18 Aralık 2017 Pazartesi

KADINLAR. ERKEKLER... Dünya Egemenliği

8 Mart Çalışan Kadın Haftasında, Kadına Şiddet konusunda yorum.
Bir insan sevdiği uğruna ölümü göze alıyorsa gerçekten seviyordur. Ama karşısındakini öldürüyorsa, bu sadece kendini sevmektir. Karşısındakini de, onu kendisi kadar sevmediği için öldürüyor demektir.

O yüzden kimse, "Seviyordum, vurdum" yalanına sarılmasın. Sadece kendisini kandırıyor.

Sorunun bir çok sebebi var. En başta bu şiddet türüne başvuran erkekleri de, "bir kadının" yetiştirdiği unutulmamalı.
Yani ilk önce, anneleri bu konuda eğitmek gerekiyor.

Ardından, insanlar sosyal varlıklar olarak, toplumsal olayları görerek ve taklit ederek öğrenir. Günümüzde TV dizi ve filmleri altında şiddetin her türlüsü var. Kadına şiddet de çeşitli şekillerde işlenen bir konu.
Özellikle uzun süre devam eden dizilerde. Artık konu bulunamadığı için şiddet sahneleri artıyor. Sanal olduğu iddia edilse de bu beyinlerde, makul edilebilir limitlere çıkartıyor şiddeti.
Yani, medya'dan şiddet haberlerinin ayrıntısını kaldıracağız. Şiddetin "nasıl uygulandığı" değil, olumsuz sonuçları haber yapılmalı.
Dizilerde ise bu şiddet sahneleri kalktığı gibi, bu şiddet çağrışım ile bile anıldığında kınandığı, ayıplandığı, yerildiği ve engellendiği sahneler yer almalı.

Dizilerde ve çalışma yaşamında çok gördüğümüz bir şiddet türü de, "duygusal şiddet". Özellikle, kadının kadına uyguladığı duygusal şiddetin düzeyi, fiziksel şiddetten az değil.

Üçüncü bir konu ise sosyal yaşamın yanında, ekonomik yaşam içinde karşımıza çıkan eşitlik kavramının doğru anlaşılmamış olması, Çoğu kadın hareketinin söylemleri de, yaklaşımları da; erkeği bir rakip olarak hedef gösteriyor.
Bu tür eşitlik- hak arama söylemleri altındaki kadın şövenizmi de bu şiddeti körüklüyor.
Çünkü kadın ve erkek eşitliği, adilliğe dayanmadığı zaman sadece söylem olarak kalıyor.
Örneğin, eğer kadın erkek eşit ise, boşanmalarda çalışan ve iş sahibi kadınlar niye nafaka alıyor? Birinin geliri yüksek olsa bile, artık yollarını ayırmış kişilerden biri, niye ömrü boyunca diğerini ekonomik yük olarak çekmek zorunda?

Evet, yasalar, mazlum, ezilmiş, iş sahibi olmayan kadınları korumak için bu tür bir caydırıcı önleme başvurmuş. Ama bu durumda zaten eşitlik yok ve yasalar bu eşitsizliği telafi ediyor.

Diğer yandan, meslek kariyer sahibi kadınlarda bundan faydalanıyor. Nerde eşitlik? Kadın, bekar ise varsa ebeveynlerinden miras kalan sosyal haklardan ömrü boyunca faydalanıyor. Erkek ise 25 yaş sonrası tek başına...
Üstelik kadın-kız çalışmadığı zaman hoş görülüyor. Ama erkek iş bulamaz ise,bu onun bir eksikliği hatası oluyor. Öyle olmadığı ne kadar söylense de, hissedilen böyle... Oysa okumuş ve çalışma yaşamına girmiş kadın sayısı az değil. Boşanmalarda da genelde bu kadınlar sayıca ağırlıkta.

Yani yasalarda, kişilerin ekonomik durum ve imkanlarına göre de adalet getirecek düzenlemeler gerekiyor.
Bir gazetede vardı. 15 günlük evlilik için 30 yıldır (cüzi de olsa artık) nafaka ödeyen adamın hikayesi.
En azından, zayıf pozisyonda olan kişinin kendi ayakları üzerinde durması için bir süre tahdidi konulmalı.

Kadınla erkeğin kavga, mücadele şekilleri de farklı. Modern hayatta mücadelelerin çoğu sözü, sataşma, taciz, mobbing şeklinde olsa da; bu insanoğlunun yüz binlerce yıllık genetiksel mirası ile uyumlu değil.

Kadın fiziksel gücü yeterse şiddet uygulayabiliyor. "Diğeré kadına vurabiliyor. Çocuğa vurabiliyor. Karşısındakine gücü yeterse fiziksel şiddet uygulayabiliyor.

Ama fiziksel gücü yetmediğinde, sözlü olarak "duygusal şiddet"e başvuruyor. Savunma amaçlı da, saldırı amaçlı da... Kadına uygulanan fiziksel şiddetin ciddi bir kısmı da, bu tür duygusal şiddet birikiminden çıkıyor.
Üstelik bu tür tartışma anlarında, artan adrenalin ile erkeğin içgüdüleri sadece" Kaç ya da Saldır!" derken. O anda erkek, kadına, onun kurduğu mantık karmaşasındaki sözlerine bile doğru dürüst cevapta veremiyor.Çünkü (beyin lobları çalışması farklı), erkek kadın kadar sözel değil.
Sonuç malum, biriken ve patlayan şiddet.

