklidir.
Sorun kuralları kimin belirlediğidir. Genellikle karşı çıktığımız kurallar bize dikte edilen, sadece bize yönelik işlevi olan ama bazı başkalarında geçerli olmayan uygulamalardır. Bunlara kısaca "haksızlıklar" diyoruz.
Hak kavramı ile kural kavramı içiçe ve tamamlayıcı kavramlardır. Bilimsel tabanlı Hukuk ihtiyacı da bundandır. Eğer kurallar olmasaydı, toplumun bir arada yaşaması mümkün olmazdı. Herkes isteklerinin sınırını zorlayacağı için sadece güçlülerin yaşam alanları kalırdır. Kalanlar ezilirdi. Özellike 80 sonrasında toplumumuzda, kuralları yasaları engelleyici olarak görüp, onları yoksaymaya, görmezden gelmeye başladı (ki bazı haklı gerekeçelerden destek aldılar). Ancak bunun dozu, toplumsal yaşama uygun olmayan yasalardan çıkıp, toplumsal yaşama da yansıması çok daha ciddi olumsuz sonuçlara ulaştı. Günümüzde, fırsatçılık, adam kayırmacılık, yolsuzluklar, vb durumlarda toplumun gösterdiği tepkisizlik, umursamazlık bunu sonucu oldu. Bu toplum ahlakı açısından ciddi bir bozulmadır. Böyle bir toplumun da kendi iradesiyle yaşama şansı pek yoktur. Daha güçlü toplumların kurallarına göre bir yaşam sürmeye mahkumdur.
Burtay Mutlu 07 Kasım 2015
Bilimsel anlamda kurallar, çok ince ve sert eleştirel aşamalardan geçip, artık öncesinin aranmasına gerek olmayan verileri içerir. Bu nedenle bir sonraki aşamanın, sağlam bir basamak taşı olarak yerlerini alırlar. Aynı şekilde bazı konularda genel bakış açısını; nelerin gözönüne alınması gerektiği, nelerin 2nci derece önemli olduğunu da belirler. Yani bize çalışma yapacağımız alanı ve enstrümanlarımızı belirler.
Burtay Mutlu 07 Kasım 2015
Bakış açım ilerde mutlaka değişecektir ama eğer kurallar olacaksa böyle olmamalı ki yanlız değilim böyle düşünen çok insan modeli var devletlerden milliyetcilikten siyasetten ve toplumun saçmasapa kurallarından bıkanlar gittikçe artıyor
Kıvanç 07 Kasım 2015
Mevcut yapıdan ve kurallardan şikayetçi olmak, normal ve hatta gerekli bir durum. Sayın Kıvanç gibi düşünen kişiler çok var ve bu tür bakışlar toplumsal sağlık açısından gerekli. Çünkü, toplumlardaki insan öğesi (tutkuları, arzu ve korkuları ile istekleri) binlerce yıldır pek değişmese de, toplumların dinamikleri değişiyor. Yaşam koşulları ve ihtiyaçları değişiyor. Bu değişime adapte olabilmesi için bu tür düşünceler ve insanlar gerekli...
Örneğin, mevcut toplumsal kurallar ve yapı yaklaşık 200 yılda aşama aşamagelişmiş ve zirvesine 60-80'li yıllar arasında ulaşmış olan sanayileşme çağı. Bir çok toplumsal kural da bu çağın istek ve ihtiyaçlarına göre. Siyasi yapıdan, toplumlar (milletler) arası ilişkiye kadar. Bu çağ tüketici toplumları ile tepeye vardı. Şimdiyse çöküyor. Çünkü dünyayı bitirdi. Ne doğal kaynak ne de temiz ortam bıraktı. Kendisini idame gücünü kaybettiği gibi, hala kendi diğer ve kurallarını bastırıyor.Çünkü şimdlik egemen güç.
Milliyetçilik, sanayi çağının bir ürünüdür. Mevcut siyaset gelenekleri, sendikalardan, yatırımcılara, girişimcilere kadar tüm kullanılan modeller bu çağın kalıntıları. Doğal olarak mevcut duruma adapte olamıyorlar. Çünkü sorunların kaynağı da bunlar oldu.
Şu an orta ve üst düzey siyasi, ekonomik, bilimsel yönetimlerin hepsi da bu kuşağın elinde. Yol açtıkları problemleri düşünmüyorlar. Alıştıkları ve doğru bildiklerini empoze ediyorlar. Oysa yeni nesil, bizlerin bıraktığı problemlerle uğraşacaklar. Kirlenmiş ve kaynakları ziyan edilmiş bir ülke de ya da dünya da var olmaya çalışacaklar. Üstelikçok ciddi bir rakiple yarışarak. Nüfus çok fazla ve herkesin iyi yaşamak hakkı. amakaynaklar sadece %25 civarına iyi bir yaşam sunabilecek.
Gençler bunları bilinçli olarak göremese de içten içe bunu hissediyorlar ve bunun karamsarlığı ile kızgınlar. Ve maalesef haklılar. Neyin değişmesi gerektiğini bilmedikleri gibi, biseler bilenasıl değiştirebilecklerini de bilmiyorlar. Çünkü yeni dönemin ilkkuşakları bu kişiler. Yani yolu açacakolanlar. Bu nedenle, mevcut kurallar ve sistem hakkında düşünülenlere, hissedilenlere hak veriyorum. Çözüm ise gençlerin (bizim pek de kavrayamadığımız) bu dünya için öngörülerde bulunup, bu yeni dünya koşullarında kuralalrın neler ? ve nasıl? olmaları gerektiğini bulmaları...
Mevcut siyasi yapılar,örgütlergençlere bu konuda vizyon da sunamıyor. Kendi ideallerini ve değerlerini aşılamaya çalışıyorlar ama bunların değişmesi gerekitiğini anlamıyorlar. Üniversiteler (in çoğu) ezberle-geç, anlamdan çöz , kağıdı (diplomayı) al ortamı olmuş, bunlarda yol gösteremiyor. dini değerler yobazların elinde yıpranmış, çağın toplumları ile iletişim kurup, temel değerlerini aktaramıyorlar (ülkemizde verilen gerek resmi, gerek ise resmi olmayan dini eğitim kurumlarının çok ciddi başarısızlığı, yetersizliği, çağdışılığı var: Bireylere Hâkk sevgisi yerine korkusu ile eğitmeye çalışırsan sonuç bu olur).
Bu da yeni bireylerin kendi toplumsal kurallarını inşaa ederken, temel, baz alacakları değerleri çok azaltıyor. Bizlerden yani ailelerinden bir çokolumlu düşünceyi, davranışı duyuyorlar ama topluma bakıp gördükleri, söylenilenlerle uyuşmuyor. Yani biz aileler, ebeveynler de çocuklarımıza doğru davranışları öğretemiyoruz. Çoğumuz doğru olanı söylüyoruz ama yapmıyoruz. Kısaca, iyi örnek değiliz. O yüzden sayın Kıvanç gibi düşünenler artıyor. Artmalı da...ki bizim yetersizkaldığımız bu yeni çağda (bilgi çağı+ sürdürülebilir ekonomi çağı) kendi kurallarını inşaa edebilsinler.
Burtay Mutlu 08 Kasım 2015
bilimsel olarak da hayatta da bir tek kural vardır,tüm kurallardan şüphe etmelisin,mantığına uymayan kuralın nasıl ispatlandığını görüp ikna olabilirsin ikna olmuyorsan yanlış olabileceğini aklında bulundurmalısın,kurallar bizi bir yöne bakmaya sevkeder;bir çoğumuzunbildiği gibi, newtonun yasaları için sabit bir referans noktasına ihtiyaç olduğu halde dünya da ve evren böyle bir nokta tariflemek zordur kural deniyor diye % 100 doğru kabul etmemek gerekir.Toplumsal kurallar ise temelde birey zekidir toplum aptaldır mantığıyla üretildiği için sana her zaman saçma gelecektir,çünkü saçmadır ama gereklidir
Mustafa Bağlı 08 Kasım 2015
Esra Olcay 05 Kasım 2015
Kurallar bazı şeyleri kısıtlar. Fakat kurallar olmadan da karmaşa meydana gelir. Kurallar gereklidir.