Elbette bu durumun dışında olan ve kadına şiddeti normal görerek yetişmiş insanlar var, ama bunlar çoğunluk değil.
Yani, bu durumda kadına da, erkeğe de; karşı cinsle "doğru iletişim" dersleri, eğitimi vermek gerekiyor.

Keza, şimdiye kadar "söyleneni söylendiği anlayan, gördüğünü de görüldüğü gibi betimleyebilen" bir kadına denk gelmedim.
Her seferinde her söze, her harekete bir anlam yüklendiğini, olandan farklı yorumlandığını gördüm.

=====================


Kadınlar fiziksel  ve zihinsel bu dünyaya zaten egemen.

Eğer erkeklere kalsaydı dünya, bütün gün dövüşüp, kavga edip, akşam ateş başında içmekten başka dertleri olmazdı. Yani onların cenneti Valhalla olurdu.



Ama kadının bitmeyen istek ve ihtiyaçları, erkekleri hep bu hayattan uzaklaştırmıştır. Onları araştırmaya, daha iyisini bulmaya, ticaret yapmaya, daha fazlasını istemeye yöneltmiştir.



Bir erkeğin hayattan istediği nedir ki? Bira, çerez, maç, bir işi bir kaç arkadaşla yapmak, avlanmak, spor yapmak, bir de çoğalma eylemi ... Doğal bir erkeğin bundan fazla isteği olmaz. Kalan istekleri ve bu isteklerine ulaşma çabası hep arkasındaki kadının yönlendirmesindendir.



Eve ihtiyacı yoktur. Yukarıdakiler varsa mağara bile olur. Çok değişik lezzetli yemeklere ihtiyacı yoktur. Açlığını bastırıp, ihtiyacını karşılasa yeter. Giysiye, hele illaki temiz giysiye ihtiyacı yoktur, doğa şartlarına karşı korusun, ısıtsın, serinletsin bir de kaşındırmasın yeter.

Araba, fiziksel güç uzantısıdır. Silahlarda...



Oysa daha iyi evi, arabayı, temiz, ütülü yeni giysileri (giymeyi ve görmeyi), rakibelerinden daha güzel olmayı (böylece çevresindeki kullanabileceği potansiyel erkek gücünü elde tutabilecek), parayı, gücü (belirsiz geleceğin kara günleri ve çocuk yetiştirimi ihtiyaçları için güvence) hep kadın ister. Kendi ulaşamayacaksa ya da erkeği yönlendirerek ulaşmak daha ekonomikse yönlendirir.



Sonra bir de Kadın Şiddeti vardır. Kadın eşitliği vardır. Kadınlarla, erkekler eşit değil. Kadınlar üstün konumda. Tek dezavantajları fiziksel güçlerinin olmayışı. Onun dışında her alanda, her konumda üstünler.

Boşanma davalarında avantajlılar. boşandıktan sonra, çalışsalar dahil eski eşlerinden nafaka alabiliyorlar. Hani eşitlik? İş hayatında avantajlılar, özellikle hizmet sektörü ağırlık kazandığı için, daha ucuz iş gücü ve işsizlik karşısında alternatif zenginlikleri nedeniyle, kadınlar daha kolay iş buluyor. Çalışma hayatında çalışan kadından eve bakması beklenmiyor, destek vermesi bekleniyor. Erkek ise bu yükü birinci dereceden, eşi çalışsın çalışmasın taşımak zorunda...



Şiddet olayına gelirsek, evet erkekler kadınlara şiddet uygulayabiliyor. Ama bununda bir kaplanı evcilleştirme düzeyi ile benzerlik taşıdığını düşünüyorum.  Üstelik bu erkekleri de başka kadınlar (anaları) yetiştirdiğine göre, bu kadına şiddeti sadece ailelerinden gördükleri için değil, en güvendikleri kadınların da tasvip etmesiyle bağlantısı var bence. İstisnalar var. Ama kaideyi bozmaz.



Üstelik kadının erkeğe uyguladığı şiddet çok daha acımasızdır. Derindir ve yaralayıcıdır. Kapasitesini sürekli zorlar, yeni isteklerle aşındırır, kıyaslayarak eksiklik hissi yaratmaya çalışır. Çocukları doldurup adama karşı isyana yöneltir, Adamın arkadaşlarını eşine eleştirir, küçümser bu arada adamı övüyormuş gibi yapar. (Oysa bir erkek arkadaşları ile hep övünür, onların maddiyata değil kendisine olan yaklaşımlarına değer vermeye çalışır. Ama elbette hatalar yapabilir.)



Kadın sadece erkekten şiddet görmez, "kadının kadına yaptığı şiddet" çok daha acımasızdır.
Kişilik ezmeye ve hakimiyet altına almaya yöneliktir. Duygusal şiddet, dedikodu altında yönlendirme ve kötüleme, iş yerine ast-üst ilişkisinde ezme, giyim kuşamda, maddi değerlerle sahip olunanlarla rakibelerine rekabette geri kaldıklarını hissettirme, (kadınlar erkekler için değil, diğer kadınlar için giyinip süslenirler...)
Ehh. Aynı duygusal şiddeti erkeğe uyguladıklarında, neye uğradığını şaşıran ve doğru dürüst mantıklı cevaplar üretemeyen, üretse bile bunu anlatamayan, ağdalı, çok anlamlı kavramlarla sözlerin ve davranışların farklı yorumlanmasıyla şaşıran erkelerin, savunma durumunda verebildikleri tek cevap, kaba kuvvet kalıyor. Şimdiye kadar bir erkeğin söylediğini, söylediği gibi, yaptığını da gördüğü gibi yorumlayıp anlayan tek bir kadın görmedim. Her kelimenin ve hareketin altında başka anlamlar ve kavramlar aranır, yakıştırılır, yapıştırılır ve sadece ama sadece kendi içinde olmak üzere bir mantığa oturtulur ve erkekten bunun üzerinden cevap vermesi istenir. Genelde doğru düzgün yanıt veremez. Eğitilmişlik ve ehlileştirilmişlik düzeyine göre cevap verir. Ya kuyruğunu kıstırır kaçar ya da  kükreyip, pençe atar.
Kaçması ya da kükremesi, aslında erkeğin eğitilmişlik düzey kabının, kadın tarafından ne kadar doldurulup biriktirildiğine bağlıdır.

(Yavvv. Karnı doymuş, uyuyan hayvanı ne diye dürtersin? Sevmediği ile beslenmeye, tırnaklarını törpülemeye, tüylerini yıkayıp taramaya, kısaltmaya, olmadık elbiseler giydirmeye ve alış verişte yük taşıyıcı olarak kullanırsın. Bir de üstüne kendin bindiğin gibi, çocukları, akrabaları, bazen arkadaşları da yüklersin? Yanına yaklaşan arkadaşların hoşşt! dersin? Diğer kadınların sende göreceği şey; en güçlü, uysal, itaatkar, bakımlı, tüyleri de alerjik olmayan, homurdanmayan kedicik, senin kedicik, olacak...)


Kadınlar aralarında işbölümü yapmayı ve uyumlu çalışmaya meyillidirler ama ast-üst ilişkisi belli olduktan sonra. Birbirilerini tamamlayıcı gibi hareket ederler.

O yüzden erkeklerden kurulu verimsiz bir iş takımından verim almak istiyorsanız, aralarına "bir kadın" katın. Ama verimli bir ekibi bozmak istiyorsanız, aralarına "iki kadın" katın.
Kadınlar için ilişkiler ve bu ilişkiler ağının genişliği önemlidir. Bu onun gücüdür. Dertli, sıkıntılı durumlarda yardımına koşacakları saklar. Hatta yatırım amaçlı, gelecekteki olası yardımlar için, bu ağ içindekilerden ihtiyaçları olanlara da yardım eder. Öyle ki, bıraksalar bir kaşık suda boğacağı kadının başı, grup dışından bir sorunla-dertle belaya girse, hemen tüm kinini bir kenara bırakıp yardıma bile koşar. Ama daha sonra kin'i tekrar canlanır. O ateş sönmez bir türlü...

Oysa erkelerde durum farklıdır. Dövüşür, kavga eder, yumruklaşır. Eğer herhangi bir şekilde bir "kadın telkini" yok ise, bir kaç gün sonra aynı adamla balığa çıkar, ava gider, hayatını emanet eder, içer...  (Kavganın nedenine bağlı olarak bu süre değişebilir.)

Kadınlar hem eşitlik derler, eşit iş eşit ücret derler, doğrudur insan olarak haklıdırlar ama verimli çalışma saatleri açısından erkeklerden geridedirler. Duygusal depresyon, özel sağlık durumları, hastalıklar, iş yeri sabah kahve ve dedikoduları, öğlen kahve ve dedikoduları ile geçirdikleri verimli iş saatleri çok daha azdır.
Evet, başarılı iş kadınları var. ama onlarda aileleri dahil, ciddi fedakarlıklarla bu düzeye erişiyorlar.
Kadınlar, erkekleri bu fedakarlıkları yapmak zorunda olmamamla itham ediyor olsalar da, erkelerin işlerini ellerinde tutmak ve evlerinin ihtiyacını karşılamak gibi toplumsal zorunluluk bir yükleri de genelde yoktur.
Üstelik erkeklerin kadınlara karşı olan zaafını da iyi yönetebilen kadınlar, çok daha az eforla konumlarını güçlü pozisyona çabucak alabiliyorlar. Erkeklerin böyle bir çabası genellikle sapkınlık olarak karşılanacağı için, uzun vade de erkek içinde çok riskli. Bu yöndeki silahları olmayan ya da kullanmayan kadınların ise aynı güvenceler için daha çok efor harcaması ve daha güçlü ilişkiler ağı kurmak zorunda olması da doğal tabi ki...

İş hayatında kadın elbette toplumun bir temsilcisi olarak yer almalı. Üstelik bu oran yarı yarıya olmalı. Madem hayat müşterek, üstelik gün geçtikçe, aradığı mükemmel ruh eşini bulamayan erkek ve kadın sayısı hızla artıyor (ana sebebi sosyal medya yalnızlığı ya neyse), yani kadınlar ev geçindirmek için değil, kendi geçimleri için de olsa çalışma hayatına girmeli...