Serkan Uyanık 06 Kasım 2015
Evren her zaman bir yapı altında birleşerek daha kompleks hale geçmeye çalışmaktadır. Enerjiden atoma, atomdan moleküle, molekülden katalizöre, katalizörden canlıya, canlıdan topluluğa, topluluktan ülkelere, ülkelerden global bilgiye... bu süreç içerisinde stabil kalabilmek için her evrede bazı kurallar gerekir. bu kuralar enerji atom için evrenin esnek yapısı iken, molekül için ısı, basınç vesairedir. Toplum için ise, din de bu yüzden vardır, anayasa da, kültür de.
yuempek 06 Kasım 2015
Fizik için kurallar çok önemli ama Dünya siyaset gibi dünyalıların yarattığı saçma sapan kurallar gereksizdir
Kıvanç 07 Kasım 2015
Toplumsal hayatta ve yaşamda kurallar, bizi özgürleştirir. :-)
Gençlerin çoğunun kafası almasa da, kurallar kişiyi engellemek için değil, diğer kişilere karşı, bireye bir alan bırakmak için gereklidir.
Sorun kuralları kimin belirlediğidir. Genellikle karşı çıktığımız kurallar bize dikte edilen, sadece bize yönelik işlevi olan ama bazı başkalarında geçerli olmayan uygulamalardır. Bunlara kısaca "haksızlıklar" diyoruz.
Hak kavramı ile kural kavramı içiçe ve tamamlayıcı kavramlardır. Bilimsel tabanlı Hukuk ihtiyacı da bundandır. Eğer kurallar olmasaydı, toplumun bir arada yaşaması mümkün olmazdı. Herkes isteklerinin sınırını zorlayacağı için sadece güçlülerin yaşam alanları kalırdır. Kalanlar ezilirdi. Özellike 80 sonrasında toplumumuzda, kuralları yasaları engelleyici olarak görüp, onları yoksaymaya, görmezden gelmeye başladı (ki bazı haklı gerekeçelerden destek aldılar). Ancak bunun dozu, toplumsal yaşama uygun olmayan yasalardan çıkıp, toplumsal yaşama da yansıması çok daha ciddi olumsuz sonuçlara ulaştı. Günümüzde, fırsatçılık, adam kayırmacılık, yolsuzluklar, vb durumlarda toplumun gösterdiği tepkisizlik, umursamazlık bunu sonucu oldu. Bu toplum ahlakı açısından ciddi bir bozulmadır. Böyle bir toplumun da kendi iradesiyle yaşama şansı pek yoktur. Daha güçlü toplumların kurallarına göre bir yaşam sürmeye mahkumdur.
Burtay Mutlu 07 Kasım 2015
Bilimsel anlamda kurallar, çok ince ve sert eleştirel aşamalardan geçip, artık öncesinin aranmasına gerek olmayan verileri içerir. Bu nedenle bir sonraki aşamanın, sağlam bir basamak taşı olarak yerlerini alırlar. Aynı şekilde bazı konularda genel bakış açısını; nelerin gözönüne alınması gerektiği, nelerin 2nci derece önemli olduğunu da belirler. Yani bize çalışma yapacağımız alanı ve enstrümanlarımızı belirler.
Burtay Mutlu 07 Kasım 2015
Bakış açım ilerde mutlaka değişecektir ama eğer kurallar olacaksa böyle olmamalı ki yanlız değilim böyle düşünen çok insan modeli var devletlerden milliyetcilikten siyasetten ve toplumun saçmasapa kurallarından bıkanlar gittikçe artıyor
Kıvanç 07 Kasım 2015
Mevcut yapıdan ve kurallardan şikayetçi olmak, normal ve hatta gerekli bir durum. Sayın Kıvanç gibi düşünen kişiler çok var ve bu tür bakışlar toplumsal sağlık açısından gerekli. Çünkü, toplumlardaki insan öğesi (tutkuları, arzu ve korkuları ile istekleri) binlerce yıldır pek değişmese de, toplumların dinamikleri değişiyor. Yaşam koşulları ve ihtiyaçları değişiyor. Bu değişime adapte olabilmesi için bu tür düşünceler ve insanlar gerekli...
Örneğin, mevcut toplumsal kurallar ve yapı yaklaşık 200 yılda aşama aşamagelişmiş ve zirvesine 60-80'li yıllar arasında ulaşmış olan sanayileşme çağı. Bir çok toplumsal kural da bu çağın istek ve ihtiyaçlarına göre. Siyasi yapıdan, toplumlar (milletler) arası ilişkiye kadar. Bu çağ tüketici toplumları ile tepeye vardı. Şimdiyse çöküyor. Çünkü dünyayı bitirdi. Ne doğal kaynak ne de temiz ortam bıraktı. Kendisini idame gücünü kaybettiği gibi, hala kendi diğer ve kurallarını bastırıyor.Çünkü şimdlik egemen güç.
Milliyetçilik, sanayi çağının bir ürünüdür. Mevcut siyaset gelenekleri, sendikalardan, yatırımcılara, girişimcilere kadar tüm kullanılan modeller bu çağın kalıntıları. Doğal olarak mevcut duruma adapte olamıyorlar. Çünkü sorunların kaynağı da bunlar oldu.
Şu an orta ve üst düzey siyasi, ekonomik, bilimsel yönetimlerin hepsi da bu kuşağın elinde. Yol açtıkları problemleri düşünmüyorlar. Alıştıkları ve doğru bildiklerini empoze ediyorlar. Oysa yeni nesil, bizlerin bıraktığı problemlerle uğraşacaklar. Kirlenmiş ve kaynakları ziyan edilmiş bir ülke de ya da dünya da var olmaya çalışacaklar. Üstelikçok ciddi bir rakiple yarışarak. Nüfus çok fazla ve herkesin iyi yaşamak hakkı. amakaynaklar sadece %25 civarına iyi bir yaşam sunabilecek.
Gençler bunları bilinçli olarak göremese de içten içe bunu hissediyorlar ve bunun karamsarlığı ile kızgınlar. Ve maalesef haklılar. Neyin değişmesi gerektiğini bilmedikleri gibi, biseler bilenasıl değiştirebilecklerini de bilmiyorlar. Çünkü yeni dönemin ilkkuşakları bu kişiler. Yani yolu açacakolanlar. Bu nedenle, mevcut kurallar ve sistem hakkında düşünülenlere, hissedilenlere hak veriyorum. Çözüm ise gençlerin (bizim pek de kavrayamadığımız) bu dünya için öngörülerde bulunup, bu yeni dünya koşullarında kuralalrın neler ? ve nasıl? olmaları gerektiğini bulmaları...
Mevcut siyasi yapılar,örgütlergençlere bu konuda vizyon da sunamıyor. Kendi ideallerini ve değerlerini aşılamaya çalışıyorlar ama bunların değişmesi gerekitiğini anlamıyorlar. Üniversiteler (in çoğu) ezberle-geç, anlamdan çöz , kağıdı (diplomayı) al ortamı olmuş, bunlarda yol gösteremiyor. dini değerler yobazların elinde yıpranmış, çağın toplumları ile iletişim kurup, temel değerlerini aktaramıyorlar (ülkemizde verilen gerek resmi, gerek ise resmi olmayan dini eğitim kurumlarının çok ciddi başarısızlığı, yetersizliği, çağdışılığı var: Bireylere Hâkk sevgisi yerine korkusu ile eğitmeye çalışırsan sonuç bu olur).
Bu da yeni bireylerin kendi toplumsal kurallarını inşaa ederken, temel, baz alacakları değerleri çok azaltıyor. Bizlerden yani ailelerinden bir çokolumlu düşünceyi, davranışı duyuyorlar ama topluma bakıp gördükleri, söylenilenlerle uyuşmuyor. Yani biz aileler, ebeveynler de çocuklarımıza doğru davranışları öğretemiyoruz. Çoğumuz doğru olanı söylüyoruz ama yapmıyoruz. Kısaca, iyi örnek değiliz. O yüzden sayın Kıvanç gibi düşünenler artıyor. Artmalı da...ki bizim yetersizkaldığımız bu yeni çağda (bilgi çağı+ sürdürülebilir ekonomi çağı) kendi kurallarını inşaa edebilsinler.
Burtay Mutlu 08 Kasım 2015
bilimsel olarak da hayatta da bir tek kural vardır,tüm kurallardan şüphe etmelisin,mantığına uymayan kuralın nasıl ispatlandığını görüp ikna olabilirsin ikna olmuyorsan yanlış olabileceğini aklında bulundurmalısın,kurallar bizi bir yöne bakmaya sevkeder;bir çoğumuzunbildiği gibi, newtonun yasaları için sabit bir referans noktasına ihtiyaç olduğu halde dünya da ve evren böyle bir nokta tariflemek zordur kural deniyor diye % 100 doğru kabul etmemek gerekir.Toplumsal kurallar ise temelde birey zekidir toplum aptaldır mantığıyla üretildiği için sana her zaman saçma gelecektir,çünkü saçmadır ama gereklidir
Mustafa Bağlı 08 Kasım 2015
Etiketler:
Hayat,
Kurallar,
Önemli mi?,
toplum,
Yasalar
Çok boş yaşamıyor muyuz?
Şu
aralar bilime ve evrime inanan biri olarak şunu demek istiyorum. Çok boş
yaşamıyor muyuz? Ölümden sonra hayat yoksa,toprağa karışıp sonsuza kadar
yok oluyorsak, Veya dünyaya kattığımız iyi şeyler elinde sonunda
yeterliğini yitiriyorsa yaşamanın ne anlamı var ki ?
Mami Burğaç 01 Kasım 2015
Evrim insanın yaratılışının bir parçasıdır. Bize çok uzun süre gibi gelen bu zaman, sahibine göre bir an'dır. Sebepleriyle anlaşılsın ve ibret alınsın diye gösterdiği bu aşamalara inanılmaz. Ya bilinir ya da anlaşılmaz ve bilinemez. İnanmak, bilmek değildir. Anlaşılmayan şeyleri, sorgulamadan olduğu gibi kabul etmektir. (Ne yazık ki birçok açıkgöz de, inancın bu saflığını ve kabullenişini kendi doğruları ve/veya çıkarları yönünde kullandığı için, inanç konusu gereksiz bir tartışma içinde, bilimle çatıştırılmıştır)…
Bilim, temelini inançtan alır. İnancı doğrulamak ve kabul etmek için, kullanılabilinecek en tarafsız ve saf yolu arar. Yani matematik mantığı ile sorgular. Cevapları da aynı mantık süzgecinden geçirir. Ki bunlar çok sert ve şüpheci kıstaslardır. Bu sayede bulunan sonuçlarla doğruya ulaşılır. Bir sonraki sorgulamanın temel taşlarından biri olarak, bu doğru kullanılır. Böylece başka bir doğruya (bilgiye) ulaşılır. Bilimin bu yanı; yani şüphecilik, bağımsızca tekrarlanabilirlik, her seferinde aynı sonuca ulaşılabilirlik ve sürekli sorgulanabilirlik, insan düşüncesini, dolayısıyla insanı özgürleştirir. Bu da az evvel kast ettiğim inancı sömürenlerce hoş karşılanmaz. Çarpıtma, farklı yorumlama, doğru bir veriyi, (artık doğruluğu kesin olduğu için sorgulanamadığından) farklı bir şeyin doğrusu gibiymiş göstererek yıpratma ile kafaları karıştırmaya yönelirler. (Mesela "evrim ve göz" konusunun suiistimali gibi).
Yaşamımızın boş olmasına gelince, ölüm sadece bir aşamadır: Bedeninizdeki tüm parçacıklar 13.7milyar yıl önceden, tüm atomlarda yaklaşık 6 milyar yıl evvelden (güneşimizden önceki patlayan yerindeki güneşten) kaldı. Bedeninizdeki tüm moleküller 600 milyon yıldır, binlerce canlıda yer aldı. Siz, madde için sadece bir aşamasınız. Sizden sonra gene bir yerlere dağılacak.
Sizden geriye sadece soyut kavramlar kalacak. Yaptıklarınız, anılarınız, insanlarda bıraktıklarınızın izi kalacak. Bunların adı anılmasa bile, etkileri kalacak. Örneğin, MÖ 1.yy'da Romalı imparator August'un mısır'ı kendi toprağı ilan edip, tüm vergilerini şahsi malı sayması gibi. Bu sistemle, (en son Rusya'da 1840'larda kalktı) bütün ortaçağa ve dünya ( o zaman için bilinen) ya serflik sistemi üretim yapısına damgasını vurdu. Derebeylik sisteminin bu yapısı hala günümüzde çeşitli şekillerde, biçim değiştirmiş olsa da yaşamımıza etki ediyor. Ya da 5 bin yıl evvel annesine şiir yazan Sümerli çocuğun şiiri, ya da günümüze gelen efsaneler, şarkılar, destanlar, vs... Sonuçta eğer arkanızda sonrakiler için bir şey bırakmıyorsanız, gerçekten boş yaşamışsınız demektir. Bu da dinlerde anlatılan, nefsin galibiyeti demektir. Çünkü bu şekilde ancak idrak kabiliyeti pek olmayan canlılar hareket ediyor.
Yine de eğer ölüm sonrasını bir son olarak görüyorsanız, şunu düşünün, yaşamınız boyunca çıkardığınız tüm sesler uzayda titreşim olarak, nesnelerde bir kuvvet izi olarak sonsuza kadar kalacak. Zihninizden geçen tüm düşüncelerin ve rüyaların elektromanyetik dalgaları sonsuza kadar uzayda yol almaya devam edecek. Siz öldükten sonra bile bu elektro manyetik dalgaların bir kısmı, yollarına devam edip, bir şeylere (çarptıkları gök cisimleri) katılacak ya da etkileyecek. Ya bir üst boyut açısından bunların hepsi aynı merkezde toplu kalıyorsa?
Bana göre insanlar, ezelden beri gelen varlıklarında sadece şu an, o da hayat dediğimiz bu süre zarfında, kendi iradeleri ile bir şeyleri biçimlendirme, şekillendirme gücüne sahip oluyorlar. “Hayat” (bu izin) insanlara bunun için verilmiş. (Büyük ihtimalle diğer canlılara da bundan bir miktar bahşedilmiş ama en yoğun ve güçlü olanı, insanlarda...)
Bu nedenle "hayat" değerlidir. Ve arkanızdan bir şeyler bırakabiliyorsanız harikadır. ( Not, bence bir insanın geriye bırakabileceği en değerli eser de, evladıdır. Çünkü onu her şeye karşın, sevgiyle, itinayla biçimlendirmeye ve kendinden bir şeylere vermeye çalışır. Oda bunu çocuklarına aktarırsa... Bu zincir dağılarak (dalgalar gibi) yüzlerce yıl sonralara bile etki eder.) Yaşamınıza anlam katmak istiyorsanız; öğrenin, dinleyin ve tüm canlılara sevgi gözü (kalp gözü) ile bakın. Adil ve dürüst olun. Mutluluğu sahip olmadıklarınıza bakarak değil, sahip olduklarınızı kavrayarak hissedin. Her canlıya saygı gösterin. Kesinlikle yaşamının anlamını ve değerini kavrayacaksınız. Sevgi ve Saygılar (Felsefi bir soruya kendimce felsefi bir cevap oldu) Burtay Mutlu 03 Kasım 2015
Mami Burğaç 01 Kasım 2015
Evrim insanın yaratılışının bir parçasıdır. Bize çok uzun süre gibi gelen bu zaman, sahibine göre bir an'dır. Sebepleriyle anlaşılsın ve ibret alınsın diye gösterdiği bu aşamalara inanılmaz. Ya bilinir ya da anlaşılmaz ve bilinemez. İnanmak, bilmek değildir. Anlaşılmayan şeyleri, sorgulamadan olduğu gibi kabul etmektir. (Ne yazık ki birçok açıkgöz de, inancın bu saflığını ve kabullenişini kendi doğruları ve/veya çıkarları yönünde kullandığı için, inanç konusu gereksiz bir tartışma içinde, bilimle çatıştırılmıştır)…
Bilim, temelini inançtan alır. İnancı doğrulamak ve kabul etmek için, kullanılabilinecek en tarafsız ve saf yolu arar. Yani matematik mantığı ile sorgular. Cevapları da aynı mantık süzgecinden geçirir. Ki bunlar çok sert ve şüpheci kıstaslardır. Bu sayede bulunan sonuçlarla doğruya ulaşılır. Bir sonraki sorgulamanın temel taşlarından biri olarak, bu doğru kullanılır. Böylece başka bir doğruya (bilgiye) ulaşılır. Bilimin bu yanı; yani şüphecilik, bağımsızca tekrarlanabilirlik, her seferinde aynı sonuca ulaşılabilirlik ve sürekli sorgulanabilirlik, insan düşüncesini, dolayısıyla insanı özgürleştirir. Bu da az evvel kast ettiğim inancı sömürenlerce hoş karşılanmaz. Çarpıtma, farklı yorumlama, doğru bir veriyi, (artık doğruluğu kesin olduğu için sorgulanamadığından) farklı bir şeyin doğrusu gibiymiş göstererek yıpratma ile kafaları karıştırmaya yönelirler. (Mesela "evrim ve göz" konusunun suiistimali gibi).