Aslında şu sosyal güvence yasaları da değişmeli kademeli olarak. Çalışmayan, bekar kadına babasından maaş bağlanması adil değil. Erkeklerin de günümüzde buna ihtiyacı var. Üstelik kadınlar arasında eğitim görenlerin sayısı, erkeklere oranla daha hızlı artıyor. Meslek sahibi kadın sayısı az değil.
Ama erkeklere okumuyorsa 18, okuyorsa 25 yaşından sonra hiç bir sosyal güvence desteği yok. Kadına ömür boyu destek var. İşi bıraksa, bekarsa bile yıllar önce ölmüş sigortalı babasında maaş bağlanabiliyor. (Ülkemizde istisna sayılamayacak kadar çok sayıda mağdure ve faydalanamayan olsa da, yasalardaki düzenlemeler hep kadın lehine dengeyi bozacak şekilde...)

Şimdi birisi kalkıp da, kadının başlık parası adı altında mal gibi alınıp satılmasına dem vurabilir. Başlık, drohoma, ödeme, çeyiz bu adetlerin hepsinin, içinde geliştikleri toplumun sosyo kültürel yapısını ve ilişkilerini belirleyen, "üretim araçları ve yapısıyla" ilişkisi var.

İnsanlık tarım yaşamına geçip, avcı-toplayıcı toplum ihtiyaçlarından ve geleneklerinden uzaklaştıkça, toplumun kadına bakışı ve yargısı değişmiş.
Avcı toplayıcı toplumlarda kadın özgürdü, erkekle eşit idi. Erkek avlanırken, kadın toplayıcılık yapıyordu. İş bölümü vardı. Üstelik bir taşa vurduktan 9 ay 10 gün sonra ses çıkınca nasıl bağlantı kurmak zor ise, erkek ile çoğalma arasındaki bağ da çok net değildi... (Halikarnas balıkçısının bir anlatısındandır.) Anaerkil toplum yapıları daha güçlüydü.
Hele tarımsal yerleşik yaşama geçildiği ilk antik dönemlerde, kadın kutsaldı. Doğum gücü onun elindeydi. Erkekler ona hizmet için vardı. Toprak tanrıçasını bereketlendirmek için yılda bir ayinler düzenlenirdi. O yıl için seçilen erkek rahipler, ayin gününde erkeklik organlarını kesip kanlarıyla toprağı bereketlendirirlerdi.  (Bu adet, bin yıllar sonucunda, sünnete dönüşmüştür diyenlerde var.)

Sonra insanoğlu toprağa yerleşince, köyler, kentler, kent devletler kurulmaya başlanınca, bu yeni yönetim ve devlet sistemlerine vergiler zorunlu olunca, üretim daha önemli olmaya başladı. Bu dönemlerdeki en önemli işgücü kaynağı, insan gücüydü. Hayvanların işgücünün kullanımı sınırlıydı. Oysa köleleştirilmiş insan gücü, en dar ve zor koşullarda çalıştırılabiliniyordu.
Tarımsal üretimde de iş gücü ihtiyacı artmıştı.  Tabii maddi imkanları dar özgür kişiler (mal-mülk sahibi-erkek sadece) için köleler, lüks sınıfına giriyordu.

Ürün ve üretim yapısı köydeki toplumsal ilişkiler üzerinde bile belirleyici olabiliyor. Aynı nehrin güney kısmı alçak olduğu için pirinç tarımı, kuzeyi ise tepe yamacından dolayı yukarıda olduğundan buğday tarımı yapılan bir bölge incelendiğinde (Çin'de); aralarında bir kaç yüz metre olmasına rağmen, sosyal ilişkilerin ve rol modellerin farklı olduğunu görmüşler. Pirinç tarımı yapılan köy halkı, daha eşitlikçi, işbirliğine dayalı ve birbiriyle daha çok zaman geçirirken, buğday tarımı yapılan bölgede ailelerin ve aile içi ilişkilerin ön planda olduğu daha kapalı bir toplumsal yapı görülmüş. Pirinç toplumunda kadınlar ve çocukların daha fazla söz hakkı var iken, buğday toplumunda ataerkil aile yapısı daha baskınmış...

Aralarındaki farklılık ise, buğday ekildikten sonra işgücü daha az ihtiyaç duyuyor. Mevsimlik yağmura dayalı, bir tarlayı bir aile rahatça sürüp ürünü toplayabiliyor.
Oysa Pirinç tarlarında durum farklı. Çeltiğin tarlalara ekilmesinden, günlük bakımlarının yapılması, kanalların temizlenip açılmasından, pirinçler olgunlaştıktan sonra Musonlar başlamadan toplanılması için tek bir ailenin işgücü yeterli olmuyor. O yüzden komşu aileler birbirlerinin tarlalarında da  ortak çalışmak  ve işbirliği yapmak zorundalar.  Köy halkı her gün 2-3 tarlanın işini ortak yapıyormuş.

Başlık Parası konusuna geri dönersek, özellikle ataerkil aile yapısının güçlü olduğu tahıl üretimine dayalı ailelerde; hayvanlarla ilgilenecek, besleyecek, tarlalarda çalışacak işgücünü aile fertlerinden sağlamak ekonomik bir yol oluyor. Ayrıca hastalıklara ve yüksek çocuk ölümlerine karşı, çok çocuklu aileler daha avantajlı oluyorlar. Üstelik yaşlılık dönemlerinde bir tür sosyal sigorta güvencesi olarak, yaşlıların bakım yükünün paylaşılması daha kolay oluyor. Bu yüzden kadın, özellikle doğurgan sağlıklı kadınlar, işgücü üretmesi açısından değerli bir kaynak haline dönüşüyor. Hatta imkanlar elveriyorsa, çok eşlilik de güçlü bir avantaj sağlıyor.
Böyle bir üretim yapısının desteklenmesinde anahtar rolü oynayan kadının, bir mal gibi değer görmesi ve verilirken karşılığında bir meblağ alınması da ananelere bu şekilde girmiş.

Kadının bu kadar değerli olmasının bir diğer nedeni de üreme kapasitesinin, erkeğe göre sınırlı olması. 2 yıl içinde ancak bir veya belki iki çocuk sahibi olabilirken kadın, erkek aynı sürede bir kabile kadar çocuk sahibi olabiliyor. Bu da kadını, erkeğe göre değerli-nadir haline getiriliyor.
Doğadaki canlılıkta ana amaç, sahip olunan genetik bilginin aktarılmasına indirgenirse, türün devamı için kadın sayısının erkek sayısından daha önemli ve belirleyici olduğu da görülmekte.

Özellikle savaş, kıtlık, salgın hastalık gibi toplumsal buhran ve birey kayıplarının çok olduğu dönemlerde, tüm canlılarda- tür yok olma riski yaşadığında, yeni doğan bireylerde kadın-dişi unsuru artıyor. Bunu doğanın , tür'ün devamlılığı için geliştirdiği bir mekanizma olarak tanımlamak mümkün.
Gerek savaş veya salgın hastalık gibi toplumsal risk altındaki toplumların doğum istatistikleri de bu varsayımı büyük oranda doğruluyor...

İnsanlığın tür olarak pek iyiye gitmediğini, yok oluş sınırlarını zorladığımız bu dönemlerde kız çocuk doğum oranları da bunu doğruluyor. Nüfusu hızla yaşlanan Avrupa ülkelerinde bile kız çocuk doğum oranları, erkekleri geçmeye başladı. Rusya gibi, krizlerden kurtulamayan bir ülkede bile şu an 6 milyon fazla kadın var.

Gelişmekte olan ülkelerde ise oranlar şimdilik eşit gibi ama ibre, kız çocuktan yana. Bazı gelecek bilimciler, bu verilere bakarak bir gün dünya üzerinde hiç erkek kalmayacağını da düşünüyorlar. Ama kadının taşıdığı kromozomlar, insan türünün tüm bilgilerini taşımadığı için ve sadece tek cinsiyete imkan verdiği için pek olası değil. Erkek sayısı çok azalabilir ama yok olmaz. Olduğu zaman zaten kendilerini kopyalamaktan öteye gidemeyen bir kadınlar klon toplumuna dönüşür.
Ayrıca kadın erkek beyin bağ yapılarının farklı oluşu, insanlığın bazı alanlarda teknoloji geliştirmesine de direk olumsuz etkisi olacaktır. Oysa insanlık, teknoloji geliştirebildiği sürece var olabilmiştir. Aksi halde, doğanın güçlerine karşı oldukça savunmasız ve zayıf bir yaratık.
                                              ---000---



Tamam kadınla erkek eşit olmalı... ama nasıl? Afrika kadın hakları örgütü, beyaz kadınların kadın eşitliği değerlerini kendi ihtiyaçlarına göre değerlendirmelerinden yakınmış.

Toplum içinde eşitlik hakkı arayan bir grup daha bu hakkı kullanırken, farklı gruplara ve hedeflere bölünmüş gibi...

Toplum kavram olarak, özellikle Fransız devriminden sonra, alt grup sayılan sınıfların özgürlük ve hak mücadeleleri ile hep yeniden tanımlanmış. Hem birleştirici bir unsur olmuş, hem de ayırt edici...
Toplum bireyleri yönetimde ve karar alma da eşit haklara sahip iken, çiftçiler, işçiler, kadınlar, çocuklar bu haklara aşamalı olarak ulaşmış. Önceleri sadece beyaz erkeklerin oy hakkı var iken, zamanla bu farklı ırklara, işçilere, kadınlara da tanınmış.
ama eşitlik mi? Çocukların ve mahkumların, askerlerin oy hakları ne olacak? Onlar eşit değil demek ki en temel hakları yok...
Tabii ki böyle değil. Anlatmak istediğim eşitliğin ve eşitlik kavramının birle göreli olduğu, grupların durum ve ihtiyaçlarına göre farklı tanımlandığı...
Farklı iki ülkenin farklı iki kadın hakları gruplarının söylemleri ve hedefleri bile farklı...

Bir grup ile ortak bir bilince ve yaptırım gücüne kavuştuktan sonra kendi aralarında bile bölünmeler oluyor.

O yüzden konu sadece kadın haklarına indirgenmiş olmamalı. İnsan Hakları düzeyinde, hatta canlı hakları düzeyinde olmalı.

Yeni bir dönemin ayak sesleri ile dünya sarsılıyor. 19ncu yüzyıl kavgaları daha bitmemişken, toplumlar yeni kavramların ve ihtiyaçların mücadelelerine girecek.

Gelişmekte olan, gelişmemiş ülkelerde hatta aynı ülke içinde bölgelerde kadın hakları hala ciddi bir sorun. Buna karşılık, bu haksızlığı telafi etme ve adalete kavuşturma çabaları gelişmiş bölgelerde ve ülkelerde bu sefer erkek aleyhine gelişiyor.