Yaşamımızın boş olmasına gelince, ölüm sadece bir aşamadır: Bedeninizdeki tüm parçacıklar 13.7milyar yıl önceden, tüm atomlarda yaklaşık 6 milyar yıl evvelden (güneşimizden önceki patlayan yerindeki güneşten) kaldı. Bedeninizdeki tüm moleküller 600 milyon yıldır, binlerce canlıda yer aldı. Siz, madde için sadece bir aşamasınız. Sizden sonra gene bir yerlere dağılacak.
Sizden geriye sadece soyut kavramlar kalacak. Yaptıklarınız, anılarınız, insanlarda bıraktıklarınızın izi kalacak. Bunların adı anılmasa bile, etkileri kalacak. Örneğin, MÖ 1.yy'da Romalı imparator August'un mısır'ı kendi toprağı ilan edip, tüm vergilerini şahsi malı sayması gibi. Bu sistemle, (en son Rusya'da 1840'larda kalktı) bütün ortaçağa ve dünya ( o zaman için bilinen) ya serflik sistemi üretim yapısına damgasını vurdu. Derebeylik sisteminin bu yapısı hala günümüzde çeşitli şekillerde, biçim değiştirmiş olsa da yaşamımıza etki ediyor. Ya da 5 bin yıl evvel annesine şiir yazan Sümerli çocuğun şiiri, ya da günümüze gelen efsaneler, şarkılar, destanlar, vs... Sonuçta eğer arkanızda sonrakiler için bir şey bırakmıyorsanız, gerçekten boş yaşamışsınız demektir. Bu da dinlerde anlatılan, nefsin galibiyeti demektir. Çünkü bu şekilde ancak idrak kabiliyeti pek olmayan canlılar hareket ediyor.
Yine de eğer ölüm sonrasını bir son olarak görüyorsanız, şunu düşünün, yaşamınız boyunca çıkardığınız tüm sesler uzayda titreşim olarak, nesnelerde bir kuvvet izi olarak sonsuza kadar kalacak. Zihninizden geçen tüm düşüncelerin ve rüyaların elektromanyetik dalgaları sonsuza kadar uzayda yol almaya devam edecek. Siz öldükten sonra bile bu elektro manyetik dalgaların bir kısmı, yollarına devam edip, bir şeylere (çarptıkları gök cisimleri) katılacak ya da etkileyecek. Ya bir üst boyut açısından bunların hepsi aynı merkezde toplu kalıyorsa?
Bana göre insanlar, ezelden beri gelen varlıklarında sadece şu an, o da hayat dediğimiz bu süre zarfında, kendi iradeleri ile bir şeyleri biçimlendirme, şekillendirme gücüne sahip oluyorlar. “Hayat” (bu izin) insanlara bunun için verilmiş. (Büyük ihtimalle diğer canlılara da bundan bir miktar bahşedilmiş ama en yoğun ve güçlü olanı, insanlarda...)
Bu nedenle "hayat" değerlidir. Ve arkanızdan bir şeyler bırakabiliyorsanız harikadır. ( Not, bence bir insanın geriye bırakabileceği en değerli eser de, evladıdır. Çünkü onu her şeye karşın, sevgiyle, itinayla biçimlendirmeye ve kendinden bir şeylere vermeye çalışır. Oda bunu çocuklarına aktarırsa... Bu zincir dağılarak (dalgalar gibi) yüzlerce yıl sonralara bile etki eder.) Yaşamınıza anlam katmak istiyorsanız; öğrenin, dinleyin ve tüm canlılara sevgi gözü (kalp gözü) ile bakın. Adil ve dürüst olun. Mutluluğu sahip olmadıklarınıza bakarak değil, sahip olduklarınızı kavrayarak hissedin. Her canlıya saygı gösterin. Kesinlikle yaşamının anlamını ve değerini kavrayacaksınız. Sevgi ve Saygılar (Felsefi bir soruya kendimce felsefi bir cevap oldu) Burtay Mutlu 03 Kasım 2015
Tarihin başından beri herşeyi kontrol eden, yönlendiren bir tarikat olabilir mi?
Sizce
eğitim sistemi neden tüm dünyada bu kadar kötü,sizce insanlara gerekli-gereksiz
bilgiler yükleyerek,test makinası yaparak ve stres yaparak zeka ve hayalgücünü bitirip
köleleştirilmesi kolay akılsızlar,bilime zor iş diye bakan magandalar mı
oluşturuyorlar bu saçma sapan sistem,diziler,para kazanma
hırsı,adaletsizlik...birkaç insan tarafından uydurulmuş olsada gereksiz yere
paraya ve diğer kurallara tapıyoruz ve sınav-para hırsından bunu farkedemiyoruz
madem sınav için geldik bu sınavı niye kendimiz zorlaştırıyoruz ki.Sakin sakin
çalışıp sakin sakin öğrenip mutlu gelsek mutlu gitsek nasıl olur değil mi?Ama
olmaz çünkü herşeyin arkasında bir grup olduğuna inanıyorum ve o grup bunu
istemez bence...(Grup=Tarihin başından beri olan bir tarikat olabilir)
Düşüncelerinizi bekliyorum...
kaan
nuri asar 28 Eylül 2015
Peki
sizce nasil yurumeli bunca nufusa sahip dunya da egitim, ki her kulturun kendi
icinde farklilasacagini dusunursek bu soruyu daraltip en azindan sadece
ulkemizde egitim sistemi nasil olmali, bence birazda sorun problemi yeteri
kadar bilip cozum uretmede o kadar etkili olmayisimiz, yapilan her kusru da
banane onlar engelledi onlar istemiyor diye uzerimizden atamayiz bence,toplum
bir yerde kararli olup istedi mi gercekten onun onunde hicbir gucun
duramayacagi kanaatindeyim.
H.D
29 Eylül 2015
Her
olumsuz durumun arkasından, birbirine bağlantılarla bir çok grup ya da topluluk
bağlantılı çıkartılabilir. Bunların çoğunu, oradan buradan şehir efsanelerinden
ya da direk efsanelerden duyuyoruz. Geçmişte gerçekleşmiş bir çok olay arasında
bağlantı kurmak mümkündür. Çok da kolaydır. Sadece yeni bir bilgi ve farklı
bakış açısı gerekir. İnsan sayısı kadar bakış açısı olduğundan, doğru ya da
yanlış, bolca; "kendi içinde tutarlı ve mantıklı" bir çok senaryo üretilebilir.
Hatta bazıları bunlara inanıp, bunlara dahil olduğunu düşünebilir de....
Bu durumun altında yatan temel neden de, çoğu insanın asla kavrayamadığı bir durumdur. Tüm düşünceler, görüşler, ideolojiler, idealler, izmler, felsefeler "CANLI"dır..... Böyle soyut bir durumdan Canlılık nasıl üretiliyor derseniz.... (Hepsine birden, " topluluk amacı" diyelim.)
Her topluluk amacı (ta) önce bir ya da bir kaç kişinin düşüncesinden doğar. Cılızdır. Zamanla İlk kişiden etrafa yayılarak güçlenir. O ta'yı ya da türevlerini benimseyenler artıkça ta'da güçlenir. Çoğunluğunun ömrü insan ömründen uzun olsa da kısadır. Çünkü her düşünce kendi zamanının şartlarından ve ihtiyaçlarından doğup gelişmiştir. Ancak zamanla koşullar ve dolayısıyla ihtiyaçlar değiştikçe, ta'lar yetersiz kalır.
Son çırpınışlarında daha da koyu bir taassuba düşseler de, yok olurlar. Çünkü yerlerine yenileri gelir. Ancak çok nadir bazı ta'lar yaşamaya devam eder. Bunun anahtarı ise, çağının koşullarına göre değişim geçirebilme yeteneği ile alakalıdır. Eğer bir ta, çok sert olmayan kurallar üzerine ve esneklik payları ile oluşmuş ise varlığını uzun süre devam ettirir. Örneğin, Sol partiler ya da sağ partiler 50 yıl öncesinden çok daha fazla çeşitliliktedir. Ya da dinler... Tek ve basit anlaşılır olmasına rağmen, zamanla her din kendi içinde alt birimler (mezhepler>tarikatlar, vs ) üretmiştir. Bu ta'ların esneklik ve zamana uyum çabalarının bir sonucudur.
Bu durumun altında yatan temel neden de, çoğu insanın asla kavrayamadığı bir durumdur. Tüm düşünceler, görüşler, ideolojiler, idealler, izmler, felsefeler "CANLI"dır..... Böyle soyut bir durumdan Canlılık nasıl üretiliyor derseniz.... (Hepsine birden, " topluluk amacı" diyelim.)
Her topluluk amacı (ta) önce bir ya da bir kaç kişinin düşüncesinden doğar. Cılızdır. Zamanla İlk kişiden etrafa yayılarak güçlenir. O ta'yı ya da türevlerini benimseyenler artıkça ta'da güçlenir. Çoğunluğunun ömrü insan ömründen uzun olsa da kısadır. Çünkü her düşünce kendi zamanının şartlarından ve ihtiyaçlarından doğup gelişmiştir. Ancak zamanla koşullar ve dolayısıyla ihtiyaçlar değiştikçe, ta'lar yetersiz kalır.
Son çırpınışlarında daha da koyu bir taassuba düşseler de, yok olurlar. Çünkü yerlerine yenileri gelir. Ancak çok nadir bazı ta'lar yaşamaya devam eder. Bunun anahtarı ise, çağının koşullarına göre değişim geçirebilme yeteneği ile alakalıdır. Eğer bir ta, çok sert olmayan kurallar üzerine ve esneklik payları ile oluşmuş ise varlığını uzun süre devam ettirir. Örneğin, Sol partiler ya da sağ partiler 50 yıl öncesinden çok daha fazla çeşitliliktedir. Ya da dinler... Tek ve basit anlaşılır olmasına rağmen, zamanla her din kendi içinde alt birimler (mezhepler>tarikatlar, vs ) üretmiştir. Bu ta'ların esneklik ve zamana uyum çabalarının bir sonucudur.
Bu
nedenle çok sert ve kesin kurallar ile çerçeveleri belirlenmiş her ta zamanla
köhner... Bu kadar çeşitlilik içinde de çeşitli efsaneleri kanıtları ile ileri
sürmek her zaman mümkündür.
İkinci durum ise; kanıtların mantığı ile oluşturulan kurgulardır. Her kurgu kendi içinde kanıtları çok mantıklı bir şekilde birbirine bağlayıp, kendi gerçekliğini oluşturabilir. Bu mantık içinde şekillenmiş beyinler de , olguları ve durumları bu mantık süzgeci ile ele alabilir.
Oysa, matematiğin sonsuz sınırsız mantık yeteneği burada işlev görmektedir. Örneğin, eğer "2+2= 5 doğru"şeklinde bir önerme ile bir problemi ele alırsak ve buna göre formüller kullanırsak, kendi içinde gene tutarlı ve mantıklı bir çok ilişki (formül, fonksiyon, vs) tanımlayabiliriz. Ve bunların hepsi 2+2=5 çerçevesinde mantıklıdır. Sözün özü bir düşüncenin yanlış olması için temelde tek bir hatalı bilgi yeterlidir.
İlk temel mantık -bilgi hatalı ise kalanı ne olursa olsun, fark etmez. Bu işlemlerin güzel yanı mantık sistemini, farklı olasılıklar için çalıştırdığından, hayal gücünü de genişletmesi ve belki de daha önce fark edilmeyen bir ayrıntının fark edilmesini sağlamasıdır.
Üçüncü duruma gelirsek, insan topluluklarının ilk amacı: varlıklarını sürdürebilmektir. Bunun için ellerindeki tüm kaynakları ve imkanları kullanırlar. Sanayi çağı, özellikle toplu üretim teknolojisi ile toplumların yapısını ve ihtiyaçlarını değiştirmiştir. Öncelikle en azından temel talimatları okuyup anlayacak ve uygulayacak düzeyde bol işçiye ve teknisyene ihtiyaç olmuştur. Bu amaçla toplumun en azından temel eğitimden geçirilmesine başlanmıştır. Özellikle 1870'ler de (Von Bismarck dönemi) Almanya'sında (Prusya önderliğinde) ve aynı dönemde İtalya'nın ulusal birliğinin tamamlanması ile bu süreç halen günümüzde de etkin olan temel eğitim sistemini oluşturmuştur. (İngiltere ve Fransa daha önce harekete geçiyor. Fransa Napolyon yüzünden gecikiyor. Rusya 1840'larda serflik sistemini (Avrupa içinde en son bitiren) sona erdirip, sanayileşmeye başlıyor (Ancak 1880'lerde ABD Perry yüzünden dışa açılmak zorunda kalan ve hızla sanayileşen Japonya'ya 1905'de deniz savaşında yenilince, sürecin tamamlanmadığı açığa çıkıyor) . Ve hızlı bir sömürge edinme, sömürme çağı başlıyor.
Bu dönemde bu sanayileşen ülkelerin felsefecileri, yapılan insanlık dışı devlet politikalarını kabul edilebilir hale getirmek için Darwin'in Evrim görüşünü alıp, pullayıp, değiştirip, "-bilim bunu söylüyor!" diye de Batı toplumlarına yutturuyorlar ve eğitime sistemlerine alıp, beyinleri yıkıyorlar. Bu kadar çok üretim olunca, kaynaklarda sömürgelerden en ekonomik şekilde gelince geriye tek bir şey kalıyor? Bu üretilenler ne olacak?
İkinci durum ise; kanıtların mantığı ile oluşturulan kurgulardır. Her kurgu kendi içinde kanıtları çok mantıklı bir şekilde birbirine bağlayıp, kendi gerçekliğini oluşturabilir. Bu mantık içinde şekillenmiş beyinler de , olguları ve durumları bu mantık süzgeci ile ele alabilir.
Oysa, matematiğin sonsuz sınırsız mantık yeteneği burada işlev görmektedir. Örneğin, eğer "2+2= 5 doğru"şeklinde bir önerme ile bir problemi ele alırsak ve buna göre formüller kullanırsak, kendi içinde gene tutarlı ve mantıklı bir çok ilişki (formül, fonksiyon, vs) tanımlayabiliriz. Ve bunların hepsi 2+2=5 çerçevesinde mantıklıdır. Sözün özü bir düşüncenin yanlış olması için temelde tek bir hatalı bilgi yeterlidir.
İlk temel mantık -bilgi hatalı ise kalanı ne olursa olsun, fark etmez. Bu işlemlerin güzel yanı mantık sistemini, farklı olasılıklar için çalıştırdığından, hayal gücünü de genişletmesi ve belki de daha önce fark edilmeyen bir ayrıntının fark edilmesini sağlamasıdır.
Üçüncü duruma gelirsek, insan topluluklarının ilk amacı: varlıklarını sürdürebilmektir. Bunun için ellerindeki tüm kaynakları ve imkanları kullanırlar. Sanayi çağı, özellikle toplu üretim teknolojisi ile toplumların yapısını ve ihtiyaçlarını değiştirmiştir. Öncelikle en azından temel talimatları okuyup anlayacak ve uygulayacak düzeyde bol işçiye ve teknisyene ihtiyaç olmuştur. Bu amaçla toplumun en azından temel eğitimden geçirilmesine başlanmıştır. Özellikle 1870'ler de (Von Bismarck dönemi) Almanya'sında (Prusya önderliğinde) ve aynı dönemde İtalya'nın ulusal birliğinin tamamlanması ile bu süreç halen günümüzde de etkin olan temel eğitim sistemini oluşturmuştur. (İngiltere ve Fransa daha önce harekete geçiyor. Fransa Napolyon yüzünden gecikiyor. Rusya 1840'larda serflik sistemini (Avrupa içinde en son bitiren) sona erdirip, sanayileşmeye başlıyor (Ancak 1880'lerde ABD Perry yüzünden dışa açılmak zorunda kalan ve hızla sanayileşen Japonya'ya 1905'de deniz savaşında yenilince, sürecin tamamlanmadığı açığa çıkıyor) . Ve hızlı bir sömürge edinme, sömürme çağı başlıyor.
Bu dönemde bu sanayileşen ülkelerin felsefecileri, yapılan insanlık dışı devlet politikalarını kabul edilebilir hale getirmek için Darwin'in Evrim görüşünü alıp, pullayıp, değiştirip, "-bilim bunu söylüyor!" diye de Batı toplumlarına yutturuyorlar ve eğitime sistemlerine alıp, beyinleri yıkıyorlar. Bu kadar çok üretim olunca, kaynaklarda sömürgelerden en ekonomik şekilde gelince geriye tek bir şey kalıyor? Bu üretilenler ne olacak?
İşte
o zaman moda kavramı gerçek anlamda başlıyor. Ömrü boyunca en fazla 10-15
gömlek tüketen bir Fransız Asilzadesi, değişen moda ile bunu ayda 10-15'e
çıkartıyor. Fabrikalarda çalışanlara pompalanan daha iyi yaşam umutları,
tüketim düzeyi ve satın alma gücü ile ölçülüyor. Böylece sanayileşen
toplumlarsa sosyal ve ekonomik refah düzeyi artıyor. Bunun temelinde de
şirketlerin büyümeye dayalı (daha çok üret, daha çok sat, daha çok kâr elde et)
laissez faire,(bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler) mantığı ile liberal
görüşlü "tüketim ekonomisi" geliyor.
Konunun kabataslağı bu...
Sorunuzun cevabı ise; hayır bir tarikat filan değil, insanoğlunun varolma kavga ve endişesiyle destekleniş tüketim ekonomisi var. Ve bu ekonomik insanlığın ihtiyaçlarına artık cevap veremiyor. Çünkü bu da bir "ta" ve yaşamak istiyor. Bunun içinde elindeki her kozu sonuna kadar kullanacak.
Konunun kabataslağı bu...
Sorunuzun cevabı ise; hayır bir tarikat filan değil, insanoğlunun varolma kavga ve endişesiyle destekleniş tüketim ekonomisi var. Ve bu ekonomik insanlığın ihtiyaçlarına artık cevap veremiyor. Çünkü bu da bir "ta" ve yaşamak istiyor. Bunun içinde elindeki her kozu sonuna kadar kullanacak.
Burtay
Mutlu 29 Eylül 2015
Etiketler:
Dünya,
Sistem,
Tarih,
Tarikit,
Yönlendirme
Gelecek 100 yılda sizce ne gibi gelişmeler olacak ?
Gelecek 100 yılda sizce ne gibi gelişmeler olacak ?
mimiuzay 28 Eylül 2015
İnternet erişimi doğrudan insan beynine yerleştirilmiş bir alıcı-verici ile olacak. Bu bilgiyi depolama, hafıza konusunda devrim olurken, algılarda da sorunlara yol açacak. Bir kişinin bina güvenliğindeki 100 kamerayı aynı anda kontrol etmesini düşünün. Ya da aynı anda 10 kişi ile sohbet etmesini. Ya da bir konuda bilgi ararken, doğru ile yanlış bilgileri ayırmasını...
Anlayacağınız, insan beyni için ciddi bir sınav var. Belki otomatik çeviri programları sayesinde, tercüme derdi kalmayacak. Düşüncelerin ortak dijital dile dönmesi ile konuşulacak. Diğer yandan tek bir güçlü güneş fırtınası ile tüm elektronik sistemler çökerse, insanlık yok olma merhalesine gelir sanırım. Nüfus 9 milyar üsttü olacak ama dünyanın doğal kaynakları 2 milyarı ancak karşılayacak. Kalanı ne olacak alternatifiler çok.
Gezegenlerin dünyalılaştırılması için en uygun gezegen Mars. Buraya yerleşenlerin zamanla kendi bağımsızlıklarını ilan etmeleri ve dünyadan göç istememeleri ihtimali yüksek. Bu nedenle astroidler, dev Gaz gezegen uyduları da iskâna açılabilir. Özellikle maden ve hidrokarbon rezervleri için. Süreci etkileyecek ana etmen, nüfus artışı ve doğal kaynakların tükenme düzeyi.
Çalışma yaşamı değişecek. Sanayi devriminin, günlük 8 saatlik düzenli çalışmanın yerini, part-time hatta proje bazlı, kısa süreli çalışma sözleşmeleri genel geçer olacak. Bunun anlamı sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinin çökmesi ve bu hizmetlerin kamu'dan özel şirketlere geçmesi demektir. Yani kişilerin geleceğe yönelik yatırımları için gerekli sistemi kendileri oluşturacaklar. Zamanında bir kenara para yatırmayanın vay haline. Günümüz ABD sağlık sisteminin 10 kat veya daha fazla kötüsü... :-(
Çalışma yaşamı değiştiği için, şirketlerin derebeylik sistemi gibi kendi temel tüketici ve çalışan kadrosu üzerine kurulu bir yapıya geçme ihtimalleri yüksek. Çünkü milli devlet kavramının temelinde, belli bir bölge ve toplumda yaşayan bireyin korunması vardır. Küreselleşen dünya da bu kavramın içi çok boşalacaktır. Milli devletler ve hukuki kurumları ancak, bu şirketler arası anlaşmazlıkları çözmek üzere hakem bir karar mercii düzeyine çekilebilir. Bunun diğer anlamı ise; bireyin haklarının güvencesi toplum tabanından, mali kaynaklar ve gruplar tarafına kayacak demektir. Ancak bunlar 100 yıl sonrası için...
Oysa önümüzdeki 30-50 yıl içinde çok daha değişik ve sert dönüşümler var. İlk önce nüfus artışının kontrol edilmesi geliyor. Savaş ve hastalık dahil her yol denenebilir. Çünkü ülkelerin temel ekonomik yapıları, büyümeye dayalı. Yani çok tüketime... Bu da elindeki ile yetinmeyen ve hep daha iyisini arama ve tercih etme kültürünün yerleş(tiril)mesinin bir sonucu. Bu seferde kişi başına düşen kaynak sayısı azalıyor ve bireysel tatmin verimliliği ciddi olarak düşüyor. Mutsuz, karamsar kişilerin birbirini ötekileştirmesi ve saldırgan politikalara destek verme ihtimali yüksek olacak. Bu eğilimler, kendi yapılarını korumak isteyen toplumlarca da el altından desteklenecektir. Çünkü büyümeye dayalı ekonomik yapının devam etmesi için bir yerlerde boşluklar, yıkılmalar ve yeniden yapılanmalarla açığa çıkan ihtiyaçlar- talepler lazım. (Kabaca Ortadoğu birbirini yiyecek, yıkacak, endüstrileşmiş toplumlarda onlara ihtiyaçları ne ise satacak ve büyüyecek. Hem dünyanın sınırlı kaynaklarını paylaşacakları kişi sayısı azalacak, hem de bu işlemi kâr’lı bir iş haline getirecekler. Tabii tek ortadoğu değil, dünyanın muhtelif bir çok bölgesi de gözleniyor. Yeter ki çanak tutacak süper zeki ama akılsız liderler bulsunlar.)
Çocuklarımıza ve torunlarımıza hiç de güzel bir dünya ve hatta ülke bırakmıyoruz. Dünya olarak; kısa vadeli lüks ve Kâr bakışı ile; ; İsraf edilmiş doğal kaynakları, kirletilmiş doğası, yetersiz alt yapısı, çarpık kentselleşmesi, kültürel ve toplumsal görgü düşüşü, bilimsel alt yapı yetersizliği, bağnazlaşmış ve dar açılı düşünen ileri teknoloji kullanıcısı (yönetilmeleri ve yönlendirilmeleri daha kolay) sayısı arttırılmış, iş ve üretim planlamasında başarısız olmuş bir durumdayız.