En başta yasalar, mazlum, eğitim alamamış, ezilmiş kadını korumak isterken, okumuş, kendi ayakları üzerinde duran, iş sahibi kadınları da erkeklere baskın ve avantajlı hale getirmiş durumda.

Bir boşanma da, kadın çalışıyor olsun olmasın, evlilik ne kadar sürerse sürmüş olsun  kadının nafaka imkanı var.
Evlenmediği sürece, 10 günlük evlilik ve boşanma sonucu bile 30 yıl nafaka alan kadınlar varmış. (Türkiye gazetesindeki bir habere göre)
Evlenmedikleri sürece, sigortalı ebeveynlerinden maaş alanlar da var.  Babaların dahil olduğu kamu kurum sosyal tesislerine de ömür boyunca, babaları öldükten sonra bile girme hakları var.

Erkelerin bu tür hakları yok. Bu eşitlik mi?

İş dünyasında bile kadınların iş bulma ve çalışma imkanları daha yüksek. Tabii bunda toplumun getirdiği bazı şartlanmaların ve baskıların etkisi de var.
30 yaşında okumuş bir mühendis erkeğin çalışmaması ayıplanırken, akrabalarına batarken, huzursuz ederken, ne hikmet ise, aynı durumdaki kız çocuğu için aynı duygular ve baskılar olmuyor. Toplum erkeğe, evine bakma ve geçindirme yükümlülüğü veriyor. Kadın kimi zaman, çalışma karşılığı gelirini bile evde kullanmıyor. Kimse bunu yadırgamıyor.
Ama erkek, hem kadının hem evin geçimini sağlamakla yükümlü... Bu eşitlik mi?

Bir boşanma davası var. (Ne hikmetse 452i geçmiş ve 15 yıl üstü evli kalmış kadınların çoğu kocalarından kurtulma arzusunu gizli gizli yaşıyorlar)Davayı kadın açmış.  Adam evine yaklaşamıyor bile. Karısı ve çocuğu hala kredi borcunu ödediği ve giremediği evde yaşıyor. Elektrik su faturalarını ödüyor ama kitaplarını ve elbiselerini alamıyor evden.
Çocuğuna harçlık veriyor ama karısı da istiyor. Üstelik çalışıyor. Öğretmen. Düzenli geliri de var.
Şimdi boşanma sonucunda evin tümünü, çocuğa ve kendisine ayrı nafakayı istiyor. Adam çocuğa verecek bu zaten görevi de...
Kendisinden ayrılmak isteyen, artık yaşamak istemeyen kadına niye nafaka ödemek zorunda kalıyor? Üstelik kadının işi var iken... Evi de verecek.Üstelik kredisini ödemek için ek iş yaptığı evi...
Şimdi eşitlik bunu neresinde?

(19.02.2018)
===============================================


Kadının toplum içinde erkekle eşit olma mücadelesi, bırakın erkeleri kadınlar tarafından bile doğru anlaşılmış değil gibi...
Toplum içinde iş hayatında da, sosyal hayatta da kadınla erkek birbirine rakip değil, tamamlayıcı olmalı. Oysa aklı kıtlar, kadınla erkeği birbirine rakip olarak gösteriyor.

Evet, bazı konularda eşit değiller.
Mesela düşünme şekilleri çok farklı. Erkeler basit, yalın düşünürken, kadınlar ikircikli çok olasılıklı ve bileşenli düşünüyorlar. Bir bakıma kuantum bilgisayarlarını andırsa da, hala doğru sonuç üreten bir kuantum bilgisayarı da geliştirilmiş değil. Duyduğunu duyduğu gibi, gördüğünü de gördüğü gibi anlayan, yorumlayan, altına başka anlamlar yüklemeyen bir kadın bulmak çok zor...

Fiziksel güçleri de farklı. Erkeklerin acıya dayanıklılığı daha düşük iken, fiziksel güçleri daha yüksek. Avlanma ve koruma temelinde gelişmiş erkek evriminde, şiddet ve kaba kuvvet ciddi bir yer almış. Tarımla başlayan 5000 yıllık evrim bile erkekleri çok fazla değiştirmiş değil. Ancak kadınların seçimi ile bir miktar uysallaşmış durumdalar.

Oysa kadın, fiziksel güç ihtiyacını erkek üzerinden sağlamış. Fiziksel kavgaya ancak eşitleriyle (diğer kadınlarla saç saça baş başa) girerken, daha üst fiziksel zorlanımlarda erkeği öner sürmüş. Onu sorumlu ve zorunlu kılmış.

Ama kadın da şiddet uygulamıyor değil hani. Özellikle duygusal şiddet uygulamada çok başarılı. Kelimeleri ve aslında aralarında bağlantı olmayan olguları öyle bir akıcı mantık silsilesi ile erkeğe karşı kullanıyor ki, çoğu zaman erkekler dut yemiş bülbüle dönüp pusuyorlar.
Tabii hele kadın erkek eşittir kavramının yanlış kullanımı ile kadını erkeğe rakip olarak gösteren yaklaşım sonucu, bir tartışmada her iki cinsiyette kendi avantajlı yanını kullanınca,zarar gören kadın oluyor.
Oysa eskiden, kadınlara el kalkmaz, vurulmaz diye aileden gelme öğretilen değerlerimiz vardı. Bu eşitlik söylemi, bunu bile çarpıttı. Erkeğin erkeğe üstünlüğü, baskınlığı fiziksel güç ve kuvvet de içerdiğinden, erkek bunu kullanırken kadın duygusal şiddet silahını kullanıyor.
Uzun vade de kazanan kadın her zaman. Çünkü erkeklerin ortalama ömür'ünün kadınlardan düşük olması da boşuna değil. Yıllarca süren yıpratma savaşını kadın kazanıyor.
Ama en ilginci, fiziksel güç içermese de insan (kadın-erkek) ruhunda çok ciddi travmalara yol açan, "kadının kadına uyguladığı şiddet"... Özellikle iş ve akademik hayatta kadınların birbirlerine uyguladığı bu tür şiddet, çok fazla. giyim kuşamdan, takılara, yemek yenilen yerlerden tatil yapılan yerlere, ayakkabı çanta çeşitliliğinden, sosyal arkadaş çevresine kadınlar hep birbirini ezme savaşında.
bir odaya giren yabancı kadın önce alaycı ve eleştirel gözlerle, ayakkabılarından saç boyası ve modeline kadar taranıyor diğer kadınlarca. Bir fiyat, değer biçiliyor ve ona göre ilişki kuruluyor. Eğer iş yaşamında ise, en acımasız uygulamaları yapmakta mahsur görmüyor.
Evde kreşten dönecek çocuğu varmış. Süt verecekmiş, eve misafir gelecekmiş. Yıllık izine çıkacakmış. Hastaymış. Umurunda olmuyor. Angarya ya da  yorucu işleri yüklemekten çekinmiyor. Oysa iş bölümü ile o yükü diğer çalışma arkadaşlarına da dağıtabileceği halde...

Kadınla erkek, hukuki bağlamda bile eşit değil. Evet erkek tabanlı yasalarda zamanla kadınlar lehine düzenlemelerle haksızlıklar azaltılmış durumda ama... Bu yasalar evde oturan ve çalışmayan kadınlara göre hazırlanmış hep.
Kariyer sahibi, iş ve sosyal hayatta erkekle aynı risk ve mücadeleye dahil olan kadınlar için ise avantajları var. Çalışıyor olsalar bile (evlenmedikleri sürece)ömür boyu ebeveyn sosyal sigortalarından (kısmi) faydalanabiliyorlar. Boşanma sonrası sadece çocuk için değil, kendilerine de nafaka alabiliyorlar.
Oysa erkeklerin böyle bir hakkı yok. Bir kere sevdi ve evlendi diye, ömür boyu eski eşinin masraflarını çekmek zorunda kalabiliyor.
Zaten bu yüzden, bu avantajlarından dolayı sanırım, kadınlara kocalarını boşamak cazip geliyor gibi...
 
 Kadın - erkek eşitliği kavramını, sınıf veya ırk ayrımcılığı düzeyinden çıkartıp, artık "insan eşitliği" bazına getirmek gerekiyor artık...

İnsanlar eşit olmalı, yeteneklerine ve kapasitelerine göre fırsat ve imkan eşitliği ile...
Yasalar karşısında, evliliklerinde paylaşım ve katkı esasında, geleceklerinde her bireyin daha çok kendini gerçekleştirebilmesi bağlamında...

Yoksa şu anki kadın-erkek eşitliği söylemleri; erkeği eleştiren kadını melek ve mazlum gösteren yaklaşımlarla desteklenmesi, toplumda insanlar arasında ayrımcılığa yol açıyor, körüklüyor. (19.02.2018)

                                               ---000---

İnsan türü tek eşli mi, çok eşli midir ?



İnsan türüne girmeden önce, doğa da canlıların niye eşleştiği ve hangi koşullara göre eş seçtiğine bakmak lazım...

Elbette canlı türü yükseldikçe, nedenler  çeşitlenip çeşitli psikolojik gerekçelere sığınıyor ama tümünün temelinde, üreme eylemi sonucu doğan bireyin kendi ihtiyaçlarını destekleyecek kapasiteye ulaşana kadar desteklenmesi ve tür devamı ile genetik çeşitlilik bilgilerinin korunması var.



Tek eşlilik ya da çok eşlilik, canlının yaşam ve beslenme koşullarına göre değişiyor. Doğa da müsriflik yoktur. Her zaman, kaynak-tüketim dengesini optimumda tutmaya çalışır.

Eğer yalnız avlanan ve beslenen bir tür ise sadece periyodik dönemlerde eş seçimi olur. Kedigiller gibi... İstisna olan aslan ise, erkeğin kabarık yelesinden dolayı av esnasında gizlenme kapasitesinin zorluğundan farklı bir evrim geçirmiş.
Otobur-avlanılan türlerde ise, tür devamı için dişi sayısı daha önemlidir.
Eğer tek bir erkek, güçlü, kuvvetli ve sağlıklı olduğunu kanıtlarsa, hareme sahip olabiliyor sürü hayvanlarında...


Sonuçta tür'ün devamı için iki temel şart lazım. Sağlıklı genlerin aktarımı ve yenibireyin yetişkinliğine kadar bakımı.

Sosyalleşmek, grup içi ilişkilerde bunu belirleyebiliyor. İnsanların dahil olduğu primatlar (yassı tırnaklı) grubunda tek eşlilik genelde hakim. Çünkü bebek bakımı ve bireyin yetişkinlik süreci uzun. Süreç zorlaştıkça ve uzadıkça bu eğilim artıyor.