Birileri çıkıp bunu politik söylem olarak ele alınca şunu söylüyorum: Madem biz (şu an yönetimde olan kuşak) ve bizden öncekiler doğru işler yaptılar… O zaman bu ülke neden bu halde? İnsanlık olarak neyi doğru yaptıkta? Şimdi semeresini alıyoruz. Bu yüzden önümüzdeki yakın dönem, miras bırakılmış sorunlarla savaşım ve çözüm üretme dönemi olacak… Gençler ne kadar kızsalar, haklılar. Onlar için daha iyi bir dünya bırakmamız gerekirken, lüks ve israf ile kaynakları tüketiyoruz (hala) . Büyümeye dayalı ekonomik modelin zorlanması ve alışkanlıklarının sonucu bu… :-
Burtay Mutlu 28 Eylül 2015
mimiuzay 28 Eylül 2015
İnternet erişimi doğrudan insan beynine yerleştirilmiş bir alıcı-verici ile olacak. Bu bilgiyi depolama, hafıza konusunda devrim olurken, algılarda da sorunlara yol açacak. Bir kişinin bina güvenliğindeki 100 kamerayı aynı anda kontrol etmesini düşünün. Ya da aynı anda 10 kişi ile sohbet etmesini. Ya da bir konuda bilgi ararken, doğru ile yanlış bilgileri ayırmasını...
Anlayacağınız, insan beyni için ciddi bir sınav var. Belki otomatik çeviri programları sayesinde, tercüme derdi kalmayacak. Düşüncelerin ortak dijital dile dönmesi ile konuşulacak. Diğer yandan tek bir güçlü güneş fırtınası ile tüm elektronik sistemler çökerse, insanlık yok olma merhalesine gelir sanırım. Nüfus 9 milyar üsttü olacak ama dünyanın doğal kaynakları 2 milyarı ancak karşılayacak. Kalanı ne olacak alternatifiler çok.
Gezegenlerin dünyalılaştırılması için en uygun gezegen Mars. Buraya yerleşenlerin zamanla kendi bağımsızlıklarını ilan etmeleri ve dünyadan göç istememeleri ihtimali yüksek. Bu nedenle astroidler, dev Gaz gezegen uyduları da iskâna açılabilir. Özellikle maden ve hidrokarbon rezervleri için. Süreci etkileyecek ana etmen, nüfus artışı ve doğal kaynakların tükenme düzeyi.
Çalışma yaşamı değişecek. Sanayi devriminin, günlük 8 saatlik düzenli çalışmanın yerini, part-time hatta proje bazlı, kısa süreli çalışma sözleşmeleri genel geçer olacak. Bunun anlamı sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinin çökmesi ve bu hizmetlerin kamu'dan özel şirketlere geçmesi demektir. Yani kişilerin geleceğe yönelik yatırımları için gerekli sistemi kendileri oluşturacaklar. Zamanında bir kenara para yatırmayanın vay haline. Günümüz ABD sağlık sisteminin 10 kat veya daha fazla kötüsü... :-(
Çalışma yaşamı değiştiği için, şirketlerin derebeylik sistemi gibi kendi temel tüketici ve çalışan kadrosu üzerine kurulu bir yapıya geçme ihtimalleri yüksek. Çünkü milli devlet kavramının temelinde, belli bir bölge ve toplumda yaşayan bireyin korunması vardır. Küreselleşen dünya da bu kavramın içi çok boşalacaktır. Milli devletler ve hukuki kurumları ancak, bu şirketler arası anlaşmazlıkları çözmek üzere hakem bir karar mercii düzeyine çekilebilir. Bunun diğer anlamı ise; bireyin haklarının güvencesi toplum tabanından, mali kaynaklar ve gruplar tarafına kayacak demektir. Ancak bunlar 100 yıl sonrası için...
Oysa önümüzdeki 30-50 yıl içinde çok daha değişik ve sert dönüşümler var. İlk önce nüfus artışının kontrol edilmesi geliyor. Savaş ve hastalık dahil her yol denenebilir. Çünkü ülkelerin temel ekonomik yapıları, büyümeye dayalı. Yani çok tüketime... Bu da elindeki ile yetinmeyen ve hep daha iyisini arama ve tercih etme kültürünün yerleş(tiril)mesinin bir sonucu. Bu seferde kişi başına düşen kaynak sayısı azalıyor ve bireysel tatmin verimliliği ciddi olarak düşüyor. Mutsuz, karamsar kişilerin birbirini ötekileştirmesi ve saldırgan politikalara destek verme ihtimali yüksek olacak. Bu eğilimler, kendi yapılarını korumak isteyen toplumlarca da el altından desteklenecektir. Çünkü büyümeye dayalı ekonomik yapının devam etmesi için bir yerlerde boşluklar, yıkılmalar ve yeniden yapılanmalarla açığa çıkan ihtiyaçlar- talepler lazım. (Kabaca Ortadoğu birbirini yiyecek, yıkacak, endüstrileşmiş toplumlarda onlara ihtiyaçları ne ise satacak ve büyüyecek. Hem dünyanın sınırlı kaynaklarını paylaşacakları kişi sayısı azalacak, hem de bu işlemi kâr’lı bir iş haline getirecekler. Tabii tek ortadoğu değil, dünyanın muhtelif bir çok bölgesi de gözleniyor. Yeter ki çanak tutacak süper zeki ama akılsız liderler bulsunlar.)
Çocuklarımıza ve torunlarımıza hiç de güzel bir dünya ve hatta ülke bırakmıyoruz. Dünya olarak; kısa vadeli lüks ve Kâr bakışı ile; ; İsraf edilmiş doğal kaynakları, kirletilmiş doğası, yetersiz alt yapısı, çarpık kentselleşmesi, kültürel ve toplumsal görgü düşüşü, bilimsel alt yapı yetersizliği, bağnazlaşmış ve dar açılı düşünen ileri teknoloji kullanıcısı (yönetilmeleri ve yönlendirilmeleri daha kolay) sayısı arttırılmış, iş ve üretim planlamasında başarısız olmuş bir durumdayız.
Birileri çıkıp bunu politik söylem olarak ele alınca şunu söylüyorum: Madem biz (şu an yönetimde olan kuşak) ve bizden öncekiler doğru işler yaptılar… O zaman bu ülke neden bu halde? İnsanlık olarak neyi doğru yaptıkta? Şimdi semeresini alıyoruz. Bu yüzden önümüzdeki yakın dönem, miras bırakılmış sorunlarla savaşım ve çözüm üretme dönemi olacak… Gençler ne kadar kızsalar, haklılar. Onlar için daha iyi bir dünya bırakmamız gerekirken, lüks ve israf ile kaynakları tüketiyoruz (hala) . Büyümeye dayalı ekonomik modelin zorlanması ve alışkanlıklarının sonucu bu… :-
Burtay Mutlu 28 Eylül 2015
ZEKA VE HAFIZA ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
ZEKA VE HAFIZA ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
Yani, düz orantılı mı yoksa ters orantılı mı? Objektif olup, cevabını bilimsel verilerle destekleyebilecek arkadaşların cevaplarını bekliyorum. İzdivaç programı havası vermiş olabilirim. Şimdiden sorumu cevaplandıran arkadaşlara Teşekkür ederim.
yusuf dogan 28 Ağustos 2015
Zeka dediğimiz şey doğuştan var olan ve çalıştıkça gelişen bir kavram yani F=ma yı anlaman için ilk önce F in ne olduğunu bilmek gibi bir şey . Hafıza ise bu öğrendiğin şeyleri aklında tutmaktır. Yani ben herhangi bir yerde örneğimi maruz görün tuvalette bile F=ma aklıma geliyorsa bu bilgiyi hafızaya atmışım demektir . Yani ikiside düz orantılıdır .
Can Çalışkan 29 Ağustos 2015
Zeka ve hafıza .. İkiside geliştirilebilir özellikler. Tabii üst sınırları var, kişilere göre... Hafıza bilgilerin depolanmasıdır. Ancak bu depolama işlemi, kişiye göre değişir. Çünkü depolama esnasında, bilgiler sınıflandırılır, ilişkilendirilir ve bağlantı bilgileri ile yerleştirilir. (Tahminim, beyinde RNA'lar ve şeker fosfatları üzerinde bir kodlama ile yapılıyor olabilir. ) Kendiniz eğiterek, bilinçli bağlantılandırma ile hafızanızı geliştirebilrsiniz. Bu bilgilerin daha yoğun ve sistemli depolanmasına benzer.
Zeka ise değişkendir, bir kaç farklı (15 civarında belki üstü) zeka türü var. Temel özellikleri dışarıdan gelen bilgileri alıp, işelem, sınıflandırma ve bağlantılandırma yeteneğidir. Bu arada hafızadaki depolanmış bilgilerden ve sınıflandırmadan da faydalanır.
Hızını artıran şey ise, farklı konular arasındaki ortak noktaları bulma ve aralarındaki bağlantıyı görebilmek için, sinir hücreleri arasındaki bağlantı sayısını artırmaktır. .... Bir sinir hücresi 10 bin başka hücre ile bağaltı kurabiliyor. Çocuklarda, ilk doğrduklarında bu bağlantı sayısı yetişkinlere göre 2 kat fazladır. Buluğ çağına kadar yaşam şekli, bakış açısı ve aldığı bilgler çerçevesinde bu bağlantlar törpülenir. Yani kullanılmayan bağlantılar koparılır. Bundaki amaç, atıl , kullanılmayan, işlevsiz bölümlere gereksiz yere enerji ve kayanak harcamamaktır.
Ancak kişi bir konuda eğitim aldıkça ve tekrarladıkça, bu konu üzerindeki sinir bağlantıları gelişir. Hatta zaman zaman sinir hücreleri aradaki aracı sinir hücrelerini devredışı bırakacak şekilde, aksonlarını ve dentritlerini uzatarak direk bağlantı kurarlar. Bu da bilgi akışını hızlandırır. Örneğin belli bir konuda matematik problemi çözerken, başlangıçta 20-30 sinir hücresi vasıtasıyla aktarılıp işlene bilgi, tekrarlarla 2-3 hücre arasındaki bağlantıya kadar düşebilir. Bu yüzden öğrenmede tekrar önemlidir. Bu aynı zamanda bu konuda hafızanın kullanımınıda olumlu etkiler. Tabii yıllar boyunca kulanılmazsa, bu bağlantılar körelir ve kopar. Ancak her öğrenilen şey için bu geçerli deildir. Motor sisteme yönelik öğrenilenler, bisiklet, yüzme, vs. gibi vücut tarafından gerçekleştirilen ve tüm vücut koordinasyonunu ilgilendiren fiziksel öğrenimlerde klaıcılık daha yüksektir. Çok daha çabuk hatırlanır.
Zekayı hangi tür olursa olsun, artırmanın en kolay yolu bilgi çeşitliliğidir. Yani sadece belli bir alanda değil ama bu konu ile yarım ya da dolaylı bilgileri de öğrenirseniz, bakış açınızı genişletirken, kavramınızı dolayısı ile zekanızı da olumlu etkiler. Müzik, resim, heykel gibi sanatlarda (özellikle verilen mesajı, mantığı anlamaya çalışırsanız, verilen mesajı anlamasanız bile, kendinize göre bir sonuç=ruh ve düşünce hali, oluşturabilirseniz ) Bu beyninizde yeni bağlantılara ve bakış açılarına neden olacaktır. Bu yüzden olumlu etkisi de vardır. (Ama sırf müzik dinleyerek olmaz, öğrenmeyi ve algılamyı unutmayın. Mesela Korsakof'un Şehrazat'ını dinlerken, hikayeyi kafanızda canlandırın) Sanırım bu özet bilgiler size cevabınızı almanız için yeterli olmuştur.
Burtay Mutlu 30 Ağustos 2015
Yani, düz orantılı mı yoksa ters orantılı mı? Objektif olup, cevabını bilimsel verilerle destekleyebilecek arkadaşların cevaplarını bekliyorum. İzdivaç programı havası vermiş olabilirim. Şimdiden sorumu cevaplandıran arkadaşlara Teşekkür ederim.
yusuf dogan 28 Ağustos 2015
Zeka dediğimiz şey doğuştan var olan ve çalıştıkça gelişen bir kavram yani F=ma yı anlaman için ilk önce F in ne olduğunu bilmek gibi bir şey . Hafıza ise bu öğrendiğin şeyleri aklında tutmaktır. Yani ben herhangi bir yerde örneğimi maruz görün tuvalette bile F=ma aklıma geliyorsa bu bilgiyi hafızaya atmışım demektir . Yani ikiside düz orantılıdır .
Can Çalışkan 29 Ağustos 2015
Zeka ve hafıza .. İkiside geliştirilebilir özellikler. Tabii üst sınırları var, kişilere göre... Hafıza bilgilerin depolanmasıdır. Ancak bu depolama işlemi, kişiye göre değişir. Çünkü depolama esnasında, bilgiler sınıflandırılır, ilişkilendirilir ve bağlantı bilgileri ile yerleştirilir. (Tahminim, beyinde RNA'lar ve şeker fosfatları üzerinde bir kodlama ile yapılıyor olabilir. ) Kendiniz eğiterek, bilinçli bağlantılandırma ile hafızanızı geliştirebilrsiniz. Bu bilgilerin daha yoğun ve sistemli depolanmasına benzer.
Zeka ise değişkendir, bir kaç farklı (15 civarında belki üstü) zeka türü var. Temel özellikleri dışarıdan gelen bilgileri alıp, işelem, sınıflandırma ve bağlantılandırma yeteneğidir. Bu arada hafızadaki depolanmış bilgilerden ve sınıflandırmadan da faydalanır.
Hızını artıran şey ise, farklı konular arasındaki ortak noktaları bulma ve aralarındaki bağlantıyı görebilmek için, sinir hücreleri arasındaki bağlantı sayısını artırmaktır. .... Bir sinir hücresi 10 bin başka hücre ile bağaltı kurabiliyor. Çocuklarda, ilk doğrduklarında bu bağlantı sayısı yetişkinlere göre 2 kat fazladır. Buluğ çağına kadar yaşam şekli, bakış açısı ve aldığı bilgler çerçevesinde bu bağlantlar törpülenir. Yani kullanılmayan bağlantılar koparılır. Bundaki amaç, atıl , kullanılmayan, işlevsiz bölümlere gereksiz yere enerji ve kayanak harcamamaktır.
Ancak kişi bir konuda eğitim aldıkça ve tekrarladıkça, bu konu üzerindeki sinir bağlantıları gelişir. Hatta zaman zaman sinir hücreleri aradaki aracı sinir hücrelerini devredışı bırakacak şekilde, aksonlarını ve dentritlerini uzatarak direk bağlantı kurarlar. Bu da bilgi akışını hızlandırır. Örneğin belli bir konuda matematik problemi çözerken, başlangıçta 20-30 sinir hücresi vasıtasıyla aktarılıp işlene bilgi, tekrarlarla 2-3 hücre arasındaki bağlantıya kadar düşebilir. Bu yüzden öğrenmede tekrar önemlidir. Bu aynı zamanda bu konuda hafızanın kullanımınıda olumlu etkiler. Tabii yıllar boyunca kulanılmazsa, bu bağlantılar körelir ve kopar. Ancak her öğrenilen şey için bu geçerli deildir. Motor sisteme yönelik öğrenilenler, bisiklet, yüzme, vs. gibi vücut tarafından gerçekleştirilen ve tüm vücut koordinasyonunu ilgilendiren fiziksel öğrenimlerde klaıcılık daha yüksektir. Çok daha çabuk hatırlanır.
Zekayı hangi tür olursa olsun, artırmanın en kolay yolu bilgi çeşitliliğidir. Yani sadece belli bir alanda değil ama bu konu ile yarım ya da dolaylı bilgileri de öğrenirseniz, bakış açınızı genişletirken, kavramınızı dolayısı ile zekanızı da olumlu etkiler. Müzik, resim, heykel gibi sanatlarda (özellikle verilen mesajı, mantığı anlamaya çalışırsanız, verilen mesajı anlamasanız bile, kendinize göre bir sonuç=ruh ve düşünce hali, oluşturabilirseniz ) Bu beyninizde yeni bağlantılara ve bakış açılarına neden olacaktır. Bu yüzden olumlu etkisi de vardır. (Ama sırf müzik dinleyerek olmaz, öğrenmeyi ve algılamyı unutmayın. Mesela Korsakof'un Şehrazat'ını dinlerken, hikayeyi kafanızda canlandırın) Sanırım bu özet bilgiler size cevabınızı almanız için yeterli olmuştur.
Burtay Mutlu 30 Ağustos 2015
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)