Ancak istisnalar var... Hiç bir erkek, enerjisini ve çabasını (temel ilke olarak) kendi genlerini taşımayan bireylere harcamak istemez.
Oysa dişi de iki temel içgüdüyle eş seçer; en iyi olası geni ve bebeğin yetişme sürecinde en fazla kaynak sağlayabilecek erkek. Bu ikisini aynı anda sağlayabilenler olabileceği gibi bazen iyi gen ile ekonomik kaynakları sağlayacak erkekler farklı olabiliyor. Bu iç güdü, aldatma eğiliminin temelinde olsa da, türün gelişmişlik düzeyine göre farklı eğilim ve isimler alabiliyor.

Erkek mümkün olduğunca geniş alana genlerini dağıtmak ve en azından sağ kalacak üç-beş bireyle tür devamını garantilemeye çalışırken,
dişi edinebileceği birey sayısı düşük ve buna bireyin yetişmesinde kullanacağı kaynaklar daha elzem olduğundan, hem seçici hem de akıllıca bir strateji izlemeyi tercih ediyor.

Sonuçta tek eşlilik, dişi açısından doğacak bireyin ve kendi ihtiyaçlarının sağlanması açısından en verimli ve ekonomik yol. Erkek açısından ise ciddi bir kapasite kaybı. Bu da onun tasvip edilmeyen tutumlarını temelindeki biyolojik gerçek.

Goriller, harem hayatı yaşarken, bonobo şempanzeleri tamamen farklı yol izler. Kızışan dişi, sürüdeki tüm erkeklerle ilişkiye girer. Böylece doğan bebeğe, tüm sürü erkekleri sahiplenmek ve bakmak durumunda kalır.

İnsanlarda ise birey yetişimi uzun. Üstelik birey sayısı arttığı için, sosyalleşme ve ekonomik imkanlar ve hatta gelecek endişesi bile eş seçimi ve tercihi koşullarını etkiliyor. Yeni nesil geleceğe (bizim kuşağın dangalakça tüketim ve savurganlığı ile bu durumu gelen dünya ya bakıp) güvenmediğinden, bu  bir çok tercihlerini etkiliyor. Çünkü yeni bir bireye bakmak ve yetiştirmek için gerekli koşullar ve imkanlar alışılandan farklılaşıyor.

Normalde aşk yaklaşık etkisini 4-5 yıl sürdüren bir hormon bombardımanıdır. Tam da avcı toplayıcı toplumlarda, bireylerin anneye fiziksel olarak daha az yük olduğu yürüyebildikleri, kendi başlarına beslenebildikleri, hatta besin seçip toplayabildikleri dönemin başına kadar olan bir süredir. Sonrasında ise alışkanlık ve bağımlılık hormonları devreye girer.
Çoğu ilişki aşk üzerin kurulsa da kurulmasa da, bu alışkanlık hormonlarının başlattığı, karşındakini bilme-tanıma güveni üzerinden devam eder. Edemez ise ilişki sona erer. Çoğu aşk evliliği için 4-5nci yıllar bu yüzden risklidir.
Tabii ilişkiyi sürdüren tamamen hormonlar değil, Tetikleyici olsalar da, sağlıklı ilişkilerin çoğunda en fazla %10-15 civarı etkileri vardır.
Kalanı, yeni bireyin ihtiyaçları, şartların getirdiği sıkıntılara karşı işbirliği ile çalışma ve birbirini tanıma sayesinde gelişen "gerçek sevgiye dayanan" karşılıklı bağımlılık sağlar.

Kadınlar çekici, güzel, erkeklerin atletik görünüm ihtiyacı, sağlıklı gen sahibi olduklarını ifade etmeye dayanır. Tabii erkekler için sadece sağlıklı gen sahibi olmak yetmiyor, ekonomik kaynak sağlayabilme kapasiteleri de önemli... Bu yüzden, kadın daha seçici, belirleyici, kara verici pozisyonda oluyor. Erkek o düzeyde seçici değildir. Seçim skalası daha esnektir.

Kadınlar dar kısıtlı ekonomik kaynaklarını, başka kadınlar ve onların çocukları ile paylaşmak istemez. Bu yüzden öncelikli ve tercih edilir olmak demek; kaynakların korunması demektir. Aldatılmak, kaynak paylaşımıdır. Dehşet vericidir onun için. Hele (erkeğin) kaynakları sınırlı ise.

Erkek ise her ne kadar istese de, birden çok kadının ve bunlardan doğacak çocukların ekonomik yükü altında ezilmek istemez. guguk kuşu gibi fırsatları da kaçırmak istemezler. Diğer yandan, başka bir erkeğin (bilmeden) çocuğuna zaman ve kaynak harcama düşüncesi dehşete düşürür. Aldatılmak bu yüzden dehşet vericidir.

Bu yüzden uzun süre insan türü için, tek eşlilik, tüm bu olasılıkların optimum dengesini sağlayan tercih olmuştur.
Elbette istisnalar var. Üstelik nüfus ve iletişim olanakları arttığı için daha sık duyuluyor ama toplam nüfusa oranla, istisna sayılmalarına yetecek kadar düşük bir orandalar.

https://www.fizikist.com/beyin-firtinasi/34886/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder